Aliya, Sırp Ordusunun kontrolündeki havaalanından kalkan bir uçakla hiçbir sonuca varılamayacak görüşmelerde bulunmak üzere Lizbon‘a gitmişti. 2 Mayıs‘ta ise Bosna‘da neler olup bittiğinden habersiz olarak Bosna‘ya dönme kararı almıştı. Habersiz olduğu şey ise; o gün Karadziç komutasındaki Sırp askeri güçlerince bir sokak savaşının başlatılmış olmasıydı.
1990‘ların başına gelindiğinde Yugoslav topraklarında politik karmaşa had safhaya ulaşmıştı. Bosna‘daki seçimlerde Aliya‘nın partisi SDA (Stranka Demokratciya Aksiya) birinci çıktı ve Aliya İzzetbegoviç uzlaşma ile cumhurbaşkanı seçildi. Fakat 1992 yılında Yugoslavya‘dan ayrılmak isteyen devletler arasında çıkan çatışmalar giderek işleri içinden çıkılmaz bir hale getirmişti.. Aliya İzzetbegoviç savaş çıkmasın diye elinden geleni yapmıştır ancak sonuç olumsuzdur. "Bu yüzyılda modern Avrupa‘nın ortasında böyle bir savaşa izin vermezler diye düşünmüştüm ama yanılmışım" diyordu Aliya.
Bir cumhurbaşkanının esir edilişi
Aliya, Sırp Ordusunun kontrolündeki havaalanından kalkan bir uçakla hiçbir sonuca varılamayacak görüşmelerde bulunmak üzere Lizbon‘a gitmişti. 2 Mayıs‘ta ise, Bosna‘da neler olup bittiğinden habersiz olarak Bosna‘ya dönme kararı almıştı. Habersiz olduğu şey ise; O gün Karadziç komutasındaki Sırp askeri güçlerince bir sokak savaşının başlatılmış olmasıydı. Aliya hatıratında o anı şöyle anlatıyor: "Akşamın erken saatlerinde Saraybosna‘ya indik. Etrafta birtakım üniformalı askerler vardı fakat bunlar Birleşmiş Milletler askerlerine falan benzemiyordu. Bunlar olsa olsa Karadziç‘in komutasındaki Sırp askerleri olabilirdi. Bize havaalanının yönetici odasına gitmemiz gerektiği söylendi. Askerlerin davranışları, bana tutuklu olduğumuz anlatmaya yetti. (...) Bize müzakereler için Lukavica‘ya gitmemiz gerektiği söylendi. Reddettim, bunun üzerine zor kullanma tehdidinde bulundular. İşleri nasıl idare edeceklerini bilmiyorlardı, Ofise girip çıkıyorlardı, bunu istişare için yaptıkları açıktı.
O esnada masanın üzerindeki telefon çaldı. Oda da bizden başka tek bir asker vardı, Kızım tereddüt etmeden ahizeyi kaldırdı ve hattın diğer ucundaki kişiye -uçuşlar hakkında bilgi edinmek isteyen bir kadındı- Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç‘in havaalanı binasında hapis tutulduğunu söyledi. Asker ise ya bunu yapmak istemediği, ya cesareti olmadığı, ya da sadece ne yapacağını bilmediğinden dolayı tepki göstermedi. Telefon az sonra yeniden çaldı. Bu kez telefona bizzat ben cevap verdim. Hattın diğer ucunda Saraybosna televizyonundan Senad Hadzifeyzovic vardı..."
BM yalnızca izledi
Bu telefon görüşmesi canlı yayında Saraybosna televizyonunda gerçekleşiyordu. Televizyon spikeri bir ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanının paramiliter gruplar tarafından esir edilmesinin "kabul edilemez" olduğunu vurguluyor Aliya ise bunun Birleşmiş Milletler Gücünün barışı ve düzeni sağlamakla görevlendirilmiş olduğu bir ülkede cereyan ettiğini söylüyordu. Bir sonraki güne kadar Aliya‘nın esareti devam etti. Fakat bu gün içerisinde Aliya‘nın oğlu Bakir ve bir grup Boşnak General‘in girişimiyle bir çok Sırp subayı ve generali esir alınmıştı. 3 Mayıs günü Boşnaklar mübadele teklif ettiler, zaten artan uluslar arası baskı da bunu gerektiriyordu. Aliya bir UNPROFOR zırhlı aracı ile getirildi. Değişim yapıldı...
26 Haziran 1992‘de Boşnak halkı savaşa girdi ancak tablo hiç de iç açıcı değildi. Bir yanda Avrupa‘nın en güçlü 4. ordusu, öbür yanda silahı bile olmayan Boşnaklar.
Bosna mezalimine doğru
1991 yılına gelindiğinde Yugoslav ordusu Sırpları silahlandırmaya başlamıştı. Muz taşıdığını söyleyen bir tır konvoyunu durduran Boşnaklar tırların büyüklü küçüklü silahlarla dolu olduğunu gördüler. Silahlar ise sivil Sırplara gidiyordu. Rivayetlere göre Ordu, o günlerde SDS militanlarına 51. 900 adet hafif, 17.300 adet de ağır silah dağıtmıştı. Bu esnada Miloseviç ve Tujman‘ın Bosna‘yı parçalamak içim bir anlaşma yaptığı iddiaları da kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı.
"Zorla yaratılan bu duruma direnip direnmeme konusunda ikilem içindeydik. Mücadele mi edecektik yoksa olanı biteni kabul mu edecektik? Aylar geçtikçe tartışmalar hararetleniyordu. Biz Boşnaklar muhtemel bir savaştan kaçınabilmek için elimizden gelen her şeyi yaptık. Yalnızca Saraybosna‘da Yugoslav Ordusuna ait sekiz karakol vardı o zamanlar. Ve Yugoslav Ordusu bütünüyle Sırpların kontrolündeydi... Saraybosna asker doluydu." diyordu Aliya.
Bosna Ordusu kuruluyor
Boşnaklar o günlerde, daha sonraları Bosna Hersek ordusuna dönüşecek Ulusal Savunma Konseyini kurdular. 1992 yılında Yugoslav ordusu Hırvatistan‘dan Bosna‘ya çekildi. Ordunun gelişi felaketin yaklaştığının göstergesiydi. İşler iyice karışıyordu. Ülkeyi bölmek isteyen Sırplar, 9 0cak 1992‘de bir otonom bölgesi kurduklarını açıkladılar. Bundan bir hafta sonra ise Avrupa Birliği Slovenya ve Hırvatistan‘ın bağımsızlıklarını kabul etti.
Bosna ve Makedonya‘nın bağımsızlıklarının ise yapılacak bir referandumun sonucuyla kabul edilebileceğini açıkladı. Her ne kadar bunun bir çifte Standard olduğu aşikârsa da, Bosna Parlamentosu, mecburen, bir referandum yapma kararı aldı. Bosna Sırpları, referandumu boykot edeceklerini açıkladılar. Halkın katılımın düşürüp referandumu geçersiz kılmayı düşünüyorlardı. Bunun için de Bosna sokaklarına kendilerince barikatlar kurup insanlara kimlik sormaya ve nereden gelip nereye gittiklerini sorgulamaya başladılar. Kendi ülkelerini işgal ediyor gibiydiler. Referandum; 28 Şubat- 1 Mart tarihleri arasında yapıldı. Halkın % 66‘sı referanduma katılmış ve katılanların % 99‘u da "evet" demişti. Avrupa Birliği ve Amerika, Bosna- Hersek‘in bağımsızlığını hemen tanıdı fakat SDS Lideri Radovan Karadziç Bosna- Hersek‘i tanımadıklarını açıkladı ve Republika Sırpsaka‘nın kurulduğunu ilan ettiler. Yugoslav ordusunun başlattığı saldırılara, silahlanan sivil Çetnikler de eklenmiş ve Çetnikler artık köyleri basmaya başlamıştı. 21. Yüzyılda Avrupa‘nın ortasında bir başkent kuşatma altındaydı ve Saraybosna‘da insan avı vardı... Ne ilginçtir ki ilk kurşunlar bizzat SDS Parti binasından atılmaya başlamıştı. Savaşa savunmasız ve silahsız yakalanan Boşnaklar saklanıyorlardı ve yapabilecekleri başka da bir şey yoktu. Çünkü mukavemet edebilecekleri teçhizatları yoktu. Ağır bir bombardıman altındaki bir Avrupa Başkenti Dünya‘dan tamamıyla kopmuştu.
BM Toplama Kamplarını görmedi
Aliya‘yı esir alıp ellerine yüzlerine bulaştırdıktan sonra saklayacak bir şeyleri kalmamıştı. Artık, Bosna‘yı çevreleyen dağlardaki Çetnikler General Ratko Mladiç‘in emirleriyle ölüm kusuyordu. Bu büyük orduya karşı Bosna silahsızdı çünkü Birleşmiş Milletler bir eşitliğin gereği olarak her iki ülkeye de Eylül 1991‘de silah ambargosu uygulamıştı. Boşnaklar da Sırplar da silah alamıyordu. Bu uygulamayla dünyaya "savaşı engellemeye çalıştık" diyeceğini zanneden Birleşmiş Milletler herhalde Yugoslav Ordusunun Avrupa‘nın en büyük dördüncüsü ordusu olduğunu bilmiyordu.
Savaşın ilan edilişi
Ne ilginçtir ki Mladiç; çocukluğunun geçtiği evin bile yerle bir edilmesinin gerektiğini söylüyor ve çocukluk hatıralarını bombalattırarak belki de bir canavar olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Tüm dünyanın gözü önünde süren savaşa kimse müdahale etmiyordu... Aliya; "Bosna‘da bir savaşın olduğunu kabullenmemiz neredeyse yetmiş gün sürdü." diyordu çünkü onlar Avrupa‘ya, Batı‘ya ve onların vazettikleri içi boş kelimeler inanmışlardı.
20 Haziran 1992‘ye gelindiğinde bu savaşın sona ermeyeceğini anlayan Aliya parlamentoya gitti ve Meclisi feshedip savaş haline girdiklerini ilan ederek Başkomutan unvanıyla bütün yetkileri üstlendiğini açıkladı.
Avrupa‘nın dördüncü büyük ordusuna karşı ordusuz ve silahsız direnmeye çalışan Bosna‘da, Cumhurbaşkanlığı, 26 Haziran 1992 tarihinde bir bildiri yayımladı. Yayımlanan bildirge şöyle idi: "Bütün Bosna- Hersek vatandaşları Bosna‘nın müdafaası için askeri birliklere katılmalıdır. Tarihte barışla sonuçlanmayan hiçbir savaş yoktur. Barış ne kadar erken gelirse yıkım o kadar az olacaktır ve daha az insan ölecektir. Cumhurbaşkanlığı barış görüşmelerini sürdürecektir. Fakat asla parçalanmış bir Bosna kabul edilmeyecektir."
Savaş devam ediyordu... Bu arada, BM‘nin kontrolündeki Saraybosna havalimanından Bosna‘ya gönderilen insani yardım malzemeleri -her nedense- Boşnaklara ulaşmıyordu.





