Eskiden evlerimizin bir odası misafirlere ayrılırdı. Misafir odası özel düzenlenirdi ve burada misafirler için ihtiyaç olabilecek her şey bulunurdu. Gün içinde odanın kapısı kapatılır misafir geldiğinde açılırdı.
Çocukları buraya pek almazlardı. Çünkü misafir odası her zaman temiz ve düzenli olmalı misafirler geldiğinde hemen içeri alınmalıydı. İmkanlarımız ne olursa olsun, geleneğimizde misafire özel bir oda düzenlenir, özel yiyecekler ikram edilir ve eve gelenler güleryüzle karşılanırdı. Bütün bunlar misafire verdiğimiz değerin göstergesiydi. Ama artık yaşam tarzlarımız değişti ve misafire ayrılan odalar evlerimizden taşındı. Modern insanın bırakın misafire çocuklarına eşine dahi ayıracak vakti yok. Zaman bu insanların elinde sadece para kazanmaya hasredilmiş bir nesneye dönüştü. O yüzden misafir ağırlamak, misafire özel bir alan tahsis etmek bu insanlar için pek mümkün olmuyor. Her şeye rağmen, misafire ikramda bulunmanın, evinde misafir ağırlamanın Allah'ın hoşnut olacağı bir davranış olduğunu bilenler kısıtlı imkanları dahilinde de olsa bu geleneği sürdürmeye çalışıyorlar.
Mutluluğun kaynağı nerede?
Eskiden insanlar, başkalarını mutlu ederek mutluluğa ulaşmaya çalışırlardı. Şimdiki insanlar ise özünden ve kaynağından uzak bir yolda arıyorlar mutluluğu. Yani, büyüklerimiz, başkalarına iyilik yaptıklarında, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını giderdiklerinde, insanların sorunlarına çözüm getirdiklerinde kendilerini iyi hissediyorlar ve mutluluğun diğerkamlık yolundan geçtiğine inanırlardı. Oysa günümüz insanı, başkalarına iyilik yapmayı ahmaklık olarak görüyor ve mutluluğu maddi olan her şeye ulaşmakla eşitliyor. Hayatlarını hedeflerine giden yolda tüketen bu insanlar maddi olan her şeye sahip oldukları halde bekledikleri mutluluğu bir türlü yakalayamıyorlar. Çünkü mutluluğun kaynağı, başkalarına iyilik yapmanın, diğerkamlığın içinde gizli ama bunu göremiyor.
Bağlanma nesnelerimiz
Hayatla bağımızı güçlendiren maddi ve manevi bağlanma nesnelerimiz vardır. Bağlanma nesnelerimiz ister yakınımızda ister uzağımızda olsun, bunlardan kopmak ya da uzak kalmak istemeyiz. Ancak yaşam dediğimiz şey bir gidiş gelişten ibarettir ve ölüm aramızdan bazı yakınlarımızı çekip alır. Böyle durumlarda kaybettiğimiz yakınımızın yasını tutar ve yaşananlara rıza gösteririz.
Uzmanlar, kayıp nesnenin ardından genelde kişide şu belirtilerin görüldüğünü ifade ediyorlar:
Kişi kendisini ya da bir başkasını suçlayabilir.
Bütün bunlar doğal süreçlerdir. Sevgi nesnenizi kaybettikten sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayatınıza devam edemezsiniz. Ölen yakınınızın ölümünü kabulleninceye kadar bu kişi hala aranızdaymış gibi yaşayabilirsiniz. Onun ölümüyle ilgili kendinizi ya da başkalarını suçlayabilirsiniz.
Bazen olanlara anlam veremezsiniz, ölen yakınınızın hayali gözünüzün önünden gitmez. Acı duyarsınız, gördüğünüz, işittiğiniz her şey size onu çağrıştırır. Hatıralardan ya kaçar ya da onlara sımsıkı sarılırsınız. Bütün insanların bu sürece katılmalarını arzu edersiniz. Etrafınızdaki insanların neşelenmeleri sinirlerinizi bozar onların da bu yasa katılmasını istersiniz.
Keşkeleriniz vardır: Keşke ölmeseydi, ona daha çok vakit ayırabilirdim, birlikte vakit geçirirdim gibi yakınmalar yaşayabilirsiniz.
Bazen unuttum sanırsınız ama küçük bir kıvılcımla her şey gözünüzde yeniden canlanır ve acınızı yeniden yaşarsınız.
Kaybettiğiniz kişiyle duygusal bağınızı sürdürerek ona ait eşyalara sarılır onunla birlikte yaptığınız şeyleri yeniden yaparsınız. Bu süreç çok fazla uzamışsa uzmandan yardım alabilirsiniz.
Durumu kabullenmek: Yas sürecini tamamladığınızda, olayı kabullenir ve normal hayatınıza devam edersiniz. Bu unutmak değildir, olanları kabullenmek ve rıza göstermektir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



