Batman Havaalanı‘nda Vahap Pay‘ beklerken aşırı sıcaktan gözlerimizi açamıyorduk. Ufka bakıyorduk.

Çok uçak iniş kalkışı olmayan bu havaalanına birazdan THY uçağı inecekti ve Vahap da gelecek ve ekip tamamlanmış olacaktı. Uçak mı gecikti, bizim mi sabrımız tükendi bilemiyorum, canımız iyice sıkılmaya başladı. Gözlerimiz ufuktaydı. Bir de baktım ufukta bir şey belirdi. "İşte" dedim, "Vahap‘ın uçağı geldi. Bekledik bekledik, gördüğümüz şey havaalanına inmemiş, aksine yeni kalkmış. Tam üstümüzden geçerken bunun bir Heron olduğunu anladık. Bilindiği gibi Batman Heronların üs merkezi. Fotoğrafını çekmek istedik ama çekemedik. Bu bölgelerde maalesef hala böyle hassas davranılması gereken konular ve yerler oluyor ve doğal davranışlarımız arasında aldığımız böyle bir uyarı göğsümüze bir yumruk yemiş gibi etki ediyordu. Ve işte Vahap da gelmiş, orada bizi arıyordu. Batman Havaalanı zaten ufacık bir baraka görünümünde. Sarılıyor, kucaklaşıyoruz, çocuğunun durumunu tekrar soruyoruz.

Şimdi doğru, Batman şehir merkezine

Batman daha önce hayal ettiğim gibi değil. Modern bir kent. Modern binaları, upuzun, geniş ve düzenli caddeleri, zengin dükkânları, mağazaları, bedestenleri ile cıvıl cıvıl bir kent. Şık mağazalar, dükkânlar, lokantalar, pastaneler, kafeteryalar, oteller... Şehirde "yok" yok. Herkes işinde gücünde.

Sevgili komşumuz Hüseyin Damar‘ın kardeşinin dükkânına gittik hep birlikte. Rıdvan Damar tıpkı ağabeyi Hüseyin. Hele konuşması aynısının tıpkısı. Bizi sımsıcak karşıladı. Çaylarımızı söyledi. Oradan ağabeyi Hüseyin Damar‘ı aradık ve kardeşinin yanında olduğumuzu söyledik. Arkadaşlar Siirt fıstığı aldılar ve akşama buluşmak üzere ayrıldık. Caddeleri yürüyerek geçtik, fotoğraflar çektik. En çok ilgimi çeken yine meyan şerbetçileri; ama tekrar denemeye hiç cesaretim yok. Arkadaşlar da öyle. Mücahit‘in aldığı Siirt fıstıklarını uygun bir yerde ayıklayacağımızı ummuştum ama yanılmışım. Fıstıkları bir daha ne gören oldu, ne de duyan... Gidiş o gidiş... Meğer evlerine götürmek için almışlarmış fıstıkları.

Önce otel araştırdık ve karar verdik.  Otel işini hallettikten sonra yürüyerek bir lokantaya gittik. Metin Pay‘ın önceden bildiği ve hedef olarak planladığı Çömçe‘de nefis bir akşam yemeği yedik. Ben bir buçuk karışık kebap söyledim; ama buralarda lokantalarda yemek öncesi soğuk yiyecek olarak gelen yoğurtlu buğday çorbası, acıka, salata ve saire zaten insanı doyuruyor. Üzerine bir buçuk da karışık kebap alınca fazla oluyor. Üstüne üslük yediklerimizi sindirebilmek için ve sıcağın da etkisiyle içilen çaylar, maden suları...

Akşama Rıdvan Damar bizi öğretmenevinin çay bahçesinde buldu ve sohbet ettik. Sora da ısrarla bizi Yavuzlar Pastanesi‘ne dondurma yemeye götürdü. Amanallahım! Oldum saman balyası gibi. "Çok yedik" demek yetersiz kalıyor. Aşırı çok yedik ve kâbuslu bir gece geçirdim. Midemi de üşütmüşüm. En az üç gün boyunca mide ekşimesi çektim. Kısacası sevgili okuyucular, sizin anlayacağınız boğazımızla başımız dertte!

Sabah otelde kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan kalktık, yola girdik, bizim ağalar öncelikle doğru pastaneye gittiler ve börekle tekrar kahvaltı yaptılar. Neymiş efendim, otelin kahvaltısı iyi değildi. Hey gidi günler heyyyy!...  Ne günlere kaldık!...

Metin Pay‘ın buralarda öğretmenlik yaptığı zamanlar oturduğu apartmanı gördük dışarıdan ve yola koyulduk.

Hasan Keyf

Ulusu Barajı‘nın ilk projelenme zamanlarından beri çeşitli gazetelerde Hasankeyf‘i kurtarmak üzerine yazılar, fotoğraflar görmüş ve Hasankeyf‘i hep merak etmişimdir. Şimdi Ulusu Barajı‘nın su toplama aşamasına gelindiği sıralar gelip görmek nasip oldu.  Fotoğraflar çeke çeke ilerliyoruz Hasankeyf‘e doğru. Çocukluktan kalma hayallerimizin coştuğu bir masal dünyasına doğru yol alır gibiyiz. Ve işte karşımızda yöreye özgü minareleri, antik köprünün ayakları ve yeni köprü, dağlara oyulmuş mağara görünümlü barınaklar, Zeynel Bey türbesi ve külliye kalıntıları... Gördüğümüz her açıyı fotoğrafla tespit etmeye çalışıyoruz. Bu ziyaretin tekrarı yok çünkü. Beri dağın eteğinde Hasankeyf‘in taşınacağı yeni yerleşim alanının temelleri kazınmış bile. M.Ö.5000 yıllarına kadar uzanan bir geçmişi var bu yerleşim yerinin. Nehrin suladığı bereketli topraklar, arkada uzanan sıra dağların sağladığı doğal savunma yapısı ile birçok geçmiş medeniyete ev sahipliği yapmış. Buralara sahip olan her millet burada tarihi izler bırakmış.  Köprüyle, minarelerle, kalelerle ilgili birçok menkıbe anlatılır olmuş burada.

Bizden yaklaşık bir ay kadar önce buraları ziyaret eden Dr. İsmail Pehlivan, Yaşar Ellialtı ve arkadaşları "Kale" diye adlandırılan, şehrin en üst zirvesine çıkmışlar. Oraya çıkmak hayli de yorucu ve zormuş. Ancak yakın bir zamanda orada bir kaya kayması olmuş, bazı insanlar yaralanmış, bir kişi de ölmüş. Onun için Siirt valisi zirveye tırmanmayı ve nehrin kenarına inmeyi yasaklamış. Biz de yasak olmayan öteki zirveye çıktık, oradan fotoğraflar çektik, Hasankeyfli delikanlılardan bilgiler aldık... Hasankeyf tek kelimeyle görmeye değer bir yer. Arkadaşımız Metin Pay burada yaklaşık bir yıl öğretmenlik yapmış. Onun çalıştığı 60.Yıl İlköğretim Okulu‘na uğradık. Orada bizi müdür yardımcısı Turan Kahraman kabul etti, bize çay ve meşrubat ikram etti. Bu okul ziyaretimizle birlikte Hasankeyf‘e veda ettik. Hasankeyf‘ten ayrıldık. Bu ayrılık başka ayrılıklara benzemiyordu. Gezdiğimiz ve gördüğümüz öteki şehirleri tekrar gelip görebilirdik; ama gelecek yıl Ilısu Barajı‘nın su toplamaya başlayacağını, buraların tamamen sular altında kalacağını üzülerek öğrendik.

Gerçüş‘ü geçtikten sonra engin ovalara bakan manzaralarıyla yüksek bir dağa sardı yolumuz. Ayrancı Geçidiydi burası. Ve tabii ki ayranı meşhurdu. Ayrancı Geçidi‘ndeki ayrancıda ayran içmemek olmaz elbet. Herkes bir bardak içti, ben iki bardak. Bir de yanında iki tane ev yapımı közleme yedim, söylemsi ayıp! Usta şoförümüz Rıdvan Turan benim bu iştahıma takmış vaziyette. Ama umursayan kim. Gezdiğimiz gördüğümüz yerlerdeki yiyecek ve içecekleri tatmak istiyorduk, o kadar!

Muhabir: Haber Merkezi