İslam‘ın temel ilkelerine bağlı kalan ve bu minvalde bir aile kuran insanların varlığı içimizi aydınlatsa da, pek çok kişi kendisi olamamanın ve aile içi huzuru yakalayamamanın ızdırabını yaşıyor. Hayata İslami değerler penceresinden bakan kimseler, kendinden ve eşinden önce Allah‘a karşı sorumlu olduğunu biliyor.

Sanayi sektörünün hızla büyümesi ve ekonomik bağımsızlık hakkı kavramının geçerli hale gelmesi aileyi ve bu çatı altında yaşayan bireyleri etkiledi. Artık kadınlar da iş hayatına atılıyor ve evinde çalışan kadınlara bir tür değersizlik duygusu veriliyor. Kadınların da kamusal alanda yer aldığı Batı toplumlarında eve çift maaş giriyor, bu insanlar ekonomik olarak daha refah bir hayat yaşıyorlar. Ama buna karşın bu toplumlarda aile kurumu çözülüyor, anne baba sevgisinden mahrum büyüyen çocukların suç işleme oranı yükseliyor. Aile içi anlaşmazlıklarda çözüme gitmek yerine boşanmayı tercih ediyorlar. Çünkü kadın, "Ayaklarımın üstünde duruyurum" diyor ve boşanmayı bir kayıp olarak görmüyor.

Elbette ekonomik bağımsızlığına kavuşmak her gencin hayali. Ancak, günümüz gençleri hayatın nihai hedefini sadece para kazanmak olarak görüyorlar.

Son yıllarda, Müslüman toplumlarda da büyük oranda etkilenme var. İslam‘ın temel ilkelerine bağlı kalan ve bu minvalde bir aile kuran insanların varlığı içimizi aydınlatsa da, pek çok kişi kendisi olamamanın ve aile içi huzuru yakalayamamanın ızdırabını yaşıyor. Hayata İslami değerler penceresinden bakan kimseler, kendinden ve eşinden önce Allah‘a karşı sorumlu olduğunu biliyor. Aile içinde bilerek ya da bilmeyerek yaptığı küçük bir haksızlığın öbür alemde karşısına çıkacağına inandığından buna göre yaşıyor. Diğer yandan, atomize olmuş küçülmüş ve ayrışmış çekidek ailelerde ise, ilişkiler menfaate göre düzenlendiğinden şiddet ve dayatmaların daha fazla olduğunu görüyoruz. Bizler büyük ebeveynlerin de yer aldığı ailelerde büyümüştük. Hayata büyükannelerimizin anlattığı masallarla ve verdikleri dini telkinlerle başladık. Ailede paylaşım olurdu, birinin başına bir şey geldiğinde bütün aile bir araya gelir ve çözüm bulurlardı. O zamanlar yalnızlık kavramı şimdiki kadar dillendirilmezdi. Çünkü aile acının ve neşenin paylaşıldığı bir ortamdı. Çünkü bu ailelerde, insan ilişkilerine önem verilirdi ve bizler böyle bir ortamda hayatı tanırdık. Gençler belki daha katı bir tutumla yetiştirilirdi ama büyüklerin korumaları altında yaşamlarını kontrol ederler ve uçurumlara sürüklenmezlerdi.

KAYIP ÇOCUKLAR

Araştırmalar, evden kaçan ve birer suç makinesine dönüşen çocukların sayılarının her geçen gün arttığını gösteriyor. Bu çocuklar, keşfedilmemiş yetenekleriyle, ifade edilmemiş duygularıyla kıyılarda kaybolup gidiyorlar. Burada çocukları suçluyoruz, onları bulunduğumuz ortamdan uzaklaştırıyoruz. Bunun sonucunda ise, çocuklar aileye ve topluma büyük öfke besliyor ve intikam almaya kalkıyorlar. Bu konuda yapılan çalışmalara ivme kazandırmak ve bu çocukları topluma katmak gerekiyor. Bunun için devletin kurum ve kuruluşları ve duyarlı insanlarımız birlikte çalışmalı ve dayanışma içinde olmalıdırlar.

İNSANLIK YALNIZLAYILYOR

Enformasyon çağında, medya aracılığıyla birey ve toplumlara, ortak bilgi, kültür, hatta yaşam biçimi empoze edilmekte ve bu yaşam biçimi bütün toplumlara yayılmak istenmektedir. Bu durum ise, aynileşme yani tek tipleşmeyi doğurmaktadır. Ortaya çıkan sosyal dönüşüm, dünyayı adeta küçük bir köy haline getirerek, yerel kültür, folklör, inanç, gelenek ve ideolojjleri dumura uğratmakta, aynı kalıplar içerisinde sıkışmış şaşkın ve yalnızlık çeken bireylerin oluşmasına sebep olmaktadır. Özellikle yerel kültür ve değerlerin aşınması, insanlığın düşünce form ve yaşam şekli bakımından aynı kalıplar içerisinde şekillenmesi ve bu sürecin gün geçtikçe hızlanması iki ciddi problemetiği de beraberinde getirmiştir.

Biri, iki kuşak arasındaki mesafenin artması sonucunda, çatışmanın baş göstermesi, diğer bir faktör ise, kendine ait olana sahip çıkma, düşünce, eylem ve hayat tarzını belirleme yetisi pasifize olan bireylerin, zaman içersinde, zihinsel ve duygusal olarak güvensiz, yalnız kopuk ve endişeli ruh haliyle yaşamaya mecbur kalmalarıdır. Evet, globalizm mevcut kapitalist ideolojilerin yayılması ve pazarlama işlevinin genişlemesi açısından, toplumları aynileştirerek, hedefine kolay yoldan ulaşmayı amaçlamaktadır. Ancak bu durum, bireylerin özgürlüğünü ve kendini ifade edebilirliğini de dejenere etmekte ve yalnızlaştırmaktadır. Çağımızda insanlık, öylesine karanlık bir kulvara doğru sürükleniyor ki, mekanları genişleyen, fakat kişisel sınırları daralan depresif kişilikler gittikça çoğalıyor. Çünkü, artık insanlar içsel servetlerini tüketerek, dar kalıplar içersinde kendilerine empoze edilen emanet bir kültürün hamileri olmak zorunda bırakılmaktadılar.

Peki globalleşme ile yalnızlık olgusu arasında ne gibi bir ilişki olabilir? Dev plazaların, gökdelenlerin, olduğu, para ve gücün hüküm sürdüğü ve onlarca insan kalabalığının bir arada yaşadığı toplumlarda nasıl oluyor da insanlar yalnızlık çekebiliyorlar? Globalleşen dünyada insanlar, çeşitli iletişim ağlarıyla kendilerine empoze edilen hayat tarzlarına adeta mecbur bırakılarak bir çeşit esaret yaşıyorlar, kendi kişisel tercihlerini, beğenilerini ortaya koyamadıkları gibi özgürce karar verme gücüne de sahip olamıyorlar. Onlar her şeyi hazır buluyorlar. Kendileri adına düşünen, kendileri adına karar veren bir sistemin kurbanları oluveriyorlar. Öte yandan, küresel kültür doğrultusunda şekillenen aileler gittikçe birbirlerinden kopmakta, aile ilişkileri bozulmakta, komşuluk arkadaşlık dostluk, paylaşım gibi değerler tüketim ağı içerisinde kaybolmakta ve yalnızlık insanlığı kaçınılmaz bir sona doğru götürmektedir.

Muhabir: Haber Merkezi