Aksaray/Haseki‘de mütevazi bir apartman dairesi.. Burası, 2011 milletvekili seçimlerine gidilirken belki de en çok konuşulan/konuşulacak ‘Başörtülü kadın aday yoksa, oy da yok‘ adlı kampanyanın yürütüldüğü merkez. Yağmurlu bir İstanbul akşamında foto muhabiri Süleyman‘la birlikte dairenin zilini çaldığımızda önce kalabalık bir kadın topluluğu ile karşılaşıyoruz.
Ancak iki dakika sonra iki başörtülü kadından başkası kalmıyor. İşte o kadınlardan biri Neslihan Akbulut. Akbulut sözünü ettiğim kampanyanın sözcülerinden. Neslihan Akbulut‘a herşeyi sorduk. Asıl merakım kampanyaya önce Ali Bulaç, ardından Başbakan Erdoğan‘ın olumsuz yaklaşım sergilemelerine cevabıydı. Neslihan Akbulut tüm soruları açık yüreklilikle cevapladı ve ortaya şöyle bir röportaj çıktı.
AKDER Genel Sekreteri Neslihan Akbulut:
Başörtülü milletvekili için tüm şartlar müsait
-Neslihan Akbulut kimdir?
1982 İstanbul doğumluyum. Eyüp İmam Hatip Lisesi‘nden mezun oldum. Daha sonra Bilgi Üniversitesi‘nde Sosyoloji Lisans eğitimimi tamamladım. Bu iki süreçte de başörtüsü yasağıyla karşılaştığım için sonraki süreçte yurtdışına gittim. İsveç‘te siyaset sosyolojisi alanında yüksek lisansımı tamamladım. Orada uzmanlığımı tamamladım. Bu yasakla da mücadele etmek için Türkiye‘ye döndüm. 4 yıldır Ak-Der‘in Genel Sekreterliği‘ni yürütüyorum. Başörtülü Milletvekili İstiyoruz Kampanyası‘nın da sözcülerindenim.
-Herkes şunu konuşuyor, soruyor; neden böyle bir kampanya? Neden böyle bir zaman ve süreçte?
-Merve Kavakçı‘nın 1999‘da fiziksel güç kullanılarak Meclis Genel Kurulu‘ndan atılmasının ardından 10 yıldan fazla bir zaman geçti. Aslında hukuki olmayan, mevzuatta olmayan bir yasak kaba kuvvet kullanılarak bir içtihata dönüştü. 10 yıldır 2 tane genel seçim, 2 tane yerel seçim geçirdik biz, bu süreçte başörtülü hanımların sandık başlarında bile görev almaları yasaklandı. Yüksek Seçim Kurulu‘nun Kararıyla nüfusun yüzde 60‘ından fazlasını oluşturan kadınlar olarak seçimlerdeki tek fonksiyonumuz seçimlerde sadece oy kullanmak olarak kılındı. Bu ilke içinde temsili demokrasileri olan ülkeler için çok ciddi bir krizdir. Ama Türkiye‘de biz bu durumdan hiç bahsetmez olduk. Merve Kavakçı‘nın Meclis‘ten atılmasının ardından köprünün altından çok sular aktı. 10 yıl önceki şartlar şu anda haiz değil.
Hukuksal anlamda başörtüsü yasağı yok
-Sizce hukuksal anlamda bir başörtüsü yasağı var mı ?
-Hukuksal anlamda yok. Öncelikle anayasada içinde başörtüsü geçen yasaklayıcı hiçbir madde yok. Aslına bakarsanız demokrasilerde böyle bir kanun maddesi yapılamaz. Bizim anayasamızda sadece başörtüsü değil herhangi bir kılık kıyafetle ilgili yasaklayıcı hüküm var mı? Ancak devrim kanunlarında sarık, cüppe gibi Osmanlı dönemine ait kıyafetler zikredilir. Bunların arasında başörtüsü zaten yoktur.
-Anayasa Mahkemesi‘nin içtihatlarında var deniyor...
-Evet dediğiniz gibi Anayasa Mahkemesi‘nin içtihatlarıyla oluşturulmaya çalışılan yasak olduğu, mahkeme kararlarıyla uygulanmaya çalışıldı, çeşitli anayasa maddeleri aşırı yorumlandı. Hiçbir anayasa maddesi yasaklama yönünde yorumlanamaz. Buradan yola çıkarak her şey yasaklanabilir. Yarın yeşil pantolon ve kırmızı kazak da yasaklanabilir. Nasıl ki bunlar yasaklanamıyorsa maddeler de dar anlamıyla özgürlüklere referans verilerek anlaşılması gerekir.
-Siz neden başörtülü milletvekili seçilmesini istiyorsunuz?
-Çünkü başörtülü kadınların Merve Kavakçı örneğinde olduğu gibi siyasal sistemden dışlanmaları söz konusu. Dışlanan her topluluk gibi aslında bu kadınlar da temsiliyet hakkını geri istiyorlar. Bu kadar açık ve net bir talep bu.
-Bunu öncelikle bir insan hakkı olarak mı görüyorsunuz?
-Evet bunu bir insan hakkı olarak görüyoruz. Bir vatandaşlık hakkı olarak görüyoruz. Ve bu hakkımızı talep ediyoruz. Biz sadece bir oy potansiyeli olan halk kitleleri değiliz. Aynı zamanda seçilme hakkımız da var.
Başbakan Erdoğan siyasal yaklaşımda bulundu
-Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sizin ‘Başörtülü aday yoksa oy da yok‘ kampanyanız hakkında ‘yakışıksız‘ nitelemesinde bulundu. Başbakan‘ın eşi ve kızları da örtülü ve geldiği gelenek de belli. Neden böyle bir çıkış yaptı sizce? Bu konudaki yorumunuz nedir?
- Aynı gün aynı konuşma içinde Başbakan kendi gelininin mağduriyetinden bahsetti. Başörtülü olduğu için dedi vize verilmedi. Ama dedi Başbakan‘ın gelini olduğu anlaşılınca özür dilendi. Aynı şekilde bizim Ak-Der üyesi arkadaşlara da kulaklarını göstermedikleri gerekçesiyle ABD Büyükelçiliği‘nden vize verilmediği oldu. Bu sadece Başbakanın gelininin başına gelen de bir şey değil. Başbakan aslında orada bir sorunu dillendirdi. Arkasından da bu sorunu aşmaya çalışan bir kampanya hakkında yakışıksız nitelemesinde bulundu. Ben Başbakan Erdoğan‘ın bu açıklamasını çok vahim bir açıklama olarak görüyorum. Bir yandan hem bu soruna değineceksiniz, öte yandan bu sorun aşmaya yönelik toplumdan gelen talebe yakışıksız diyeceksiniz. Bu siyasal bir yaklaşım.
-Siyasal yaklaşım derken..
-Bu kampanyada bizim elimizde olan tek bir kozumuz vardı o da oy. Bugüne kadar başörtülü kadınlar dediğim gibi bir oy deposu, potansiyeli olarak görüldü. Biz de doğal olarak elimizde olan şeyi masaya koyabiliriz. Biz dedik ki başörtülü aday yoksa oy da yok. Tabi ‘oy da yok‘ kısmı siyasi partileri ilgilendirdi. Çünkü başörtüsü kısmı zaten her zaman bir kenarda olan bir sorun. Dursun orada biz bir şeyler yapalım. Bebek adımlarıyla bu sorunu aşmaya çalışalım. Maalesef Türkiye‘ye böyle bir zihniyet hakim. Yaptığımız her şeyde ses çıkarmayın parti kapatılır, aman şunu yapmayalım farklı anlaşılır diye hep böyle biz on yıllardır haklarımızı erteledik. Bu anlamda siyasal yaklaşım diyorum. ‘Oy yok‘ deyince böyle oldu.
-Bu mu kızdırmış olabilir Tayyip beyi?
-Birçok kesimden olduğu gibi bu alanda eleştiri aldığımızı düşünüyoruz. Yoksa başörtüsü gibi başörtüsü yasağından dolayı dile getiren bir insandan başörtülü milletvekili talebini yakışıksız olduğunu duymak bence mümkün olmaması gerekir. Oy yok kısmı belki kendisini rahatsız etti. Ama her halükarda bu toplumdan gelen bir talep idi. Bunu yakışıksız olarak nitelemek yakışıksız. Ben uzun süredir şunu hissediyorum; lise öğrencisi iken bile daha sonra master programını tamamlamış bir kadın olarak kendimi hep dışlanmış hissettim. Ve kendimi her kesim tarafından dışlanmış hissettim. Sadece yasakçılar tarafından da değil. Bu açıklamayı duyduğumda da benzer duyguları hissettim. Biz bu bariyeri aşmaya çalışan sembolik de olsa bir adım atmaya çalışıyoruz. Ve bu ülkenin her kesimini temsil eden, temsil etme iddiasında olan Başbakan çıkıp ‘bu yakışıksız bir kampanya‘ diyor. Bu nitelemeden sonra dışlanmışlık hissimiz pekişti.
Başörtülüler Türkiye‘de ikinci sınıf vatandaş
-Bu güne kadar hep dışlandık dediniz. Birkaç örnek verebilir misiniz?
-Ben yurtdışında uzmanlığımı aldım. Yurtdışında devam etse idim çok rahatlıkla asistan olabilirdim. Bu şartlara da haizim. Yabancı dilim de var. Diploma notlarımın hepsi yüksek, başarılı. Türkiye‘ye geldiğim günden itibaren eğitimim alanında kurumsal anlamda bir iş bulamadım. Başvurmaktan çekinmedim hep şunu söyledim; ben başvurayım, üzerime düşeni yapayım, eğer başörtüm sorun olacaksa onlar bana söylesinler bunu. Başörtülüsünüz, sizi alamıyoruz desinler. Bununla birçok kurumla karşılaştım. Öncelikli hedefim akademisyen olmaktı. Hiçbir şekilde mümkün olmadı. Başörtülü akademisyen niye yok? Akademiden vazgeçtiğiniz durumda kurumsal işlere bakıyorsunuz. Kurumsal işlerde de ya düşük bir ücrete razı oluyorsunuz, ya pozisyonunuzu düşük tutuyorsunuz veya kurum dışında kalıyorsunuz. Ben şu anda bir sivil toplum kuruluşunun sekreterliğini yapıyorum. Ben kendimi şanslı azınlıktan biri olarak görüyorum. Ama mesela kendi uzmanlık alanımda çalışamıyorum.
-Peki sizce başörtülüler Türkiye‘de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor mu? Faraza, diyelim ki kırmızı ışıkta durmayan biri açık diğeri örtülü iki kadına farklı muamele ediliyor mu, sizce?
-Bu yasak çok konjoktürel bir yasaktı. Bir kanun maddesine istinaden uygulanmadığı için çok keyfi yürüyen bir durum. Sizin söylediğiniz durum şu açıdan farklılık gösteriyor. Bir kurumda kimle karşılaştığınıza göre muamele görebiliyorsunuz. Bunu hissettiğimiz pek çok kurum oluyor. Biz o kurumdaki yetkililerin inisiyatifine bırakılmış insanlarız. O kurumdaki yetkili başörtüsüne düşmansa başörtülülere düşmanca tavır içine girebiliyor. Dava da açamıyorum, açsam da kaybediyorum. Biz kurum gereği bu tarz başvuruları alıyoruz, yani en bariz başvurularda dahi, mesela en son Konya‘da böyle bir olay oldu. Doktorlar üzerinden yalan haber yapıldı, doktorlar mahkemeye gitti, Mahkeme dedi ki, "Böyle çağdışı bir kıyafetle doktorluk mesleğini icra ediyorsanız hakarete alışık olmanız gerekiyor." Bu mahkeme böyle bir kararla sonuçlandı. Hakkınızda yalan haber yapılıyor, hakkınızı bile talep edemiyorsunuz. Bizler kurumdaki insanların inisiyatifine bırakılmış ortada kalmış vatandaşlarız. Buna ikinci sınıf vatandaşlık diyorsanız evet başörtülüler bu ülkede ikinci sınıf vatandaş.
-Kanunen bir yasak yok, hukuki bir engel sözkonusu değil, peki sizce başörtüsü sorunu Türkiye‘de ne zaman sona erer?
- Kesinlikle öncelikle kafalarda bitmesi gereken bir yasak bu. Bizim şöyle bir avantajımız var. Başörtüsü yasağı sorunu bir iktidar sorunu. Topluma neşet etmiş, topluma hakim böyle bir yasak yok. Türkiye‘de pek çok ailede başörtülü, başörtüsüz kardeş, arkadaş olabiliyor. Ana-kız, akraba olabiliyor. Toplumsal bir sorun değil başörtüsü. Yukardaki elitin arasında gerçekleşen bir sorun. Zaten baktığınızda sokakta gezerken ya da ev hanımı iseniz bir sorun taşımıyorsunuz, kimse size niye başınızı örtüyorsunuz diye sorgulamıyor. Ne zaman ki o bürokratik kademeleri atlamaya başlıyorsunuz, ben üniversite eğitimi alacağım, aldığım eğitim alanında çalışacağım, yüksek bir kariyer yapacağım diyorsunuz o zaman bu yasakla karşılaşıyorsunuz.
Ali Bulaç‘ın tavrı kınanası bir tavır
-Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç kampanyanıza ağır cümlelerle yüklendi, eleştirdi. Ne diyorsunuz?
-Ali Bulaç başta çok üstenci bir üslupla çok haksız ithamlarda bulundu kampanyaya yönelik. Daha sonra kendisi de geri adım attı. Ben böyle söylemek istememiştim de şöyle demek istemiştim demeye çalıştı. Üslubu şu açıdan yakışıksızdı; Zaten bize yasakçı kesimler baştan beri şunu söylüyordu, bu kadınlar kendi iradesiyle başını örtmüyor, bunlar bir hareket olarak ortaya çıktıysa mutlaka arkasında birileri vardır. Ali Bulaç aynı kampanyaya bakıyor ve bize "Ha, bunlar biraraya geldiyse bu kampanyanın arkasında birileri vardır" diyebiliyor. O zihniyetteki insanların bize yaptığını Ali Bulaç da yaptı. Bu çok kınanası bir tavırdı. Bu kınamayı da gördü. Belki kendi içine döndü. Haksız bir eleştiriydi.
-Sizin arkanızda gerçekten birileri var mı?
-Hayır, böyle birileri yok. 20-30 yıldır bu mücadeleyi veren kadınlar vardı. Bizler en doğal hakkımızı talep ettik. Bunun arkasında bir kuvvet aramak zaten başlı başına mantıksız bir tavırdır. Ben bir haksızlığa uğruyorum, hiçbir tavır göstermek aklıma gelmiyor, birileri gelip bana fısıldıyor ben de "Ha şimdi zamanı" diyorum. Böyle şey olur mu hiç? Böyle birşeyi beklemek saçmalık. En haksız olanını Ali Bulaç yaptı.
-Sizce TBMM‘de kaç başörtülü kadın milletvekili olmalı?
-Eğer tam bir temsilden bahsediyorsak Meclis‘in yarısının kadın, bu kadınların da yüzde 30-40‘ının başörtülü kadın milletvekili olması gerekiyor.
-Siz Türkiye‘de ne kadar bir kitleye hitap ediyorsunuz?
-Bu kampanya Ak-Der‘in tek başına yürüttüğü bir kampanya değil. Buluşan Kadınlar Platformu, 300‘e yakın Sivil Toplum Kuruluşu‘nun temsil edildiği bir platform. Bugün Başbakan bu kampanyayı yakışıksız olarak niteledi ama kendi teşkilatına baksın, en candan, fedakarâne çalışan yine başörtülü kadınlar. Bu kadınlar kendi partilerinde karar mekanizmalarının içinde hiçbir zaman yer alamayacaklarını bile bile bu çalışmaların içinde. Bu aslında böyle bir hissiyatın dile getirilmesidir.
-Peki seçimde ne yapacaksınız?
-Başörtülü kadın adaylara listelerinde yer veren partileri destekleyeceğiz. Özellikle Saadet Partisi başörtülü adayları gösterdi, bağımsız adaylarımız var. Ankara 2. Bölge‘den Aynur Bayram var. O‘nun adaylığı bence çok anlamlı. Bu işin acısını bizzat Meclis‘te çekmiş bir basın mensubu olarak aday oldu. AK Parti‘nin Antalya‘daki bir kadın milletvekili adayı "Seçilirsem gereğini yaparım, başımı açarım" diye bir demeç verdi. Biz bu davanın bu kadar sulandırılmasını da tahayyül edemiyoruz. Çünkü bu başörtüsü mücadelesine katkı sunan bir davranış biçimi değil aksine onu sulandıran bir tutum. Bu mücadeleyi baltalayan bir gelişme. Meclis‘e başörtülü bir kadın milletvekili girecekse ancak başını açarak girebilir zihniyeti çok kötü bir zihniyet. MHP‘de de benzer açıklama yapanlar oldu. Burada böyle başörtülü adaylar var biz de destekleyeceğiz gibi bir anlam çıkmasın. Bizim için önemli olan bu bariyeri aşma noktasında temsiliyet hakkı olan başörtülü adaylardı. Bu adaylar seçildikleri takdirde başlarını açacaklarını söylediler. Bence asıl yakışıksız tavır buydu. Asıl kınanması gereken tavır buydu. Kampanyamız açısından bu hiç de olumlu bir örnek değil. Yani sadece başörtülü aday göstermek değil, başörtülü olarak yasama faaliyetini yürütmek önemli olan.
Başörtüsünün Latife Hanım‘da kalması istendi
-Niye peki?
-Çünkü bu yasağın çok ciddi bir sınıfsal yönü var. O sınıf tabakalarını yukarı doğru aşmaya çalıştığınız anda önünüze bariyer olarak konulan bir yasak. Ne zaman ki pasiflikten sıyrılıp muktedir olmaya çaba gösterirseniz başörtüsü yasağı önünüze konuyor. Ben bu sorunla Halk Eğitimi‘nde de karşılaştım. Sadece örgün eğitimin sorunu da değil. Dikiş nakışta bile katkı vermeye başladığınızda bu bile sorun oluyor. Bu böyle bir yasak.
-Başörtülülere birileri ‘fazla ileri gitmeyin‘ mi diyor?
-Aynen öyle, yok olması gereken bir hayat tarzı olarak kodlandı.
-Ama Atatürk‘ün eşi Latife Hanım da başörtülüydü..
-Ama işte o Osmanlı‘nın bir geleneği idi ve Latife Hanım‘da kalması gereken oradan bu tarafa geçmemesi gereken bir giyim tarzıydı. Babaannelerimizde kalması gereken bir semboldü. Biliyorsunuz birçok yasakçı, "Benim de babaannem başörtülü idi" diyerek başlar. Babaannesi başörtülü olmasına rağmen kızı başörtülü olamazdı. Değişmesi gereken köhne bir anlayış olarak görülüyordu. Biz de dedik ki "Hayır, bu bizim dinimizin bir gereği". Eğer sorun eğitimi Batı‘da almaksa Batı‘da eğitim aldım. Bu benim dinimle ve vicdanımla ilgili bir mesele. Başörtüsü sorunu bu yönüyle son 80-90 yılın sorunu. Ama gündeme gelmesi başörtülü kadınların toplumsal taleplerle ortaya çıkmasından sonra oldu. O da 1960‘lara kadar iner.
Şimdi değilse ne zaman!
-Başörtülü milletvekili zamanı geldi ya da henüz zamanı değil türünden yaklaşımlara ne diyorsunuz?
-Bence tam zamanıydı. Ama aslında şöyle, hiçbir insan hakkının zamanını biçmek bizim haddimize değil, haşa. Bu bir temel haksa her zaman zamanıdır. Türkiye‘de bazı siyasal, askeri, hukuksal süreçler geçmesi gerekiyordu. Ve biz bu seçim döneminde bunun zamanının geldiğine inanıyoruz. Merve Kavakçı Meclis‘ten dışlandığında onu Meclis‘ten dışlayan kadroların dahi bugün başörtülü milletvekiline olumsuz bakmadığını görüyoruz. CHP bile diyor ki, "O dönemki tabloyu yaşatmayız." Tüsiad bile başörtüsünün anlamsız bir yasak olduğunu söylüyor. O dönem yasakçı olan siyasal, askeri ve öteki güç odakları günümüzde bu işin haksızlığını artık tescil ediyorlar. Liberal hatta soldan yazarlar bile bu kampanyayı çok olumlu bulup bu ülkede bu kadar başörtülü kadın varken neden temsilcileri olmasın dediler. Bundan daha uygun bir toplumsal koşul mümkün mü? Başörtülü milletvekili olması için daha ne olması lazım?
-Sizin bu anlatımınızdan yola çıkarsak, "toplumda konsensüs var" diyebilir miyiz? Eğer böyleyse bunu en iyi görebilecek siyasi Başbakan değil midir? Buna rağmen neden bu karşı duruş?
-Topluma herkes bakar farklı bir şey okur. Siyasal süreçler hepimizin gözü önündedir. 28 Şubat müdahalesiyle birlikte İslami kesimde öyle yoğun hassasiyetler oluştu ki, bu hassasiyetler kimi zaman doruğa çıkıyor. Aynen bizim kampanyamıza gösterilen tepki gibi. Kampanyamız belki de en çok mütedeyyin diyebileceğimiz insanlardan tepki aldı.
-Neden sizce?
-Bu işin zamanı mıdır diye. Kendilerini zaman tayin edebilecek zamanın efendisi konumunda gördüler. Bu hatalı bir konumdu. Kimse bunu tayin edemez. CHP de bunu tayin edemez, başkaları da. Ve maalesef bu mütedeyyin kesimler yasakçı kesimle aynı pozisyona düştüler. Ama biz sosyal siyasal süreçlere baktığımızda onlar gibi okumuyoruz bunu. Bu bizim en doğal talebimizdir diyoruz. Bu talebin yasağı savunan kesimde de bir karşılığının bulunduğunu görüyoruz. Bunun bir gerilim kaynağı olabileceği endişesi yaşanıyor. Ama aynı endişe Hayrünnisa Gül Çankaya‘ya çıkarken de vardı. Hem de daha ağır bir şekilde vardı. O eşti ama yine de kıyamet koptu.
Neslihan Akbulut, Merve Kavakçı‘ya adanan bu fotoğrafı yorumladı
Bu manzara çok çirkin bir manzara. Bir insan bariyeri var. Ve bu insan bariyeri halktan oy alarak seçilerek Meclis‘e gönderilmiş bir kadın üzerine gerçekleşen bir bariyer. Buradaki her bir vekilin ne kadar hakkı varsa Merve Kavakçı‘nın da o kadar hakkı vardı ama o hak zor kullanılarak engellendi. Şimdi burada hukuki bir durum gözünüze çarpıyor mu? Hukuki bir düzen mi bu? Merve Kavakçı diyelim ki hukuka aykırı bir şey yaptı. Ya da herhangi birimiz bir şey yaptık. Bunun herhalde bir yargı yolu var. Mahkemeye gidilir hak talep edilir. Şikayette bulunulur vb. Ama burada fiziksel olarak tehdit usulüyle Merve Kavakçı‘yı dışarı çıkardılar.
Hazırlayan: Adnan ÖKSÜZ
http://twitter.com/adnanoksuz



