Türk diplomasisinin mutad soykırım mesaisi bu yıl erken başladı. Normalde mevsim Mart ayı başında açılır, Nisan ortalarına doğru mücadele yoğunlaşırdı. Ama bu yıl olağanüstü bir şey oldu, genel seçimlerle yenilenen Amerikan Temsilciler Meclisi‘nin son günlerinde konunun gündeme girme olasılığı belirdi...

Unutmayalım ki ‘soykırım‘ nihayetinde hukuki teknik bir terim. Tanımını 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi‘nin 2. maddesinde buluyor. Bildiğiniz gibi söz konusu sözleşmenin amacı böylesi insanlık dışı eylemlere karışanların bireysel olarak cezalandırılmalarını sağlamak. Cezalandıracak olan da öncelikle suçun işlendiği ülkenin mahkemeleri. Tehcir 1915‘de değil de diyelim ki 1960‘da yaşanmış olsa, bu olaydan sorunlu olanları tıpkı Ergenekon davasında gördüğümüz gibi bizim mahkemelerimiz yargılayacaktı. Kimse size, bana ya da devlete hesap sormayacaktı. Diyebilirsiniz ki Amerika Tehcir sırasında soykırım suçu, daha doğrusu suçları işlendiğine hükmederse, geçtiğimiz günlerde Kaliforniya‘daki bir mahkemede gördüğümüz cinsten davalar çoğalır ve mülkiyet meselesi başımıza bela olur.

Evet haklısınız, olabilir. Ama mülkiyet meselesi hak kaybının sırasında olan olayın ya da işlenen suçun niteliğinden bağımsız olarak düşünülmesi gereken bir konudur. Ulusal ve uluslararası hukuktaki gelişmeler Türkiye‘yi günün birinde tazminat ödemek zorunda bırakabilir. Ancak bu yüzden diplomatik siper savaşını sürdürmek, değişen, büyüyen ve etkisi artan Türkiye‘nin küresel çıkarlarına zarar vermektedir. Türkiye diplomatik enerjisini, siyasi ağırlığını daha verimli ve anlamlı kanallara aktarmak zorundadır...

Mensur Akgün STAR

Muhabir: Haber Merkezi