Hayatta her zaman güzel şeyler yoktur. Bazen hiç beklemediğimiz olaylar da başımıza gelebilir. Anlayacağınız hayatın siyah ve beyaz renkleri var. Ancak bizler hangisini görmek istiyorsak onu görüyoruz. Ne yazık ki bazı insanlar hayatlarında her şey yolunda gittiği halde sürekli şikayetlenirler çünkü olayların olumsuz tarafını görmektedirler.

İnsan duygularını kontrol edemeyebilir ama düşüncelerini kontrol edebilir ve yeniden oluşturabilir. Duygular ise düşüncelere paralel olarak gelişir ve hayatımızı olumlu ya da olumsuz yönde etkiler.

Aynı olaya farklı tarafından bakarsanız, algınız da değişir. Mesela, "bugün hava çok soğuk, eyvah dışarı çıkamayacağım" diye düşünürseniz duygularınız da olumsuz yönde gelişir. Fakat, "bugün hava yağmurlu, evimin penceresinden yağan yağmuru seyredeceğim" diye düşünürseniz bunu bir felaket olarak algılamazsınız. Olayları her zaman olumsuz tarafından değerlendiren kişi karamsardır ve geleceğe umutla bakamamaktadır. Çünkü resmin her zaman karanlık tarafını görmektedir, güneşe bakan tarafını değil.

Nakıştan sözler

Geçen hafta Antalya‘nın köylerinden birindeydik. Burada hem köyün o tertemiz havasını soluduk hem de, uzun zamandan beri uzak kaldığımız kültürümüzle ve insanlarımızla buluştuk. Özellikle genç kızların hazırladıkları çeyizleri görmek bana çok heyecan verdi. Yapılan el işleri çok anlamlıydı. Onlar duygu ve düşüncelerini, el işleriyle ifade ediyorlar ve çeyizleriyle evliliklerine taşıyorlardı. Burada atılan her ilmek, her renk, her desen anlamlı bir sözcüğü ifade ediyordu.

Dünya hızla modernleşse de, buradaki genç kızlar teknolojiden uzak kalmaya devam ediyorlar ve duygularını, hayattan beklentilerini, hayallerini hâlâ elişleriyle ortaya koyuyorlardı. Evlerin duvarlarını süsleyen nakışları okumaya çalışsam da başaramıyor ve bunun belli bir kültürü gerekli kıldığını biliyordum.

Kızların işlediği nakışlara, dantellere, ördükleri çorap ve hırkalara verdikleri isimleri görünce öteden beri sıradan bir iş olarak gördüğümüz el işlerinin bir tür psikolojik aktarım işlevi gördüğünü ve müşterek duyguları barındırdığını düşündüm. İster kabul edin ister etmeyin, buradaki genç kızların ve kadınların, duyguları, nakışlarda, dantellerin desenlerinde, hırkalara işlenen motiflerde yer alıyor... Yapılan oyalara, Türkan Şoray‘ın kirpikleri, Kaynana dili, Gelin çorbası, hasret köprüsü, Yedi başak, Dere yatağı...gibi isimler veriyorlar. Bütün bunlar kültürel bir birikim olarak nakışlara geçmiş. Burada genç kızlar, işledikleri her ilmekte, her renkte her desende binlerce duyguyu aynı anda yansıtıyorlar. Onlar dantelleri bir yazı gibi okuyorlar, iplikten kalem, desenlerden kağıt yapıyorlar...

Sanatın ortak bir dili var

Geçen gün izlediğim belgeselde, Afrikalı yerli bir kabile kadınları, duygularını elleriyle işledikleri takılara aktarıyorlar ve bu takılara özel bir değer biçiyorlardı. Sanırım sanatsal çalışmaları, sanatsal ürünleri değerli kılan da buydu. Çünkü bazen duygularınızı anlatamıyor, cümlelere sığdıramıyorsunuz. Konuşsanız kelimeler boğazınızda kalıyor, göz yaşlarınız bunca duygu yoğunluğunu taşıyamıyor ve sessizce akıyor... Böyle zamanlarda duygularınızı bir nesneye yansıtma ihtiyacı hissediyor ve kalem kağıda ulaşamadığınız yerde de bunu yaşadığınız alana, kullandığınız eşyalara yansıtıyorsunuz.

Bütün bunları düşündüğümde, semt pazarlarında, babaannelerimizin başörtüsünde, köy evlerinde, kadınlarımızın sandığında gördüğümüz el işlerinin, el emeği ürünlerin kültürel zenginliğimizi barındırdığını düşündüm. O yüzden, evimde bulunan eski dantelleri, eski çorapları, eski bakır kapları, şalları, hırkaları dahi atmadım, kaldırdım. Bu eşyaların hem bir dönemin kültürel dokusunu yansıttığını hem de insanlarımızın duygusal aktarımlarının bir ürünü olduğunu düşündüm.

İmam-ı Gazali‘nin de dediği gibi, her çocuk beyaz bir bez gibidir, aile bu tertemiz beze nasıl bir nakış işlerse, bez buna göre biçim alır"

Muhabir: Haber Merkezi