Hicret sonrası Medine
Mekkeli müşriklerin, kâfirlerin insanlıktan nasibi yoktur. Onlar insaf ve merhametin ne olduğunu bilmezler. ‘Benim Rabbim sadece Allah‘tır‘, diyen insanlara acımasızca zulmederler. Genç bir Müslüman‘ın gözünün önünde annesini, babasını, kardeşini bin bir vahşetle öldürürler. Bir hayvana bile edilmeyecek eza ve cefayı, şehrin en temiz ve en dürüst insanlarına yıllar boyu reva görürler ve yürekleri dahi titremez.
Müminler davaları uğruna sevdiklerini, evlerini, doğup büyüdükleri yurtlarını terk ettiklerinde müşriklerin kin ve nefretinde hiçbir azalma olmaz. Müslümanlar Medine‘ye hicret edip, Mekke‘yi kâfirlere bıraksalar da, kâfirler onlara rahat yüzü göstermezler.
Allah Resulü ve arkadaşları Medine‘ye hicret ettiklerinde Mekkeli müşrikler, Medine halkına tehdit dolu mektuplar yazdılar. Bu mektuplarda; Efendimiz ve arkadaşlarını derhal kendilerine teslim etmelerini, aksi takdirde Medine‘ye saldıracaklarını ve eli silah tutan herkesi öldürüp, kadınları esir alacaklarını ifade ettiler.
Medine‘de bulunan üç Yahudi kabilesi, şehirde yaşayan müşrik Araplar ve onlarla işbirliği halinde olan Mekkeli müşrikler İslam toplumunu tehdit ediyor, Müslümanlar ise sürekli endişe içinde yaşıyorlardı.
Mekkeli müşrikler, Müslümanların Mekke‘de bıraktıkları evlerine el koymuş, eşyalarını satışa çıkarmış, elde edecekleri gelirle Müslümanlara karşı savaşmaya ve İslam devletini ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi.
Cihada izin verilmesi
Medine içerisinde gerekli düzenlemeleri yapan ve kısa bir sürede birbirine kenetlenmiş bir İslam toplumu oluşturan Efendimiz‘e, hicretin ikinci yılının başında, İslam düşmanlarına karşı cihad izni verildi:
"Zulme uğrayan müminlere savaşma izni verildi. Elbette ki Allah müminlere yardım etmeye kadirdir. O müminler, sırf ‘Rabbimiz Allah‘tır‘ dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır." [Hac Suresi 39-40. Ayetler]
Peygamberimiz bu ayet-i kerimelerin verdiği izin sonrasında, İslam‘ı ortadan kaldırmaya çalışan düşmanlara fırsat vermemek, onların her türlü faaliyetlerini önceden öğrenmek, Kureyş müşriklerinin saldırılarına karşı tedbir almak ve Mekkelilerin Suriye ticaret yolunu kontrol altında tutmak amacıyla birçok askeri harekât düzenledi.
Batn-ı Nahle Seriyyesi
Resul-i Ekrem bir gece, yatsı namazını kıldıktan sonra, Abdullah bin Cahş‘ı yanına çağırarak, sabah namazına silahlarını kuşanmış bir şekilde gelmesini söyledi. Sabah olduğunda muhacirlerden oluşan sekiz kişilik bir müfreze hazırladı ve başlarına Abdullah bin Cahş‘ı komutan tayin etti. Allah Resulü, Übeyy bin Ka‘b‘a bir mektup yazdırarak zarfını kapattı ve mektubu Abdullah‘a verdi. Efendimiz, Abdullah‘a Medine‘nin doğu istikametindeki Necid yolunda ilerlemesini, iki gece sonra mektubu açmasını ve içindeki emre göre hareket etmesini söyledi. Daha sonra müfrezeyi oluşturan ashabına dönerek şöyle buyurdu:
"İçinizden açlığa ve susuzluğa en dayanıklı olanınızı emir olarak tayin ediyorum." Böylece sahabiler arasında müminlerin emiri= emir‘ü‘l-müminin unvanı ilk kez Abdullah bin Cahş‘a verilmiş oldu.
Efendimizden liderlik dersleri
Allah Resulünün tehlikeli gördüğü vazifeleri en yakın akrabalarına vermesi oldukça önemlidir. Daha önce düzenlenen seriyyelere amcası Hz. Hamza ve amcasının oğlu Ubeyde bin Haris‘i komutan olarak tayin etmiş, şimdi ise bu görevi halasının oğlu Abdullah bin Cahş‘a vermiştir. Yine dikkat edilirse müfrezede bulunan bütün sahabiler Mekkeli muhacirlerin arasından seçilmiştir. Sahip oldukları makam ve mevkiler sayesinde eş, dost ve akrabalarını abad edenler, diğer insanları ise ancak fedakârlık gerektiğinde hatırlayanlar, Efendimizin bu tavrına özellikle dikkat etmelidir.
Sefere çıkan Müslümanların, nereye ve hangi amaçla gittiklerini dahi bilmemeleri ve iki gün sonra mektubun açılmasıyla birlikte görevlerini öğrenmiş olmaları da çok manidardır. Efendimiz Aleyhisselam harekâtın hedefine ulaşması için her türlü tedbiri almış, sahabiler de emri sorgulamayarak lidere nasıl itaat edilmesi gerektiğini göstermişlerdir.
Peygamberimizin açlık ve susuzluğa en dayanıklı olan kimseyi emir tayin etmesi, bir görevin verilmesi sırasında liyakatin dikkate alınması gerektiğini, kişinin diğer özelliklerinden ziyade, vazife ile ilgili aranan şartlara ne kadar uygun olduğuna bakılmasının daha önemli olduğunu göstermektedir.
Efendimizin mektubu
Abdullah bin Cahş iki günlük yolculuktan sonra İbn Dümeyra kuyusuna vardığında, Efendimizin mektubunu açtı ve arkadaşlarına okumaya başladı: "Bu mektubumu okuduğunda Mekke ile Taif arasındaki Nahle vadisine ininceye kadar yürü. Orada Kureyşlileri ve Kureyş kervanını gözetle. Bize onlar hakkında bilgi getir. Arkadaşlarından hiç birini seninle birlikte gitmeye zorlama."
Abdullah mektubu okuduktan sonra ‘işittim ve itaat ettim‘ diyerek Efendimizin verdiği görevi yerine getireceğini belirtti. Yanındaki sahabilerin tamamı da onu yalnız bırakmayacaklarını söylediler. Abdullah ve arkadaşları yönlerini değiştirerek Nahle‘ye doğru hareket etti. Her iki sahabiye bir deve düşüyordu. Buhran denilen yere geldiklerinde Sa‘d bin Ebi Vakkas ve Utbe bin Gazvan develerini kaybettiler.
Kureyş kervanı
Batn-ı Nahle mevkiine gelen Müslümanlar burada kuru üzüm, deri ve şarap taşıyan bir Kureyş kervanıyla karşılaştı. Kervanda bulunan müşrikler Müslümanları görmüşlerdi. Müslümanlar beklenmedik bu durum karşısında ne yapacaklarını şaşırdılar. Recep ayının son günüydü. Recep ayı ise kan dökmenin kesinlikle yasak olduğu haram aylardan biriydi. Bu ayda savaşmak, cahiliyye devri Araplarınca da büyük bir günah kabul ediliyordu. Ancak Müslümanlar o günün, Recep ayının son günü olduğunda tereddüt ettiler. Ayrıca bir gün daha beklenilecek olursa hem kervan Mekke haremine girecek, hem de bütün Kureyş halkı Müslümanların, Mekke‘ye kadar gelmiş olduğunu anlayacaktı.
İlklerin Seriyyesi
Mücahitler nihayet kervana saldırmaya karar verdi. Vakıd bin Abdullah (ra)‘ın attığı ok kervanın yöneticisi Amr bin Hadrami‘nin ölümüne yol açtı. Kervandakilerden Osman bin Abdullah ve Hakem bin Keysan da esir alındı.
Abdullah bin Cahş kervanda ele geçirilen ganimeti beşe bölerek beşte birini Allah Resulüne ayırdı. Müslümanlar ilk kez bu seriyye ile bir müşriki öldürmüş ve ilk defa müşrikleri esir ederek onlardan ganimet almışlardır.
Abdullah ve arkadaşları, kervan ve esirlerle birlikte Medine‘ye geliyordu. Ancak onların bu seriyyesi sadece Medine‘yi değil bütün Arap yarımadasını ayağa kaldırdı. Bu hadise iki taraf arasında yıllarca sürecek olan savaşın ilk kıvılcımı oldu.