Gündem

Varım çünkü sen de varsın

Varım çünkü sen de varsın

Abone Ol

Afrikalı bir yazar, "Af etmeyen Gelecek" adlı yapıtında, toplumun ubuntu nedeniyle önemli olduğunu söyler. Ubuntunun anlamı, "varım, çünkü sen de varsın" gerçeğine dayanmaktadır.

Yani, yazar, bireylerin kendilerinden başka bireylere de ihtiyaç duymasının bir ihtiyaç olduğundan bahseder. Eski Amerikan başkanının o günlerde, ubuntu kavramına vurgu yapması da bu anlamda  manidardır. Başkan, "eğer dünyanın en güzel en akıllı en güçlü toplumu da olsak ve bütün bunlara sahip de olsak, paylaşacak insan yoksa yine de yapayalnız kalırız. Bizim bir başkasına da ihtiyacımız var"  demektedir( Prof, Dr, İsmail Dalay‘ın notlarından)

İki duygu arasında

Tabiatı itibariyle  insan, korku ve  ümit gibi iki ayrı zıt duyguyla yaşamaktadır. Çünkü onun fıtratı bu iki zıt duygunun terkibiyle kurulmuştur. Bu duyguları yeni doğan bir çocuğun dünyasında daha bariz ve daha iç içe görmek mümkündür. Ümit korkuyla kol kola yaşar çocuğun dünyasında. Ve adeta onun çevreye intibakı ve ihtiyaçlarının ifadesiyle birlikte uyum içinde hareket ederler. "Çocuk hem karanlıktan korkar hem de yalnızlıktan. Bir yere düşmekten veya bir şeye çarpmaktan korkar. Alışmadığı kimselerden ve görünümlerden korkar... Ve ümid eder... Emin olmak ister. Rahat etmek ısınmak, annesini kucağında veya tanıdığı kimselerin kucağında dinlenmek ister. Çocuk büyür ve gelişir beraberinde de bu karşılıklı iki çizgi olduğu gibi karşılıklı ve birbirine girmiş olarak devam edip gider...

Bu anlamda korku hem insanın varlığını koruması  için bir sinyal  hem de kendine dönmesi,   temel gereksinimlerini gidermesi için uyarı vazifesi görüyor. Mesala kişinin yalnızlıktan korkması, insanlarla beraber yaşama isteğinden doğan bir ihtiyaç olduğundan, kişi bu ihtiyacını gidermek için  arayışa geçer. Çünkü giderilmeyen bir ihtiyaç onun ruhunda bir boşluk ve sıkıntı doğuracaktır. Yani yalnızlığın verdiği korku hali, aslında" senin iletişim kurmaya ihtiyacın var" çağrısıdır. Kişi bu durumda, ya bir yakınını arayacak, ya bir arkadaşını ziyaret edecek, ailesiyle beraber yaşamaya karar verecek, gezintiye çıkacak, ibadet edecek, bahçe işleriyle uğraşacak...  Hasıl olan o sıkıntı ve korku halinden uzaklaşıncaya  kadar arayışlarını sürdürecektir. Ancak, yaşadığı durum, sıradan bir korku halini aşmış, bir tür patalojiye dönüşmüşse bir uzmandan yardım alması en doğru karar olacaktır.

Kişinin ihtiyacı olan bir şeyi ararken, doğru kanala yönelmesi,  aradığı şeye ulaşması açısından önemlidir.  Günümüz dünyasında,  insanların korku ve endişe sorunlarına yönelik aradıkları çözüm yollarını ve yaşadıkları  çıkmazları  dikkate alacak olursak, ihtiyacı fark etmek kadar, ihtiyacın giderilmesi için doğru bir kanala yönelmenin ne kadar yerinde olduğunu  görürüz.

Apartmanların soğuk duvarları arasında yalnızlık korkusuyla yaşayan insanlar, bu ihtiyaçlarını,  bir yandan, ev köpekleriyle avunarak, ya da televizyon dizileri seyrederek, diğer yandan, eğlence merkezlerinde,  sigara, içki, uyuşturucu gibi alışkanlıkların peşinde sürüklenerek gidermeye çalışırlar. Bütün istedikleri bir soluk huzurdur aslında,  iç dünyalarında zehirli bir yılan gibi kıvrılan o yalnızlık duygusunu benliklerinden uzaklaştırmaktır ama bunu bir türlü yapamazlar. Üstelik, çözüm olarak gördükleri  eylemleri onları, daha çıkmaz kavşaklara,  elem dehlizlere sürükler, bir türlü sonuca ulaşamazlar.  Bu tür çözüm yolları, korkularını silmek şöyle dursun, daha büyük korkuların içine itiyor insanları.

İman etmek ihtiyaçtır

Öte yandan, insanın hem kendi türüyle hem de , tabiatla bütünleşmeye ihtiyacı var, Ericc Fromm insanın yalnızlaşmasının en büyük sebebi, kendine yabancılaşması ve tabiattan kopmasıdır der. Bu önemli, insan kendi türüyle bağımlılık ve dayanışmaya ihtiyaçlı olduğu gibi tabiatın engin dinlendirici ruhuna da ihtiyaçlıdır.

İhtiyaçların, metafiziksel boyutu ise kişinin iç dünyasında yani fıtratında yer alan inanma potansiyelinin doyurulmasıdır. İnsan yaşadığı dünyanın geçici metalarında kendine yetecek kadar güven ve sevgi unsuru bulamamaktadır oysa, din duygusu ona hiç bitmeyen, sonsuzluğa doğru uzanan bir güven ve sevgi bağı vermektedir. Böylesine süreklilik arzeden bir güven unsurunu kişi yaşadığı geçici dünyanın hiçbir alanında bulamamaktır.

İnsan aynı zamanda,  aciz bir varlıktır, hem bedenen hem ruhen çelimsizdir. Ancak gücü kainatı kuşatan bir varlığa inandığında bu o çelimsiz insan, o çelimsiz ruh adeta devleşiyor, güçleniyor, akıl almaz yeteneklere ve güçlere   ulaşıyor.

İnanmak elzem bir ihtiyaçtır. İnsanın inanma unsurundan yoksun kalması, onun korkularını ve psikomatik sorunlarını arttırmakta ve onu çıkmazlara sürüklemektedir. O ölümden korkmaktadır, geleceği, ölüm sonrasını sorgulamakta, kendini ve geleceğini garanti altına almak istemektedir. Korkuları ona geleceğini gösteriyor, geleceği için hazırlıklar yapmasını söylüyor fakat,  kişi ruhunun derinliklerinden yükselen o içsel sese kulak verirse  sorumluluklarının bilincine varabiliyor.

Korkunun en büyük özelliği caydırıcı olmasıdır . Organizma maddi ya da manevi bir tehlike sezdiğinde, korunma reflekslerini devreye sokarak bir nevi uyarıcı görevi üstlenmektedir. Çukura düşmemek için geri çekilmek, hastalıklardan korunmak için sağlık kurallarına dikkat etmek, cehennem korkusuyla haramlardan kaçınmak,  korkunun bir tür uyarı sinyali olduğunu göstermez mi?

Korku niçin önemlidir?

Korku duygusu, iki yönden önemlidir. Bir yandan  kişinin  fiziksel varlığını öte yandan, sosya psikolojik varlığının korunması için devreye girer ve koruma filitrelerimizi harekete geçirir. Bu iki önemli ayırtaç kişinin temelde varlığını duygusal bağlılıklar doğrultusunda sürdürdüğünü, bu bağlılıkların da metafiziksel ve beşeri olmak üzere iki ayrı alanda yer aldığını göstermektedir. Beşeri bağlılıkta kişi,  dostlarıyla, arkadaşlarıyla, ailesiyle, çocuğuyla, sosyal hayatın bütün aktörleriyle iletişim halinde olmaya ihtiyaçlıdır.

Her insan, sosyal hayatın içinde, kendi türüyle, kaynaşmak, onlarla konuşmak iletişim kurmak istemektedir.  Yapılan araştırmalara göre, sosyal paylaşımın daha fazla  olduğu kırsal alanlarda  insanlar  kentte yaşayanlara göre daha az yalnızlık duygusu yaşıyor. Doçent Dr. Aylin Akpınar‘ın deyisiyle, "kırsal alanda mekanların arasındaki mesafe uzak fakat insanlar duygu ve dayanışma duygusu bakımından birbirlerine yakınlar, şehirde mekansal anlamda insanlar yanyana yaşıyorlar ama duygudaşlık ve dayanışma ruhu açısından aralarında mesafeler var."   Kuşkusuz insanların korku endişe ve panik durumlarını tetikleyen bu yalnızlaşma ve kopukluk, onu yoğun bir korku yumağının içine itiyor ve orada kendisiyle başbaşa bırakıyor. Günümüz insanının  bu ruhsal kaosa sürüklenmesinde makineleşmenin ve doğal olarak insanın bu makinelerin bir versiyonu haline gelmesinin etkisi uzmanlar tarafından kabul görmektedir. Modern yaşam  toplumsal  dayanışmanın yerine   bireysel varoluşculuğu öngördüğünden, kişilerin paylaşım alanı daralıyor ve sonu gelmez korkulara sürükleniyorlar.

Kaybetmekten korkuyorlardı

Korkunun en önemli türü, sevgiyle beslenen, sevgiyle hemhal olan, sevginin kabında yaşayanıdır. Tarih, bu tür sevgilerin, kabuklarını yararak nasıl bir pınara dönüştüğüne defalarca şahit olmuştur. Salihlerin, Peygamberlerin, hak aşıklarının korkusu kaybetme korkusuydu, yani Allah‘ın rızasını, sevgisini kaybetme korkusu...

Müminin bu dünyadaki korkusu, Allah sevgisini pekiştirirken, kafirin ve münafığın korkusunu  sahip oldukları dünyevi hayattan ayrılma ve uzaklaşmaya dairdir.

Hazreti Ali‘nin Peygamberin yanındaki cansiparene, gözüpek, itaatkar ve aynı zamanda hikmeti gözeten hayatı biz müminler için en mümtaz örnektir. Müseylemetil Kezzaba karşı Resulün gönderdiği elçinin, peygamberin ihtar ve davetini ilettikten sonra işkencelerle uzuvları tek tek kesilirken, sadece Resulullah‘a olan bağlılığını ve tevhidi haykırıyordu. Bu bağlılık, onların gönüllerindeki sevginin, sevgiyi  kaybetme korkusunun bir göstergesiydi...