Müsvedde dahi olsa hiçbir kâğıdın üzerine besmelesiz yazı yazmazdı
Erbakan Hocamızla birlikteliğimizin, şahsen benim gelişmeme, sadece siyaset alanında değil, İslamı alanda çok büyük faydası olmuştur.
Erbakan Hoca, özellikle nefis terbiyesi ile o derece yüklü bir insandı ki, zaman zaman bizi de o istikamette uyarır, ikaz ederdi. Bir defa, Hocamızın en büyük özelliklerinden bir tanesi, ‘Ben‘ demezdi. Yapılan hizmetleri, kendisi yapmıştır. Ama meydanlarda konuşurken, hep dinleyenlere eliyle işaret eder, Siz Milli Görüşçüler yaptınız, Siz Milli Selametçiler yaptınız, Siz Refahçılar yaptınız derdi. Hasbelkader, herhangi birimiz, ki ben o hataya iki defa düştüm, ben yaptım, ben ettim havasında bir ifade kullanınca, ikaz etmişti. Şevket, sen bir tövbe istiğfar etsen iyi olur demişti. Ben de hemen anlardım tabi. Özellikle avukatlıkla ilgili haberlerimde, bu uyarıyı iki defa kendisinden almışımdır.
BESMELESİZ YAZMAZDI
Erbakan Hocamız, müsvedde dahi olsa hiçbir kağıdın üzerine besmelesiz yazı yazmazdı. Kağıdı önüne koyar, sağ üst köşesine besmeleyi ifade eden, hattatların bildiği işareti kordu. Bu işaret, Bismihidir. (Arapça b harfi) Ondan sonra müsvedde de olsa, yazı yazardı. Bakanlar Kurulu kararnamelerinin üst kısmına bile, kimsenin fark etmeyeceği şekilde bu Bismihi‘yi kordu. Yani besmelesiz iş yapmazdı.
Bir de Erbakan Hocamızın en büyük hususiyeti, istişare ederdi. En kritik konularda değil her konuda mümkün olduğu kadar istişare ederdi. O istişare sadece arkadaşlarının fikirlerine almasına değil, aynı zamanda o arkadaşların yetişmesine de imkan sağlardı. Erbakan Hocamız bu istişareleri işin ehliyle, etrafındaki arkadaşlarıyla devamlı yapardı. İstişarelerde edindiği kanaate göre hareket ederdi. Yani 15 kişiyle istişare ediyor. Bunun 10 tanesi kırmızı 5 tanesi mavi diyor. An gelir 10 kişinin, an gelir 5 kişinin görüşlerine meyleden kararlar verirdi. Veya bazen de hiçbirisinin tarafına uymayan kararlar verirdi.
Erbakan Hoca‘nın nasıl bir siyaset adamı olduğu, özellikle ölümünden sonra herkes tarafından takdir edilmesiyle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Türk siyasetine damgasını vuran adam olduğu takdir edildi. Süleyman Demirel‘i gölgede bırakacak kadar etkin bir lider olduğu takdir edildi.
Ve bütün engellere rağmen Milli Görüş adını verdiği görüş istikametinde kurduğu partilerin hepsinin ancak darbelerle, önlenmesinin mümkün olduğunu ispat etti. Onun hakkında anlatılacak o kadar çok şey var ki.
ERBAKAN‘DAN KRİTİK KARAR
Hocamızın tarihi bir kararıyla, Türk siyaset tarihinin seyrini değiştiren, önemli bir olayı aktarmak istiyorum. Biz Milli Selamet Partisi döneminde Cumhuriyet Halk Partisi ile koalisyon kurduk. Bu hükümet, aşağı yukarı 9,5 ay sürdü. Ecevit istifa edince, sona erdi.
Yeni hükümet kurulacak. Fahri Korutürk, o zaman Cumhurbaşkanı. Demirel‘e teklif etti. O hayır ben kurmam dedi. Ecevit‘e teklif etti. O da tek başına kuramadı. Ondan sonra MSP‘ye sıra geldi. Ama MSP‘ye teklif etmedi.
Ne yaptı? Sadi Irmak‘ı görevlendirdi. Görev verildikten sonra AP Genel Başkanı Demirel ve CHP Genel Başkanı Ecevit, onun kuracağı hükümete bakan vermeyi kabul etti.
Bizden cevap bekleniyor. Erbakan Hoca‘nın odasına toplandık.
Hocamız, bizimle istişare yapıyor. ‘Bu konuda ne yapalım. Bakan teklif edelim mi yoksa başka bir tavır mı koyalım?" diye sordu.
Biz de tabi, o zamanlar siyasette acemiyiz. Herkes fikrini söyledi. Ama arkadaşların genel fikri, ben dahil olmak üzere, madem ki, AP ve CHP bakan vermeyi kabul etmiş, o zaman biz de 1-2 bakan verelim de, biz de icraatın içinde yer alalım şeklinde oldu. Erbakan Hocamız, bir patladı; " Nasıl böyle düşünürsünüz. Demokrasi deniliyor. Ama demokrasi raydan çıkıyor. Böyle bir hükümet, antidemokratik bir hükümettir. Parlamentoda demokratik bir hükümet kurma imkânı varken, siz nasıl biz de bakan verelim, biz de öyle hareket edelim, paçayı kurtaralım diyorsunuz" dedi.
İstişareden sonra hemen kararını verdi. Basın toplantısı düzenleyip, bu antidemokratik bir hükümettir ve antidemokratik bir hükümete bakan veremeyiz diye açıkladı. Bu açıklamadan 15 dakika sonra, önce Demirel de sonra Ecevit kararlarından vazgeçip "Bakan vermiyoruz" diye açıklama yaptılar. Böylece Sadi Irmak‘ın derleme hükümeti, güven oylamasında sadece bakanların sayısı kadar oy aldı. Ve güvenoyu alamadı. Böylece güvenoyu almamış hükümetlerle, 1976 Mart‘ına kadar Sadi Irmak Hükümeti işbaşında kaldı.
HOCAMIZLA SON GÖRÜŞMEMİZ
Erbakan Hocamızın hayatta olduğu günlerde, sık sık her toplantının arkasından hastanede de olsa bilgi veriyorduk. Tabi Erbakan Hocamız, vefat ettiği tarihten iki gün önce Cuma günü, akşam vakti, o gün yaptığımız ittifak toplantısı hakkında bilgi verdik. Ve Namık Kemal Zeybek Bey ile o toplantıda bulunan Osman kardeşimiz, kendisini ziyaret etmek istiyorlardı. Biz de, onların bu taleplerini iletmek üzere ve hem de sağlık durumunu bir daha yakından görmek üzere hastaneye saat 18.00 sıralarında gittik. Her gidişimizde bizi, mutlaka koltuğunda oturur vaziyette karşılardı. Arkadaşlar öyle hazırlandıktan, sonra haber verirlerdi. Ama gittiğimiz zaman, yatağına uzanmıştı. Yatıyor vaziyette idi. Beyaz bir çarşaf örtülüydü. Başına da beyaz bir bez konmuştu. Tabi bu durum, beni birden bire başka düşüncelere sevk etti.
Konuşurken, sesi biraz daha yumuşaktı. Kendisini selamladım . Ondan sonra Hocam sizi fazla rahatsız etmek istemiyorum. İttifak ile ilgili çalışmalar hakkında size daha sonra bilgi veririm. İsterseniz şimdi de verebilirim.
Ancak esas anlatmak istediğim, Namık Kemal Zeybek Bey ile Osman Bey sizi ziyaret etmek istiyorlar, bu akşam. O konuda görüşünüzü almaya geldim dedim. Durdu, durdu.
Ve kısık bir sesle, inşallah Pazartesi günü eve çıkacağız. Evde görüşürüz dedi.
O gördüğüm haliyle, eve çıkacağım demesini kolay kolay bağdaştıramadım. Başka şeyler aklıma gelmeye başladı. Ama o gelen düşünceleri aklımdan kovmaya çalıştım. Bayağı bir uğraş verdim
Ayrılırken bir şey daha söyledim. Hocam yarın İstanbul‘da Başakşehir‘de bir konferansa davet ettiler. Oraya gideceğim, bir emriniz var mı dedim. Arkadaşlara ‘selam söyle‘ dedi. Ve böylece ayrıldık biz. Ve ertesi günü, dediğim gibi İstanbul‘a gittim. İstanbul‘da cumartesi günü o toplantıya katıldım. Konuşmaları yaptık. Pazar günü sabahleyin de uçakla Ankara‘ya döndüm. Eve geldim. Geldikten sonra 15 dakika geçmedi. Oğuzhan aradı telefonla. Şevket, Hocamız şu anda yoğun bakıma alındı. Hastaneye gelsen iyi olur dedi. Doğru dürüst üstümü çıkarmadan, Hastaneye koştum gittim. Hocam o sırada yoğun bakımdaymış. Tabi dualar, kuranlar okuduk. 11.10‘da yoğun bakımdaki personelden birisi geldi ‘Başınız sağolsun‘ dedi. Böylece, Hocamızın vefat haberini aldık.
Erbakan Hocamızı son görüşüm, o Cuma günü akşam oldu. Teşkilata gönderdiği son selam da, Başakşehir‘deki konferansa katılacak kardeşlerimize oldu. Şu anda, O yok. Ama onun ölümü, teşkilatı diriltti. Teşkilatlarımızda üzüntü var; ama bu üzüntünün yanında senin yarım bıraktığını biz ne yapıp edip tamamlayacağız diye de bir azim var. Hareketlenme var.
Şevket Kazan
EN ZOR ANDA BİLE, HOCA ÇELİK GİBİ DİMDİK DURURDU
Erbakan Hocamız yetişme şartları itibariyle, hakikaten Cenabı Hakkın lütfuyla öyle bir çizgiyle yetişmiş ki, lider bir yapısı var.
Erbakan Hoca, İslami alt tabanı olan bir insan. Kendisi bize hiç bahsetmedi ama Allah Rahmet eylesin, Yaşar Tunagür Hoca Diyanet İşleri Reis Muavini idi. Ben talebeydim. O diyordu ki, ‘Necmettin lisede talebeydi. O dönemde İstanbul‘un en önemli alimlerinden birisi Hüsrev Hoca‘ydı. Biz Hüsrev Hoca‘da beraber derse giderdik‘.
O hep diğer büyük mürşitlerle bir arada oldu. Güçlü bir İslami yapısı var.
Erbakan Hocamız, bir ilim adamıdır. Fevkalede zeki, güçlü bir hafızası, fevkalade bir organizasyon kabiliyeti var. Ve bütün çalışmalarında en ince detayda, planlamasını ve projesini yapar, ondan sonra bütün gücüyle çalışır.
Ve ısrarla bize söylediği bir kelime var; İntac. Yani neticelendirme. Tamam yapıyorsun da, ne netice elde ettin? Hedef o, intac. İlla bir netice elde edilecek.Ve bunun birçok örneğini gördük. Bazı arkadaşlarımız falanca ile gittiler. Ama teşkilat kurulamıyor. Erbakan Hoca, gidiyor, bir bakıyorsunuz ki, teşkilat kurulmuş gelmiş. Yani tuttuğunu mutlaka koparma kabiliyeti.
DEMOKRASİDEN ÖTE BİR UYGULAMA
Umumiyetle, Anadolu‘dan yetişmiş olan Müslümanlar şehir kültüründen daha çok, taşra kültürü içerisinde yetişmişlerdir. Hâlbuki Erbakan Hocamız, giyimi, kuşamı, konuşması tam bir şehirli kültürü içerisindedir.
Her vesile ile herkes ifade ediyor ki, gelmiş geçmiş liderler içerisinde en zarif, en kibar ve bir yönüyle en hoşgörülü liderlerden bir tanesidir. Bir de bütün insanları kucaklayıcı bir yapısı vardı. Erbakan Hocamızın parti çalışmalarıyla ilgili olarak dışarıdan hep şu ifade edilmiştir; "Efendim bu partide, parti içi demokrasi yok. Erbakan ne derse o olur".
Hâlbuki belki hiçbir partide görülmeyen ve demokrasiden de öteye bir uygulamayı gerçekleştiriyordu. Erbakan Hoca her meseleyi, en yoğun bir şekilde istişarelerle belirlerdi. Yani şimdi aday mı tespit edilecek? En aşağı 5-6 kademe istişare yapılır. Yani tamamen bilimsel ölçüler içerisinde. Elbette, sonunda bir karar verilecek. Bütün bunlar nazarı itibara alınır. En son başkanlık divanının da görüşleri alındıktan sonra, müşterek en bir genel hava doğunca, o havaya uygun olarak, Erbakan Hoca ‘tamam karar şudur‘ der. En önemli özelliklerinden biri tanesi de, Erbakan Hocanın moralinin bozulduğu hiç görülmemiştir. En zor şartlarda bile. Yani arkadaşlarımızın belki bizlerin de, cereyan eden bir olaydan sonra, olacak iş mi, yürümüyor bu iş dediği anda bir bakıyorsunuz ki, Hoca çelik gibi dimdik duruyor.
MÜCADELİSİ MEŞRU ZEMİNDE OLDU
Diğer önemli özelliklerinden birisi de, hep meşruiyet zemini sınırları içinde kaldı. Ne gençlerimiz, ne de onların ağabeyleri, Türkiye‘de herkesin sağcı-solcu diye birbirini kırdığı anarşi ve terör döneminde, hiçbir yasa dışı faaliyetin içine sokulmadı.
Tabi sonradan bütün gençler, Erbakan Hocamıza hayır duası ettiler. Allah razı olsun Hocamız hepimizin başının belaya girmesini engelledi. Tamamen meşru hudutlar içinde faaliyette bulunmamızı sağladı.
AZMİNİN ZEDELENDİĞİNİ GÖRMEDİM
Bir defa azminin heyecanın zedelendiğine dair en ufak bir işaret görmedim. Bu aslında bir liderde bulunması en önemli vasıflardan bir tanesidir. Şimdi öyle liderler var ki, bir bakıyorsunuz perişan.
Ecevit, bir MGK‘ya giriyor. Orada bir Anayasa kitapçığının atılması adamı yıkıyor. Çıkıyor basına beyanet veriyor. Türkiye‘nin ekonomisini ve sosyal düzenini allak bullak ediyor. Erbakan Hoca, 9 saat tek başına, hem de ortakları da öbür tarafa katılmak kaydıyla, mücadele ediyor. Çıktıktan sonra, yine hiç birşey olmamış gibi, milleti heyecanlandırmayacak, sükunete sevk edecek beyanlarda bulunuyor.
Ve insaf sahibi olan herkes de diyor ki, Türkiye‘de gördüğümüz gerçek devlet adamı buymuş. En önemli vasıflarından bir tanesi de, gerçek anlamda bir devlet adamı oluşudur. Her vesile ile bunu ortaya koymuştur.
Ve diğer bir önemli vasfı, yanındaki arkadaşlarını her vesileyle ön plana çıkarmıştır. Yani öbür çeşitli kuruluşlarda görürsünüz. Lider, etrafındakilerin sivrilmesine müsaade etmez. Tek adam.
Allah rahmet eylesin. Hocamızla bir yere gideriz, Hocamız yanındaki arkadaşı öyle bir takdim eder ki, millet hayret eder, Allah Allah demek böyle kadroları var diye. Yani biz bile o takdimlerden ezilirdik. Hocamız bizim hakkımızda böyle şeyler söylüyor. Yanındaki arkadaşları mutlaka onore eder ve teşekkür edilecek yerde pekala teşekkür eder, takdir eder. Ve diyelim ki, ikaz etmesi icap ettiğinde, o hoca üslubuyla ikaz eder ve tabi öyle bir yapısı var ki, o ikazlardan hiç kimse alınmaz kendisinden.
İLK DEFA İTÜ‘DE TANIDIM
Ben rahmetli Hocamızı, 1947 yılında İTÜ‘de öğrenci olduğum ilk yılda tanıdım. O yıl, rahmetli Hocamız, teknik üniversitenin son sınıfında mezun olacak durumdaydı.
Teknik Üniversitede, o yıllarda Gümüşsuyu kampusunda ve Gümüşsuyu binalarının arkasında bir bekçi kulübesini Mescit haline getirmişlerdi. Dolayısıyla zaman zaman o mescitte, bulunuyorduk. Ve hayretle gördüğüm husus, Erbakan Hocamızın öncülüğünde o mescitte sadece namaz kılınmaz, bazı arkadaşlara görev verirdi. Önümüzdeki falanca gün, namazdan sonra şu konuyu hazırla takdim edeceksin diye. Yani daha o günlerde Erbakan Hocanın nasıl bir lider yapısında olduğunu hayretle görürdük. Sonra Erbakan Hocamız, doktora çalışması için Almanya‘ya gitti.
Yine Hocamızı, ondan önce bir de başka mahalde görmek ve tanımak imkanı oldu.
O da, Fatih‘te Zeyrek semtinde Ümmü Gülsüm Cami diye küçük bir mahalle mescidinde o dönemin İstanbul‘un en büyük mürşitlerinden biri Abdulaziz Bekkine (Rahmetullah aleyh) her yatsı namazından sonra Mescidin arkasında imam evinin alt katında geniş bir salonda sohbetler yapardı.
Bir ağabeyimizin aracılığıyla ilk gittiğimizde gözümüze çarpan önemli isimlerden bir tanesi Erbakan Hocamızdı. Diğer bir tanesi de, rahmetli Nurettin Topçu idi. Ve onun dışında sonradan Teknik Üniversite‘de profesör olan ağabeylerimiz Osman Çataklı, Mehmet Bilge vs. dört beş tane asistan.Umumiyetle o dönemde, daha çok üniversite mensupları, öğrenciler oranın sohbetine iştirak ederlerdi.
RECAİ KUTAN ORGANİZASYONCU KABİLİYETİ
Hocamızın en önemli vasıflarından bir tanesi, planlama ardından organizasyon kabiliyetidir. Ve hiçbir partinin gerçekleştiremeyeceği, bir seçim çalışması neticesinde, üç milletvekili çıkaracak şekilde oy alarak parlamentoya girdi. O dönemde, AP grubunda bulunan iki değerli arkadaşımız, Tokat milletvekilimiz Hüseyin Abbas ile Isparta Milletvekili Hüsamettin Akmumcu, partilerinden ayrılarak Erbakan Hoca‘ya katıldılar.
Bu üç kişi, Meclisi yönlendirecek hale geldiler. Birçok önemli yasa teklifi ve Anayasa değişiklik teklifi sundular. Tabi bunlar o güne kadar, TBMM de görülmemiş aksiyonlardır. Konular itibariyle, o döneme kadar kimsenin aklından geçmeyen şeyler. Erbakan Hoca ile Demirel arasında büyük münakaşalar olurdu. Ve Milli Nizam Partisinin kurulması için karar verildi. MNP‘nin kurulması, özellikle Müslüman entelektüeller tarafından çok büyük destek gördü.
En büyük desteği verenler arasında, rahmetli Necip Fazıl Kısakürek, Sebilür Reşat Dergisi‘nin Sahibi rahmetli Eşref Edip, Türkiye Yayınyevi Sahibi Tahsin Demiralp ve buna benzer birçok önemli isim. "Zeki, şefkatli, uyumlu ve kollayıcıydı"
Hocamızla biz, teknik üniversite mezunuyuz. Ama O, bizden 5 sene evveldi. Kendisi öğrencilikten sonra üniversite öğretim görevlisi olarak devam ettiği için, daha çok tanışma imkânı bulduk.
O zaman henüz Milli Görüş olarak ortaya çıkmamıştı ama bizim gibi milli değerlere bağlı kişilerle yakından ilgilenirdi. Ve adeta kollardı. Beraber bulunmayı severdi. Zaman zaman evine götürürdü. Çay sohbeti yapardı. Ayrıca sohbetler yapardı.
Hocamızın ibadet yönü, İslami yönü öne çıkan en önemli özelliğidir. Dolayısıyla biz Hocamızdan o yönde birçok şey öğrendik. Hocamız, arkadaşlarını çok sever ve yakından kollardı. Teknik üniversite hayatını da eklerseniz, 55-60 sene beraberliğimiz var.
Fevkalade zeki, şefkatli, arkadaşlarına karşı uyumlu ve onları kollayıcı bir şahsiyetti.
ZEYREK‘TE HANGİ HOCAYA GİDERDİ?
Şöyle bir hadiseyi anlatmak isterim. Kardeşlerine arkadaşlarına yakınlığını göstermek bakımından.
Zeyrek‘te, bir camide Mehmet Efendi vardı. Yahya Oğuz, bir ikindi namazına oraya gider. Namaz çıkışı içinden ‘Mehmet Efendi içeri çağırırsa, demek ki Hocanın benimle arası iyidir, çağırmazsa ben de ona göre davranırım‘ diye geçirmiş.
Kapıya çıkıyor, ama Hoca çağırmıyor. Bunun üzerine, çok üzülüyor. Fatih‘te parka gidip oturuyor ve derin derin düşünüyor.
Evi oraya yakın olan Necmettin Bey tesadüfen parkın yanından geçmektedir. Yahya Oğuz‘u görüyor. Onu çok severdi. Hatırını sorayım diye yanına geliyor. Yahya ‘hayırdır‘ diye soruyor. O da, hadiseyi anlatıyor ve ‘Mademki, Mehmet Efendi beni istemiyor. Ben oraya gitmeyeceğim‘ diyor.
Hoca, ikna etmek ister. Ama Yahya direnir. Sonunda, şöyle bir şeye bağlarlar. ‘Akşam namazına gidelim. Hiç birşey söylemeyelim. Namaz çıkışı Mehmet Efendi, bizi içeriye çağırırsa zaten mesele yok. Çağırmazsa, sen de dargınlığına devam edersin‘. Yahya da, peki diyor. Gidiyorlar, namazlarını kılıp çıkıyorlar. Hocaefendiyi bekliyorlar. Elini öptükten sonra, içeriye buyurun diyor. Böylece Yahya bey ve Necmettin Bey, Hocaefendi ile içeriye giriyorlar. Yemek yiyorlar. Ondan sonra Yahya‘nın tabiri, ‘Sevincimizden adeta gökyüzünde uça uça dışarı çıktık‘
ÜZÜLDÜĞÜ ŞEY!
Kafasında devamlı, Türkiye‘nin nasıl ilerleyeceği, milletler arasında nasıl ön plana geçeceği düşüncesi vardı. Bu meyanda İslam âlemini beraberce düşünüyordu.
Kendisi Osmanlı‘nın yabancıların entrikalarıyla yıkılmasından ve Müslümanların paramparça olmasından müteessirdi. Devamlı bundan dolayı üzülürdü. Üzüldüğünü ifade etmese de, belli olurdu.
Yine İslam birliğini ve Müslümanların yan yana gelmesini çok arzu ederdi. Bu maksatla, bazı teşebbüsleri oldu. En son Refahyol hükümeti döneminde. D-8 teşebbüsü, bu özlemin ilk hareketidir. D-8 hakikaten başarılı olmasını isterdi.
‘Haçlı seferi yapıyoruz‘ diye her taraftan açıkça söyleniyor. Kime karşı? Müslümanlara karşı. Müslümanlar, nasıl yenilir? Parça parça olsa yenilir. Bunu gören Hocamız, mutlaka bir İslam Birliği, bir İslam Ortak Pazarı, bir İslam Müşterek Parası gibi İslami birlik müesseseleri arzu ediyordu.
SERPİNTİLERİ ÜZERİMİZDE
İslam aleminin parçalanmışlığı ve insanlığın sömürülmesi O‘nu derinden üzen şeylerdi.
Ama maalesef, gerekli siyasi desteği görmedi.
Hocam, hakikaten memleketini aşırı seven, bir kimseydi. Allah ondan razı olsun. Rahmet etsin. Biz de tabi, o okulda yetiştik. O serpintiler, bizim de üzerimizde. Bütün kardeşlerimizin üzerinde.
Hakikaten yeri güç doldurulabilecek bir kimsedir. Tabi bu takdiri ilahidir. Biri gider başkası gelir. Ama işte o başkası Necmettin Bey‘in yerini doldurur mu? Zor mu doldurur?
KOLTUĞUNUN ALTINDAKİ DİNAMİT
Tabi her şey, Cenabı Allahın takdiridir. Necmettin Bey, sadece bir başbakanlık değil çok daha üst düzeydeki makamlar layık idi. Hakikaten o zaman Müslüman âlemi bu işin farkına varsaydı, belki de çok daha güçlü ittifaklar meydana gelirdi. Ama ne Müslüman âlemi bunu anlayabildi ne de Türk milleti.
Bir kere de ‘Beni Siyonizm‘den önce anlayın‘ demişti. Çok doğru bir cümle. Hakikaten onlar adım adım takip ediyorlardı.
Hatta Necmettin Bey‘in 54. Hükümetini devirmek için rant çevreleri, çok büyük maddi havuz oluşturdular. Hükümetini yıkmaya çalıştılar. Şöyle demişti: "Biz memlekete faydalı olalım diye koştururken, başkalarının menfaatlerine mani olduğumuz için meğer koltuğumuzun altına dinamit yerleştiriyormuşuz. Ve bunun anahtarını da onların eline vermişiz"
NE AKILLI MİKROP?
Hocamızın milli meselelerdeki tutumunu, fevkalade iyi bildiğimiz için her meselede gönlümüzün rahatlığıyla fikirlerimizi ortaya atar, kendisinden sevinerek tasvip alırdık.
Demirel Hükümeti döneminde, Bakanlar Kurulu‘na karadan haccın yasaklanması meselesi getirildi. Müzakere edilecek ve karadan hac yasaklanacak. Demirel geldi bakanlar kurulunda, ‘Efendim kolera var; malum. Karadan haccı kaldırmamız‘ diye bir açılış konuşması yaptı. Sözü, Ulaştırma Bakanı Sadettin Bilgiç‘e bıraktı. Bilgiç ise, ‘Kolera; şöyle zararlı, böyle zararlı‘ diye uzun uzun anlattı.
Bitince, Hocamız söz aldı ve ‘Yahu bu ne akıllı mikropmuş? Havadan da gitmiyor da hep karadan gidiyor‘ diye konuştu.
Tabi biz, bundan mesajı aldık. Hemen arkasından ben de söz aldım ve "Efendim. Bu bakanlar kurulu bu meseleye yasak getiremez. Buna gücünüz yetmez. Herkes kendi düşündüğünü yapsın. Bir kimse karadan gitmeye karşıysa gitmesin. Ama bizim dinimize karışmasın" diye ağır bir konuşma yaptım. O da, Hocamızın hoşuna gitti. Ve neticede, böyle bir kararname çıkmadı.
İSLAMİ KONULARDA NET TAVIR
İnandığı dini ve milli meselelerde, net tavır koyar ve mücadelesini de sonuna kadar yapardı. Ama tek başına bir iktidar mevzu bahis olmadı. Koalisyonlar biliyorsunuz, bazı pazarlıklar neticesinde kurulan müesseseler.
İslam Konferansı Örgütü‘ne, üye olmamıza o zaman Dışişleri Bakanı olan Çağlayangil, karşı çıktı. Efendim bu olmaz. Niye? Anayasaya aykırıdır. Nasıl? Laiklik ilkesine aykırıdır. Bunlar İslam ülkesi. Hoca, o zaman tavrını koydu. Açıkça ifade etmemekle beraber, bu üyelik ya olur ya da bu koalisyon biter diye tavır gösterdi. Ve cumhuriyet kurulduğundan beri ilk defa, İslami bir kuruluşa üye olduk.
TEK BAŞINA İKTİDAR OLSAYDI
Tek başına iktidar olsaydı, çok güzel olurdu. Bu D-8‘leri bir sürü engele rağmen fiili bir noktaya nasıl getirdiyse, hakikaten Müslüman ülkeleri toparlar ve bugünkü zulümlerin yaşanmasına mani olurdu. Esasen, onun tatbik etmek istediği iktisadi sistem, her türlü zulmü ortadan kaldıracak bir sistem.
Bunun içinde mücadele vermiştir.
İlk defa Refahyol hükümeti programında; ‘ Rant ekonomisi yerine reel ekonomi‘ cümlesi yerleştirildi. Bu cümlenin manası, hakikaten mühimdir. Rant ekonomisi, faize istinat eden sömürü ekonomisidir. Şu anda biz de ve dünyada uygulanan bu sistem, emperyalist ülkelerin diğer ülkeleri sömürmesi için uygulanıyor. Ama bu sistemde, ölçü hak değil. Güç, kimin eline geçerse, öbürüne zulmediyor.
Ama bizim Milli Ekonomik Sistemimiz bu değil. Bizim ekonomi modelimiz, adalete istinat ediyor. Hocanın, uğruna mücadele verdiği, adil sistemdir. Ekonomiye kimin katkısı varsa, kendi katkısı kadar hakkını alır. Ölçü, haktır.
İLK YERLİ MOTORU YAPTI
Hocamız, ilk defa yerli motor yapmak için harekete geçti. Çok büyük ortaklı, Gümüş Motor Şirketi‘ni kurdu. Ve ilk defa, yerli Türk motorlarını yaptı. Ardından da o sabote edilen, ilk Türk otomobilini yaptı. Yani bu dediğimiz tarihte; Türkiye motor, otomobil vs. yapmanın imkanı yoktu. Hele, hiçbir imkânı olmayan bir memur çocuğunun, bu kadar ortağı toplayıp, bu hamleleri yapması, kendisinin memlekete hizmet aşkını gösteren delillerin başında gelir. Gümüş Motor, bugün pancar olarak üretimine devam ediyor. Ecevit‘le ortaklık döneminde, Hocamızın ağır sanayi hamlesinde, 460 tane proje vardır. Yani Türkiye‘nin dövize ihtiyacı varken, Hocamız başbakan yardımcısı ve ekonomik kurul başkanı olarak, böyle bir şeyi göze alıp, gereken paraları, toplayabiliyor.
Ben hatırlıyorum.
Bir sefer, yatırımcı bütün genel müdürleri topladı. Ve herkesin ne tasarruf edebileceğini, bu havuza ne verebileceğini tespit etti. Ondan sonra da yola çıktı. Demirel yokluktan bahsederken, O; ‘Hayır, biz ağır sanayi hamlesi ile bu adımları başlattık. Bunu durduramayacağız. Bilakis hızlandıracağız‘ dedi. İlk bir sene içinde de, bu 460 projenin 160 tanesini bitirdi. Diğerlerinin hepsinin temeli atıldı. Hatta hayali temel falan diyorlardı ya. Eğer o hamle bitirilebilseydi, bugün Türkiye‘nin çehresi bambaşka olurdu.
KAYNAK NASIL BULUNUR?
Bugün partiler, birbirlerine soruyorlar: "Kaynağı nerden temin edeceksin?" . Ne sen, ne de o temin edebilir. Düzen, sömürü düzenidir. Ne senin kaynak toplamana ne de senin kaynak toplamana razı olurlar.
Bu ancak milli bir ekonomik düzenle, adil bir düzenle bu mümkündür. Biz bunu her zaman gösterebiliriz. Nitekim Hocamızın 54. Hükümet döneminde, ilk düşündüğü şey bunları yapmaktı. Ekonomik kaynak paketlerini devreye soktu.
Nedir bu ekonomik kaynak paketleri?
Vergi almadan, zam yapmadan, kimseye zulmetmeden, memleketin mevcut kaynaklarını arayıp, ortaya çıkarıp; onlardan istifade ederek, bu tasarladığımız şeyleri yapmak.
Bu gün bizden başka kimse, bunu yapamaz. Çünkü birçoğunun da bağlı olduğu mahfil, böyle bir şey yapmalarına razı olmaz.





