Amerikalı devlet adamları her zaman, önemli ve Amerikan gücünü işin içine sokacak kadar değerli, fakat hayati olmayan dış politik çıkarları için, sınırlı askeri olanakları kullanmayı deneyimlemişlerdir.
Modern Libya'nın da bölgelerini içeren Berberi Devletleri'ne karşı savaştıkları Berberi Savaşları'ndan, Asya'da hücum gemisi diplomasisine ve son birkaç on yıldır gerçekleşen askeri müdahalelere kadar (Grenada, Lübnan, Somali, Irak üzerindeki uçuşa yasak bölge, Bosna, Kosova) Amerika Birleşik Devletleri çok kez, tüm kuvvetleriyle savaşa girmeden ordusunu kullanmanın yollarını aradı. Bazıları diğerlerinden daha başarılıydı; ama her halükarda asıl iş, bizim peşinde olduğumuz amaçlarla kullanacağımız olanaklar arasındaki dengeyi bulmaktı. Bedeller hakkında soru sormadığımız ve sadece olanakları artırdığımız zaman, kendimizi Vietnam'da bulduk.
Bir başkan için eğilim, bedeli ne olursa olsun ve söz konusu olan hayati veya ikincil çıkarlar için, kararlı bir zafer kazanmaya zorlanmaktır. Başkanlar büyük amaçların liderleri olmak isterler ve Libya harekatı kesinlikle iyi bir amaç. Fakat retorik ve amaçlar ne kadar görkemliyse, askeri harekat o kadar geniş oluyor. Ve sonra ABD Libya'nın kaderinin sorumluluğunu üstleniyor: kabilelere bölünmüş, sivil toplumu ve güçlü kurumları olmayan ve kırk yıldır Kaddafi'nin deliliğiyle yerle bir olmuş bir ülke. Bunu gerçekten, büyük ölçüde yalnız olarak üstlenmek istiyor muyuz? Diğerlerinin de buna dahil olması o kadar kötü bir fikir mi? Liberal bir yorumcu, Bingazi'deki kalabalıkların "Obama" diye değil "Sarkozy" diye tezahürat yaptıklarını esefle belirtmiş. Demek ki Libya'nın kurtulması yetmiyor; kurtarıcılar biz olmalıyız çünkü neticede bu onlarla değil bizimle ilgili.
Washington şimdi, askeri gücü biraz daha artırmanın, Kaddafi rejimini yerinden edeceğini umuyor. İşlerin iyi gitmesi için dua ediyorum. Fakat en iyisi olmasını umut ederken, diğer olası sonuçlar için plan yapmak çok daha akla yatkın olurdu. Askeri operasyon bir katliamın gerçekleşmesini önledi. Clinton yönetimi Balkanlar'da, Sırbistan'daki bir rejim değişiminin gerektirdiği bedeli ödemeye istekli olmadığını farketti. Bunun neticesinde Slobodan Miloseviç, hala bir başarı sayılan Bosna ve Kosova'daki eylemlerinden sonra ayakta kaldı ve daha sonra kendi halkı tarafından yerinden edildi. Sınırlı müdahaleler ile sınırlı başarılar elde edilebilir; fakat aynı zamanda yıkıcı yenilgilerden de kaçınılabilir.
Bu ise bazıları için yeterince maço değil. Köşe yazarı Charles Krauthammer, "Eğer Viyana'yı almaya gidiyorsan, Viyana'yı al" diye gürledi. Bu sözler Napolyon'a; komşularının çoğunu işgal eden, her yerde zafer kazanmaya duyduğu açlık yüzünden altından kalkamayacağı işlere girişen, askerlerinden yüz binlercesini kurban eden, alçaltıcı bir yenilgiyi tadan ve sonunda bir adaya sürgün edilen egomanyak bir diktatöre aitti. Ben Obama'nın yerinde olsam, bu modeli es geçerdim.
Ferid Zekeriya STAR


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



