Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk: "Eskiden İslami mücadeleyi yapan bir takım insanların arasında, biz istediklerimize hiçbir zaman ulaşamıyoruz. Haklarımız, verilmiyor, bize zulmediliyor, öyleyse şiddete yönelelim diye bir dava oluşmuştu. Bütün İslam ülkelerinde bu vardı. Ama Türkiye‘de bunu, Erbakan önledi. Hiç müsaade etmedi."

1954 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi‘ne girdiğim zaman Erbakan Hoca genç bir doçentti. Almanya‘dan dönmüş, Üniversitede doçentlik çalışmasını tamamlamıştı. Orada cumartesi günü akşamları, bir avuç namaz kılan insan vardı. Bütün teknik üniversitesinde 20-25 kişi kadardık. Her cumartesi akşamları, bizi alıp İstanbul‘da bir Hocaefendiyi ziyarete götürürlerdi. Ben daha birinci sınıftayım. Üst sınıflardan, büyüklerimiz var. Onların daha önceden yaptığı bir uygulama bu. Erbakan Hoca, o toplantılarda zaman zaman bulunurdu.

Sonra takdiri ilahi, o günden itibaren 1954‘ten 2011 yılına kadar birlikte olduk. Bunun içerisinde askeri ihtilallardan sonra, askeri hapishanelerde birlikte bulunmak da dahil.

Hatta bütün arkadaşları, birlikte bir koğuşa koymuşlardı. Hocayla bana birlikte kalacağımız bir oda tahsis ettiler. Böyle olunca, biraz daha özel bir yakınlık oluyor. Beraber yatıyorsunuz, beraber kalkıyorsunuz. Sonra siyasi çalışmaların başlangıcı olan, bağımsızlar hareketi ortaya çıktı. O dönemde, Hoca Konya‘dan, diğer arkadaşlar çeşitli illerden aday oldu. Sonra Milli Nizam Partisi‘nin kuruluşu için harekete geçildi.

Kars‘ta inşaat mühendisi olarak görev yaparken, Hoca telefonla beni MNP‘nin kuruluşuna davet etti. Sonra Hoca MNP‘nin genel başkanı ben ise Ankara il başkanı oldum. Arkasından ilk kongrede de beni GİK‘e uygun gördü. Belli bir süre sonra, MNP kapatıldı.

BAŞSAVCILIKTAN GELEN UYARI!

Arkasından MSP kuruldu. MSP döneminde Hoca, partinin genel sekreteri olmamı uygun gördü. Arkasından da, Meclis‘e girdik. Orada da, Grup başkanvekili görevini verdi. Hem genel sekreterdim hem de grup başkanvekiliydim. Yıllarca böyle devam etti. Sonra CHP‘li bir milletvekili, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı‘na; ‘Siyasi Partiler Kanunu‘na göre iki görev alınamaz‘ diye müracaat etti. Bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da ‘Oğuzhan Asiltürk‘ün iki görevden birini bırakması‘ diye bir yazı gönderdi. Bunun üzerine Hoca, ‘Parti açısından genel sekreterlikte kalman daha uygun olur‘ dedi. Grup başkanvekilliğini başka bir arkadaşa devrettik. Ondan sonra olaylar, ihtillaler, askeri hapishaneler.

İhtilalden 6 ay sonra, bütün arkadaşlarımızı askeri hapishaneden tahliye ettiler. Üç kişiyi tahliye etmediler. Hocayı, beni ve bir de Konya Milletvekilimiz Allah rahmet eylesin, Hakk‘ın rahmetine kavuştu Tahir Hocayı.

Tabi birlikte iken aile ortamında yaşar gibiydik. Bir süre sonra bizi de tahliye ettiler.

Allah, Hocayı çok büyük imtihanlarla imtihan etti. Ve benim gördüğüm, Hoca bütün imtihanlarda hiç istikametini bozmadı. Bir hafta sonra, Hoca‘yı tekrar tevkif ettiler. Kırıkkale‘de, uydurma bir bant bulmuşlar. Zannediyorum, en çok 15 gün sonra onu da tahliye ettiler. Arkasından tabi mahkemeleri biliyorsunuz.

DENİZ YÜZBAŞI,NİÇİN ÖZÜR DİLEDİ?

Bizi askeri bir otobüse koyuyorlar. Hapishane haline getirilen Dil Okulu‘ndan alıp, Mamak‘a götürüyorlar. Her zaman, normal bir insan gibi oturup, konuşarak gidip, geliyorduk.

Bir defasında, bir Deniz Yüzbaşısı vardı. Bu yüzbaşı, otobüs hareket ettikten sonra, "Gayet sert bir şekilde, ellerinizi, önünüzdeki koltukların arkasındaki demirlere tutunacaksınız" dedi. Tabi mantıksız bir şey. Uçulup kaçılıp bir hal de yok. Biz yapmayınca gayet sert bir şekilde, "Beni zor kullanmaya, mecbur etmeyin" dedi. Baktık ki, mantık dışında bir tavır alabilecek bir kimse. Elimizi, demire tuttuk. Biraz sonra ben de bıraktım, başkaları da bıraktı. Yüzbaşı, celallendi. Zannediyor ki, biz mahkemeye götürdükleri er gibiyiz. Yani kafa yapısı böyle. Tekrar aynı şeyi yaptık. Demirlerden tuttuk. Ama birkaç dakika sonra yine bırakmışız. Yani kasıtlı olarak da değil.

Üçüncü defa da söyleyince. Ben dedim ki, "Yüzbaşım. Bak sen, bir şey söylüyorsun. Biz, senin dediğini yapmak istiyoruz. Ama bak, burada bir başbakan yardımcısı var. Ben içişleri bakanıyım. Diğer bakan arkadaşlarımız var. Bu tavrınıza lüzum yok ki. Bir faydası da yok. Niçin böyle yapıyorsunuz? Sizin emrinize, asi olmak manasında değil. Zaten buna kimse alışmamış".

Kafasını salladı sesini çıkartmadı. Neyse, Mahkeme salonuna gittik. O da, salonda. Hocamın, benim ve diğer arkadaşlarımın savunması oldu. Ondan sonra mahkeme heyeti, öğle arası verdi. Yüzbaşı yanıma geldi ve " Affedersiniz. Ben sizi yanlış tanımışım. Şu konuşmalarınızdan ne kadar vatansever insanlar olduğunuzu anladım" dedi. "Ama kusura bakmayın" diyerek elini uzattı, arkada oturmuş sakallı insanları göstererek, "Şunların hesabı sizden sorulur" dedi.

Giderken de, o gelirken ki tavrını da hiç göstermedi. Gayet kibar davrandı.

DEVLET ADAMLIĞI VE BİR ÖRNEK

Erbakan Hoca, her tavrında, bir devlet adamlığı duruşu göstermiştir. Mahkemede de öyle yaptı. Savunmalarda da. Herşeyde ciddi ve kendinden emin, davasına inanmış. Davasından hiç taviz vermeyen, ama lüzumsuzca kimseyi tahrik edip, kabadayılık da etmeyen, bir üslupla hareket ederdi. Birçok kimse, bu insani değeri anlayamaz. Bazı yerlerde, hani yumruğu vursaydı diye söylenir ya. İşte o Hoca‘ya yakışmaz. Meral Akşener, şu anda Meclis‘te. MGK toplantısından sonra, çıkıp gelince, oradaki mücadelesini anlatırken dedi ki; Erbakan Hoca‘nın bu dirayetine, bu davranışına şahsen kelimeler aynı mıdır hatırlamıyorum ama, ben hayran oldum demişti. Bizim sırtımızdan belimize ter boşandı. 9 saatin 5 saatini onlar konuştu, 4 saatini Hoca konuştu. 4 saat boyunca onların hepsine ders verdi". Yani korksun, çekilsin, boyun büksün. Böyle bir şey olmadı.

Hoca bu kadar saldırıdan sonra ne diyecek? Yaverden cumhurbaşkanın önündeki anayasayı istiyor. Sonra Cumhuriyetin vasıflarını okuyor.

"Laikliğin yanı sıra hukuk devleti, sosyal bir devlet olma gibi diğer vasıflar da var. Siz cumhuriyetin bir vasfını laiklik ilkesini ele alarak, bir takım şeyler söylüyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti devleti laik devlet olmanın yanında bir hukuk devletidir. Sizin bu dedikleriniz nasıl yapılacak? Hukuk devleti şartları içinde yapılacak. Onu kim tespit edecek? Cumhurbaşkanından, MGK genel sekreterine bunların gönderilip hukuka uygunluğunun tespit edilmesini istiyor. Cumhurbaşkanı da diyor ki, ‘Genel sekreterlikte böyle bir kadro yok ki. Bunlar ancak hükümette tespit edebiler‘.

Ve 4 saat sonunda Demirel, "Bunları hükümete gönderelim de, siz inceleyin" diyor.

Efendim. Dik durmadı, imza attı diyenler, özellikle başbakanlık yapmış kişiler hiç sıkılmadan bu sözlerin gerçeğini bildikleri halde bunu nasıl söyleyebiliyor? Bu iddialar, incelenmek üzere, Erbakan‘da dahil hepsinin imzasıyla hükümete gönderildi.

MGK anayasaya göre, bir danışma niteliğinde bir kurul. Tavsiyelerde bulunur. Hükümet kabul ederse, uygular kabul etmezse uygulamaz. Ancak hükümet üyeleri, bunun MGK‘da çıkan şekliyle hükümete gönderilmesini engelleyemezler. Vay ben imza atmıyorum, göndermem. Böyle bir şey yok. Kime gönderiyorsun? Kendine gönderiyorsun. Sonra hükümete geldi. Erbakan, bu kararları bütün bakanlara gönderdi. Ve "Bunların Anayasa‘ya uygunluğunu inceleyin. Eğer Anayasa‘ya uygun olanlar varsa, uygulama kanunlarını yapmak üzere başbakanlığa bildirin" denildi.

Gönderildi. İncelendi.

Herkes, bunlar olacak iş değil. Adamın yurduna el koyacaksın. İmam Hatip okullarını kapatacaksın. Kur‘an kurslarına, kilit vuracaksın. Olacak şeyler değil. Ancak o zaman ki, şimdi hesap veren Ergenekon zihniyetinin sahipleri, MGK genel sekreteri aracılığıyla bakanlara telefon ediyorlar, hatta tehditle, şöyle yapacaksınız, böyle yapacaksınız diyorlar.  Hoca baktı ki, bunları önlemek lazım. Başbakanlıkta, Başbakanlık müsteşarlığının başkanlığında ve MGK genel sekreterinin üyesi olduğu bir komisyon kurdu. O kadar akıllıca bir şeydir ki, büyük devlet adamlığını her yerde görmek mümkün. Onların bütün şeylerini önledi. Gel burada konuş. Ne yapılacaksa, Başbakanlık Müsteşarı var. Ama hepsi bitti. Hiçbir şey yapılamadı. Ama bir şey yapıldı. Hocanın devrilmesi lazımdı. Devrilmesi için de her şey yapıldı. Yani Hoca büyük bir devlet adamıydı.

ECEVİT‘TEN TARİHİ İTİRAF

Hoca, bir ilim adamıdır. Bir şeyi öyle, iddia olarak ortaya koymaz, akıl, mantık ölçüleri içerisinde ilmi olarak karşıdakine izah eder, kabul ettirirdi. Yakın çalıştığımız arkadaşlar bilirler.

Demirel ile İmam Hatip okullarının açılmasını görüşeceğiz. Hoca ile hep ben gidiyorum. O da, o zamanki Milli Eğitim Bakanı hangisi ise onu çağırıyor. Karşılıklı görüşüyoruz. Hoca, öyle mantıklı, akıllı ve ikna edecek şekilde meseleleri anlatıyor ki, sonunda hepsi pes ediyorlar.

Ecevit başkanlığındaki CHP ile bir hükümet kurduk. Birçok çalışmalar yaptık. Ortaya akıllıca bir şey koyuyor. Mantıklı olarak bir şeyi savunuyoruz. Öyle olunca, karşı taraf ister istemez hakkı kabul eder hale geliyor. O hükümet, sadece Milli Görüş‘ün icraatlarını yapmıştır. Hiçbir sol icraat yapılmamıştır. Bu Hoca‘nın devlet adamlığı ve ilim adamlığı yeteneğinden gelen bir etkidir.

Hatta grup toplantısında, gazetelere de intikal etti. CHP‘liler Ecevit‘i "Biz birince partiyiz. MSP‘nin peşine düşmüşüz. Vagon gibi takılmış gidiyoruz" diye tenkit ediyor. Her şeyi doğru olarak savunursanız, karşınızdaki önyargılı değilse sonunda onu kabul eder hale geliyor.

Ecevit bir süre sonra Meclis‘te kalktı, "Bir tarihi yanılgıyı düzeltiyorum. Eskiden dini inancı olanlara gerici, şunlar, bunlar gibi vasıflar takılmaya çalışılırdı. Biz gördük ki, insanlar hem dindar hem ilerici olurmuş. Bu hükümetimiz bunun şahididir" sözünü söyledi.

İNSANİ DEĞERLERİ MÜKEMMELDİ

Erbakan Hoca, hani bir söz vardır; insan adam derler ya, O öyleydi. Çok büyük ahlaki ve manevi değerlere sahipti. İnsani değerleri, mükemmeldi. Kendisine kötülük edenlere iyilik ederdi.

Hatta aleyhte konuşmuşlar. Milletvekilleri arasında, televizyonda, şurada, burada olmadık şey söylemişler. Sonra bir işleri düşmüş, Hoca‘ya gelmişlerse, Hoca sanki onlar hiçbir şey yapmamış gibi talepleri makul ve haklı ise, yerine getirmek için gayret ederdi. Diğer insanlardan, gazetecilerden filan da böyle olurdu. Saygısızca, yazanlar oldu. Herhangi bir ihtiyaçları oldu mu, insanlık hali diye Hoca onlara da yardım ederdi. Sen bunu yaptın, falan demezdi. Hatta arkadaşlar, ben de dâhil, Hocam artık bu kadar da olmaz, ‘Bak bu adam şunları söyledi, şimdi size geldi‘ diye ona iyilik yapmaya çalışıyorsunuz" deyince gülerdi. Yine bildiğini yapardı.

ŞİDDETE HİÇ MÜSAMAHA GÖSTERMEDİ

Eskiden İslami mücadeleyi yapan bir takım insanların arasında, biz istediklerimize hiçbir zaman ulaşamıyoruz. Haklarımız, verilmiyor, bize zulmediliyor, öyleyse şiddete yönelelim diye bir dava oluşmuştu. Bütün İslam ülkelerinde bu vardı. Ama Türkiye‘de bunu, Erbakan önledi. Hiç müsaade etmedi. Hatta birçok zorlamalar olduğu halde bile hiç müsaade etmedi. Erbakan Hoca, birçok konuları önce benimle konuşurdu. Böyle zorlamalar olup da, bizim gençlerimiz silahlanmaya heves edince, ben içişleri bakanıyım Hoca‘nın bana söylediği, "Oğuzhan hiçbir şekilde, ne baskı olursa olsun, kim gelirse gelsin, isterse genç olsun, böyle bir şeye biz de katılalım derlerse, sen içişleri bakanısın müsaade etmeyeceksin."

Hiç birisine de müsaade edilmedi. Hatta İzmir‘den başlayıp Ankara‘ya kadar ‘Asiltürk istifa‘ diye yürüyüş yaptılar. Bizim Akıncı gençlerimizden insanlar da onların arasında yürüdüler. Ama müsamaha etmedik. Hiçbirisine razı olmadık.

Sağ-sol diye tabir edilen kesimlerin silahlı mücadelesinde insanlar vurulurdu. Bizim gençlerimizi sokmazdık. Ama tek tük de olsa, zarar gören olurdu. Gelirlerdi bize "Biz vuruluyoruz öldürülüyoruz. Bize yardımcı olun. Yani silah almamıza engel olmayın. Silah bulundurmamıza engel olmayın. Üstelik bir de siz toplatıyorsunuz, yapmayın" diye bulundukları talebin hiçbirini yerine getirmedim. Böylelikle o gençleri koruduk. Öbürleri korumadılar. Beş bin genç öldü. Peki, ne oldu sonra? Hiçbir şey olmadı. Elde ettikleri bir şey yok. Sadece o çocuklara yazık oldu. Çünkü solcuların da sağcıların da başında Erbakan gibi bir liderleri yoktu. Ama bizim cenahımızda, hiç kimseye bir şey olmayacak şekilde sahip olduk. Aradan zaman geçti. İktidar da olduk.

ÖNCE KIZMIŞLAR AMA SONRA ELİMİZİ ÖPTÜLER

Hapishaneye dönüştürülen Merkez Komutanlığı‘nın arkasında Dil Okulu‘nda tutuklu olduğumuz sırada, adını söylemeyeyim, genç Diyarbakır milletvekillerimizden birisini getirdiler. Geldi içeriye, beni gördü. Oğuzhan Ağabey, "Elini öpeceğim" dedi. "Hayrola" dedim. Müsaade etmedim. Yok ağabey, "Yemin ettim. Sen olmasaydın, birçokların hali, öbürlerinin haline benzeyecekti. O zaman aleyhinde, biz sana kızıyorduk. Ama şimdi elini öpeceğim" dedi. Yemin ettim dediği için de zorla elimi öptü.

Biz bütün gücümüzle bu gençlerimizi koruduk. Şiddete bulaştırmadık. Cihadın Allah yolunda, ahlaki ve manevi değerlere bağlı olma yolunda fikri mücadele olduğunu öğrettik. Cihat, cehd kelimesinden geliyor. Yani bütün gücüyle çalışma manasındadır. Onun için Mücahit dediğin zaman, silahlı adam değildir. Mücahit, bütün gücüyle iyi güzel, doğru haklı olduğunuz şeyi karşıdaki insana anlatan insandır. O kadar. Halbuki, silahlı mücadele Kur‘an-ı Kerim‘de bildiriliyor. Onun adı mukateledir. Cihat başka şeydir, mukatele başka şeydir. Biz bunu Milli Görüşçü topluma, böyle ortaya koyup anlatınca insanlarımız şiddetten uzaklaştılar. Ve ondan sonra büyük başarılar meydana geldi, Allah‘a şükür.

SİYONİZMİ BÜTÜN DÜNYAYA GÖSTERDİ

Hoca, ciddi bir ilim adamıdır. Ortaya koyduğu şeyler, hayali veya iddia değil gerçeklerdir. Bu gerçekleri önce kendisi görüp sonra topluma da gayet ustaca yavaş yavaş anlatarak, şu anda dünyada yaşanan bütün bu zulümlerin, Siyonizm‘in başının altından çıktığını gösterdi.

Herkes, ABD‘yi görüyor. Pentagon‘daki hâkimiyet, Yahudi asıllı Siyonistler‘indir. CIA‘daki hâkimiyet da aynı şekildedir.

ABD‘nin ekonomisi ve Merkez Bankası, 30 küsur Siyonist asıllı ailenindir. Bütün dünyaya hâkim olmuş bu topluluk, İslam ülkelerini sömürge haline getirmek için, 1897‘de Basell‘deki kongrede aldıkları karar gereği bu uygulamayı yapıyorlar.

Dışarıdan gören insanlar, efendim siz her şeyin altında Siyonizm arıyorsunuz diyor ya. Bunlar, saf insanlardır. ABD ekonomisi, bütün think-tank kuruluşları ve medyanın büyük çoğunluğu bunların hakimiyetinde.

Hoca, bunları bütün dünyaya öğretti. Hocanın büyüklüğü işte; hiç bilinmeyen bir şeyi, insanlığa bu zulmü kimin yaptığını, dünyaya öğreten insan olmasıdır. Çok büyük, hizmet etti. Allah rahmet eylesin.

BÜYÜK DEVLET ADAMIYDI

Üç milyon kişi tesadüfen o cenazeye gelmedi. Hayatta iken, fikirlerine ve inançlarına karşı, hatta düşman bile olanlar insanlığı gördüler.

Mesela 28 Şubat‘ta; Hoca‘nın bu hale gelmesine sebep olan işleri yapanlar, "Büyük devlet adamıydı. Takdirle anıyoruz" diye mesaj yayınladı.

Bu, Hoca‘nın insani değerlerinden dolayıdır.

Birinci Ordu Komutanı, Generallerle birlikte cenaze namazına iştirak etti. Bunlar çok önemli şeylerdir. Hepsi Hoca‘nın ahlaki ve manevi değerlere bu kadar saygılı ve bağlı olmasının neticesidir. Herkese iyilik etti. Kimseye kötülük yapmadı. Ama inançlarından hiç taviz vermedi. Bütün gücüyle mücadele etti.

O nedenle de, bütün İslam âleminde ‘Mücahit Erbakan‘ diye tanınır. Gençler slogan atarken, her zaman ‘Mücahit Erbakan‘ diye slogan atarlar. Allah yolunda büyük bir cihadı, bütün ömrünce yaptı. Ömrünün sonuna kadar da o halde yaşadı ve Hakk‘ın rahmetine kavuştu.

Birçok şeyi, önce benimle konuşurdu. Refah Partisi‘ni kapattılar. Grup Başkanı odasındayız. Birçok şeyi benimle paylaşırdı. Ben sanki acele eder gibi, "Hocam basın toplantısı yapıp, taraftarlarımızı sükûnete davet etmeliyiz" dedim.

"Tabi Oğuzhan yapacağım. Önce arkadaşlarla istişare edelim" dedi. Ve arkadaşları çağırdı. Sonra Meclis‘te mükemmel bir şekilde bunun hiç önemli olmadığını, bir toplum hayatında noktasal bir işlem olduğunu, aynı gayretle ve aynı inançla devam edileceğini söyledi.

Ondan sonra hiç kimse, şiddete yönelik hiçbir şey yapmadı. Bu büyük adamların yapabileceği bir şeydir. Diğer partilere azıcık bir şey oluyor, yıkarız, ederiz diyorlar. Ortalığı darmadağın etmeye çalışıyorlar.

Bu mükemmel insan, davranışını her zaman göstermiştir. Bu davranışı dolayısıyla da kimsenin burnunu kanatmamıştır.

Bizim dört tane partimizi kapattılar. Partinin aklı başında insanlarının yanında bir takım militan davranışlara heves edenleri olur. Bu tabi bir şeydir. Milyonlarca insan, arasında bir takım gençler şiddete meyledebilir. Ama onları öyle yönlendirirdi ki.

Bu eğitimleri öyle yapardık biz ve bu şekilde yönlendirilen insanlar da; "Katiyen şiddete prim vermezler, mücadeleye devam ederiz" derler.

Nitekim, devam da ettik. Bizden sonra kurulan, tek başına iktidara gelen partiler, yok oldu gitti. Biz aynı mücadelemize devam ediyoruz. Varlığımızı sürdürebiliyoruz elhamdülillah.

Oğuzhan Asiltürk

(Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı)

Muhabir: Haber Merkezi