Bir yanda hava trafiği regülatörleri ve hava sahasını kontrol eden ulus-devletler ve Avrupa Birliği, diğer yanda ise Uluslararası Havayolu Taşımacılığı Birliği (IATA) var.
Tabii bunun yanında bir de gittikleri mahalde mahsur kalan yüz binlerce insanın televizyon ekranlarına yansıyan mağduriyetleri. Onlardan birisi de bendim. 17 Nisan‘da dönmem gereken Brüksel‘den ancak 20 Nisan gecesi dönebildim. Burada kendi şahsi hikâyemi uzun uzun anlatacak değilim. Kül bulutu vakıasında küllerin altında kalan bence ulus-devletler ve Avrupa Birliği oldu...
Evet ulus-devlet sistemi ve AB bu volkanın külleri altında kaldı. Çoğu insan kül çilesinin yanına bir de vize çilesi yani ulus-devlet çilesi yaşadı. Ulus-devletlerin oluşturduğu "ülkesel" sınırların ve bunun neticesinde gelen vize şartının ne kadar gayr-i insani olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Dahası bu sınırlar her ne kadar "ülkesel" yani coğrafik ise de, doğa açısından hiçbir anlam ifade etmiyor...
Ulus-devlet sistemi ülkesel yapay sınırlarla kül bulutunun altında kaldı, ama AB ondan daha iyi bir sınav vermedi. Bunu derken IATA‘nın AB‘ye hava sahasının açılması yönündeki baskılarından bahsetmiyorum. AB sınıfta kaldı çünkü 19 Nisan tarihli AB Ulaştırma Bakanları toplantısının sonuç açıklamasında AB vatandaşı olmayan insanların alternatif yollarla evlerine dönmelerine ilişkin tek kelimelik bile bir değini yoktu. Yani AB bir kez daha modelinin aslında ulus-devlet olduğunu göstermiş oldu. Tek tek ulus-devlet sınırları yerine bir üst AB ülkesel sınırı yarattığını gösterdi. Bunu zaten sınır kontrolleri ve göçmen politikalarıyla yapıyordu, ama doğal bir felaket anında da esnemedi. Son sözüm, AB ulus-devletle kıyaslanınca daha açık ve beynelmilel bir yapıdır, ama gerçekten insani bir yapı olacaksa ulus-devleti model almaktan vazgeçmeli.





