O Genel Başkan olduğu günden bu yana siyasete getirdiği olumlu üslubu ve yapıcı tarzı ile kitlelerin dikkatini çekti. Sakin, sabırlı ve kararlı bir lider... Sorularımıza verdiği cevaplardan Türkiye‘nin meselelerine hakim olduğu anlaşılıyor.
Son dönemde en fazla konuşulan liderlerden biri... Onun adı konuşulduğunda kimseden itiraz sesleri yükselmiyor. Siyasette yeni bir ses ve soluk olarak görülüyor. Saadet Lideri Prof. Dr. Numan Kurtulmuş‘tan söz ediyorum. Saadet Partisi 11 Temmuz‘da Olağanüstü Büyük Kongreye gidiyor. 26 Ekim 2008‘de yapılan kongreye "Atılım ve Açılım" sloganı ile giden Saadet Partisi bu kongrede ise "Kongreden iktidara" sloganını tercih etmiş. Hem kongreyi hem de Türkiye siyasetinde ortaya çıkan yeni gelişmeleri konuşmak için Kurtulmuş‘la İstanbul Malta Köşkü‘nde bir araya geldik. Oldukça uzun ve kapsamlı bir söyleşi yaptık. Kurtulmuş‘un özgüveni oldukça yüksek ve Saadet Partisi‘nin gelinen noktada anahtar parti olduğunu düşünüyor. Kurtulmuş, kongre ile birlikte "yüksek hıza dayanıklı çok cevval bir kadroyla yolumuza devam edeceğiz" diyor.
Saadet Partisi 11 Temmuz‘da büyük kongreye gidiyor. Kongreyle birlikte Saadet Partisi ve Türkiye‘de neler değişecek?
Saadet Partisi 26 Ekim 2008 ‘Atılım ve Açılım Kongresi‘nde, Türkiye‘de bir ilki gerçekleştirdi. Sosyolojik olarak Türkiye‘nin güçlü partilerinden ve Milli Görüş geleneğinin temsilcisi olan Saadet Partisi‘ne 40 yıldır emek veren büyüklerimiz bir bayrak yarışı içerisinde bayrağı şahsıma devretti. Fevkalade olgun bir kongre yaptık, bu kongrenin hemen arkasından da bir seçim atmosferine girildi. Kongre sonrasında kullandığımız üslup ve siyaset tarzımız geniş kitleler tarafından benimsendi. 2008 kongresinde söylediğimiz ‘Bundan sonra Türkiye‘nin fiilen ana muhalefet partisi Saadet olacaktır‘ sözüne uygun bir şekilde son derece aktif, canlı bir şekilde çalışıyoruz. Milletin öncelediği bütün problemleri çözüm önerilerimizle birlikte sahiplendik. Sadece itiraz etmedik itirazlarımızın gerekçelerini ve sorunların çözüm önerilerini de bütün kamuoyuyla paylaştık. Halkımız da bu çalışmaların farkında ve bu durum seçimlerde oy oranlarımıza yansıdı. Bu kadar çok kavga ve gürültünün olduğu, siyasetin bu kadar çok kamplaştığı kutuplaşma üzerine yapıldığı ortamda milletin sığınacak bir liman olarak gördüğü Saadet Partisi‘ni daha da görünür hale getirmek için olağanüstü kongre kararı aldık. Birincisi bu kongre ile birlikte Saadet Partisi‘nin bundan sonra sığınılacak bir liman olduğu artık ortaya çıkmıştır. İkinci olarak bundan sonra Türkiye‘de siyasetin merkezi ve adresi Saadet Partisi‘dir bu imajı bu kongreyle oluşturacağız. Üçüncü olarak Saadet Partisi derlenip toparlanıyor ve milleti burada topluyor havası oluşacaktır. Dördüncüsü bu kongre olası bir erken seçimin seçim startı olacaktır.
Kadro değişiminden kast ettiğiniz nedir?
Şunu kastediyoruz şu anda Saadet Partisi‘nin tecrübeli ve ciddi sınavlardan geçmiş olan önemli bir kadrosu var. Bu kadro aslında dünyada birçok partiye nasip olmayacak tecrübede bir kadrodur. Bu seçimle birlikte kadromuzun gençlerle güçlendirilmesi, yeni isimlerin de devreye sokulmasını milletimizin taleplerine cevap verme açısından oldukça önemli. Biz bu kongrede "Türkiye‘de toparlanmanın adresi Saadet Partisi‘dir" fikrini verebilecek kadroyu oluşturacağız. Nihayetinde kongrede alabileceğimiz isimler kısıtlıdır. GİK‘e 75 kişi alacaksınız. Danışma Meclisimiz var oraya da kısıtlı sayıda arkadaşımızı alabiliriz. Partimizin Yüksek İstişare ve Onur Kurulu olacak, buraya da isimler alınacak ama sonuçta siyaset birkaç yüz kişiyle yapabilecek bir iş değil on binlerce insanla yapılabilecek bir süreçtir. Maalesef Türkiye‘nin siyasal yapısı içinde partiler halkın paydaşı olan kurumlar değildir. Bizim esas değiştirmeye çalıştığımız şey Saadet Partisi‘nin bire bir sokaktaki insanın makul çoğunluğun katıldığı, yönetim ve karar süreçlerinde rol aldığı, sadece partinin üyesi veya sempatizanı olarak değil aynı zaman karar süreçlerini de etkilediği katılımcı siyaseti oluşturmaya gayret ediyoruz. Kongreden sonra da Anadolu‘yu şehir şehir dolaşarak Milli Görüş‘ün bundan sonraki yükselişini, iktidara gelişini sağlayacak yeni paydaşlarımızı, müttefiklerimizi oluşturacağız. Toplumun geniş kesimlerinin katıldığı bir parti ortaya koyacağız. Parti yönetiminden bahsettiğimiz zaman birkaç on kişiden oluşan bir grup Türkiye‘de muktedir siyasetin merkezi olamaz. Saadet Partisi yönetimi dediğimiz zaman on binlerce insanın aklımıza geleceği yerel bazda da katılımın sağlandığı bir partiyi oluşturacağız. Bununla ilgili olarak yöntemlerin üzerinde de çalışıyoruz. Saadet Partisi bu, medeniyetin sesidir, milletin bizatihi kendisidir o zaman bizatihi kendisi olan millet Saadet Partisi‘ne buyursun gelsin.
Bütür Türkiye bizim camiamızdır
Sanırım ciddi bir istişare süreci yürüttünüz. STK‘larla bir araya geldiniz. Çok sayıda toplantı yaptınız. Son olarak da internet ortamında halkı dinliyorsunuz. İlk kez Saadet Partisi böyle bir projeyi uyguladı ve olumlu tepki alıyor galiba...
Halkı Saadet Partisi‘nin paydaşı, eşit ortakları haline getirmek için en önemli noktalardan biri budur. ‘İnsanların görüşlerini biliriz ama biz kendi istediğimizi yaparız‘ tarzı siyaset bundan sonra bu ülkede uygulanamayacak. Mevcut iktidar partisi bu noktada oldukça sıkıntılıdır. İnsanlar sadece bir oy mekanizması değil aynı zamanda bir karar mekanizması haline getirilmelidir. Anketimizde çok temel bir soru soruldu. Dedik ki; bu süreçte Saadet Partisi‘nin uygulamalarının en çok hangisinden memnun oldunuz? Yaptığımız mitingler en çok tasvip gören işlerimiz arasında birinci sırada yer alıyor. İkincisi TV programlarımız. Anayasa konusundaki fikirlerimiz ve üslubumuz...Yine bu ankette, ‘bölgenizden partimize teklif edeceğiniz ve partimize güç katacağını düşündüğünüz isimler kimlerdir?‘diye sorduk. Bu soruları Türkiye‘de ilk kez bir parti soruyor ve binlerce mail geldi, ortaya yüzlerce isim çıktı. Bu isimler olur-olmaz, partiye gelir gelmez ayrı bir şey ama biz insanların Saadet Partisi‘yle ilgili tekliflerinden nasıl bir parti görmek istediklerini de anlamış oluyoruz. Dediğiniz gibi STK‘larla ve toplumun çeşitli kesimleriyle çok sayıda toplantı gerçekleştirdik. Bunlardan bir tanesinde çok önemli bir STK başkanı söz alarak şunu söyledi "Teşekkür ediyorum ben sizin camianızdan olmamama rağmen çağırıp görüşlerimizi sordunuz. Bu bir ilktir" bende ona şöyle cevap verdim: "Siz de bizim camiamızdansınız bütün Türkiye bizim camiamızdandır, biz de sizin camianızdanız"
Kongreden iktidara sloganı bir erken seçim hazırlığını da barındırıyor sanki...
Pazar günü on binlerce insan Ankara‘da bir araya gelecek. Partimizin üyeleri, sempatizanları, temsilcileri öbek öbek toplanacaklar. Bu kongreyle birlikte büyük bir heyecan dalgası Anadolu‘ya yayılacak. Türkiye‘nin her yerinde yeni paydaşlarımızı bu siyasi harekete katacağız. Kendi teşkilatlarımızı güçlendireceğiz, eksikliklerimizi gidereceğiz. Çok ciddi bir tanıtma sürecine gireceğiz. Türkiye‘de olası bir erken seçim de olmak üzere Saadet Partisi‘ni bütün eksikliklerini tamamlamış seçime hatta Türkiye‘yi yönetmeye hazır bir parti haline getireceğiz.
Saadet Partisi olarak bu kongrede kullanacağınız söylem nasıl olacak? Kodlarınız neler?
Birincisi üslup meselesidir. Siyasetin en temel sorunu üsluptur. Halk da bundan fevkalade yaka silkmiş durumdadır ve zarar görmektedir. Türkiye‘de terörün 1991 şartlarını dönme temayülüne girdiği bir ortamda, ‘Ayakta durdun, çömeldin‘ veya ‘sen bana gelirsin, ben sana gelmem‘ tartışması yapan bu siyaset üslubu Türkiye‘yi kamplaştıran bir üsluptur. Millet diyor ki; ‘Evet Saadet Partisi ve Numan Kurtulmuş bunlar gibi konuşmuyor.‘ İkinci olarak AKP ve CHP hala soğuk savaş siyasetini kullanıyor. Kamplaştırma, düşmanlaştırma... Biz ise "Fikir olarak farklı olabiliriz ama hiçbir siyasi parti bizim ve birbirinin düşmanı değildir, biz siyasi rakipleriz" diyoruz. Üçüncüsü ise muhteva. Saadet Partisi muhteva olarak da diğer partilerden ayrılıyor. Muhtevada da 4 temel unsuru güncelleyerek milletimize anlatmaya çalışıyoruz. Birisi Saadet Partisi yerli bir partidir. Saadet Partisi maneviyatçı bir partidir. Saadet Partisi bütün Türkiye‘nin partisidir. Herkesin özgürlüğünü, adaletini ve refahtan pay almasını sağlayacak bir program icra eder. Saadet Partisi antiemperyalisttir. Yeni formatımız budur.
Bu ilkelerin oylarınıza yansıyacağını düşünüyor musunuz?
Ben Anadolu‘yu sürekli dolaşan biri olarak, bu rüzgârın arttığını, Saadet Partisi‘nin istikrarlı bir şekilde yükseldiğini görüyorum. Eylem ve söylem olarak Saadet Partisi büyük mesafe aldı. Bir maraton koşusu yapıyoruz. Bizim için siyasetin kısa dönemli hedeflerinden ziyade uzun dönemli fikrimiz önemlidir. Ya yakın hedefler için ya da yüksek idealler için siyaset yapılır. Biz yüksek idealler uğruna siyaset yapıyoruz. Nedir yüksek idealimiz, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin özgür olduğu bir sisteme kavuştuğu ve herkesin dünyanın nimetlerinden istifade ettiği güçlü bireyler üzerinde yükselen güçlü Türkiye‘yi kurmak ve bunun üstünde de yeryüzünde barışın adaletin selametin esenliğin sağlandığı bir dünya sisteminin kurulmasında katkıda bulunmak. Olası bir erken seçimde çok hızlı bir 100 metre koşusu yapılacak. Dolayısıyla yüksek hıza dayanıklı ve çok cevval bir kadroyla yolumuza devam edeceğiz.
Saadet anahtar parti
Son dönemde medyada Saadet Partisi ile ilgili çok sık ittifak söylentileri yer alıyor. Neden diğer partilerin değil de Saadet Partisi‘nin ismi çok öne çıkıyor?
Biz de bunu ilgiyle izliyoruz. Önce CHP‘nin eski Genel Başkanı Sayın Baykal, ‘Saadet Partisi ile ittifak kurabiliriz, Numan Bey düzgün bir adamdır‘ diye bir söz söyledi. Arkasından başka partilerle Saadet Partisi‘nin ittifaklarından söz edildi. Hemen arkasından bir başka partiyle bir ittifak söylentisi çıktı. Son bir-iki haftadır da Ak Parti ile bir ittifak ihtimali üzerinde duruldu. Bunların hepsi farklı partiler. Bunlar gündeme getiriliyor, gündeme geliyor. Şu tarafı sevindirici demek ki Saadet Partisi olmadan bu partilerin hiçbirisinin kendilerince bir konum elde etmesi pek mümkün görünmüyor.
Çok merkezi bir yerde duruyor yani?
Saadet Partisi anahtar parti durumuna geldi. Bu Allah‘ın takdiridir. Niçin bu noktaya geldi. Üslup yöntem ve muhteva bunda önemli ama Saadet Partisi bütün partilerle konuşabilen bir partidir. Bu ülkede iktidar ile muhalefet partilerinin kapısı birbirlerine kapalı. Ama bütün partilerin çok rahat konuşabileceği parti Saadet Partisi‘dir. Bu çok önemli bir durum. Ama bütün bunları söylerken Saadet Partisi‘nin esas amacı bundan sonraki muktedir siyasetin merkezini inşa etmektir. Ben 29 Mart seçimlerinden itibaren bunu söylüyorum, bizim hedefimiz sadece önümüzdeki seçimde yüzde 10‘u aşıp meclise girmek değil bizim hedefimiz bundan sonraki muktedir siyasetin merkezi olacak bir iktidarı hazırlamaktır. Bunun için canla başla gece gündüz çalışıyoruz. Bu çerçevede Saadet Partisi‘nin herhangi bir partiyle ittifakı veya koalisyonu ile ilgili olarak ne partimizin yetkili karar organlarında ne kulislerinde böyle bir konu konuşulmuş değildir, böyle bir teklifte bulunulmuş değildir. Bunlar tamamen Saadet Partisi‘nin dışında gelişen bir takım sözlerdir.
Milli Görüş bu toprakların aslıdır
Konuşmalarınızda sürekli olarak bazı kavramlardan bahsediyorsunuz. Örneğin ‘Yeni ve adil bir dünya!‘Veya ‘Milli Görüş bu toprakların aslıdır‘ diyorsunuz. Sık sık medeniyet vurgusu yapıyorsunuz. Gerçekten Saadet Partisi bu topraklar için neyi ifade ediyor?
Her milletin bir milli görüşü olur. Bu topraklarda biz son üç asırdır hâkim olan modern batı medeniyetinin değerleriyle, telkiniyle hatta kurumlarıyla oluşmuş bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Modernizmin etkilerinden bütün dünya olduğu gibi Türkiye de etkilendi. Saadet Partisi tam da bu noktada milletin medeniyet referanslarını temsil eden bir parti. Bunun zaten toplumda var olduğunu görüyoruz. Mavi Marmara olaylarından sonra bir yabancı gazeteci geldi ve bana şunu sordu. ‘Nasıl oldu da Türkiye‘de insanlar sokaklara çıktılar ve tekrar kendi değerleri üzerinden söz söylemeye başladılar. Nedir bunun aslı?‘ Ben de şunu söyledim, ‘Üç asırdır bizim medeniyetlerimizin geri, çağdışı, çözüm üretmeyen değerler olduğu telkinleri yapıldı. Hakikaten maddi güç anlamında modern medeniyet bütün dünyada kurumlarıyla, teknolojisiyle, eğitimiyle, medyasıyla, sinemasıyla hakim oldu. Ama geldiğimiz bu noktada mevcut modern batı medeniyeti öylesine büyük bir medeniyet krizinin içine girdi ki artık kendi sorunlarıyla kendisi uğraşır hale geldi. Bu milletin üstünde bir şal vardı. O şalı kaldırıp aldığınız zaman millet kendi değerleriyle yüz yüze geldi. Anladı ki hayran olunacak, peşinden gidilecek bir modern medeniyet kalmamış‘ Ben sürekli buraya dikkat çekiyorum, bu anlamda tabii ki küresel bir barışı, esenliği sağlayacak şekilde bizim değerlerimizi küresel değerler haline getirecek çalışmalara ihtiyaç var. Siyaset de bunun alanlarından bir tanesidir. Biz de bunu yapmaya çabalıyoruz.
Kılıçdaroğlu inandırıcılığını yitiriyor
Son dönemde CHP‘de yaşanan gelişmeler var. Kılıçdaroğlu rüzgarı esiyor. Bu rüzgar sahici mi? Kılıçdaroğlu‘nun söylemlerini nasıl buluyorsunuz?
Türkiye‘nin çok partili siyasi hayatına baktığımız zaman üç tane temel siyasi motivasyon unsuru var. Bunlara sahip olmayan hiçbir parti bu ülkede iktidar olamıyor. Bunlardan biri bu ülkenin inançlarıyla, medeniyet değerleriyle barışık olmaktır. İkincisi Türkiye‘de mevcut olan statükoya karşı olmaktır. Askeri vesayet sistemlerine karşı olmak ve buna karşı görünmektir. Anavatan Partisi buna karşı çıktığı için iktidar olmuştur. Ak Parti 28 Şubat‘a bir karşı cevap olarak kabul edildiği için iktidar olmuştur. Üçüncüsü ise bu ülkedeki mevcut statükoyu millet lehine değiştirecek değişim dinamikleri üzerine yükselen bir parti olmak. Demokrat Parti de, Anavatan Partisi de, Refah Partisi de bu üç talebi karşılıyor göründükleri için iktidar oldu.
Sözünü ettiğiniz partilerin hepsi sağda...
Evet. Maalesef Türkiye‘de CHP‘nin iktidar olamamasının temel sebebi budur. Bu üç temel noktada da CHP millet değerleriyle çatışmaktadır. Asla mevcut statükonun değişiminden yana bir fikriyat içinde olmamıştır. Dünyanın diğer yerlerinin aksine sol bir millet partisi, halk partisi değil bir devlet partisi inşa edilmiştir.
Sağ iktidarlar ise oyu milletten almış ama reformcu, halkın önünü açan, statükoyu kaldıran çalışmalara niyet etmiş fakat çoğu zaman adımlarını doğru atamamışlar veya "mış" gibi davranmışlardır. 8 yılık Ak Parti iktidarı bunun özetidir. Bizim ısrarla ‘muktedir siyaset‘in önemine dikkat çekiyoruz. Sadece çok oy alan bir parti olmak yetmez, muktedir bir siyaset ortaya koymak gerekir. Bizim siyasi hareketimizin en önemli özelliği de muktedir bir siyasi hareket olmasıdır. Unutmayın Milli Selamet Partisi 24 milletvekiliyle 550 milletvekilli bir parlamentoda Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen‘i düşürebilmiş bir siyasi harekettir. Bu günde üslubumuzla, muhtevamızla iktidarı ve muhalefeti etkiliyoruz. Sayın Kılıçdaroğlu, CHP‘nin bu üç temel noktada değişeceğini umduğumuz sözler söyledi. ‘Cumhuriyet elden gidiyor 6 milyon işsiz var‘ dedi. Klasik CHP söylemi, ‘CHP elden gidiyor Çünkü irtica var‘ şeklindeydi. Bu olumlu bir adımdı. Arkasından "Biz Ergenekon‘un avukatlığından halkın avukatlığına geçtik. " şeklinde değerlendirilebilecek sözleri vardı. ‘Başörtüsü meselesini biz çözeriz‘ şeklinde milletin değerleriyle buluştuğu sözleri vardı. Ama gördük ki üçünü de söylediği zaman "Bunlar çok güzel sözler ancak derin CHP sizi engeller, dikkat edin demiştim." Şu anda da başörtüsü konusunda geri adım attı. Mesela ben sayın Kılıçdaroğlu‘na ‘Anayasa Mahkemesi‘nde görüşülen "anayasa değişikliği paketi" başvurunuzu da milletin avukatlığına yakışır bir şekilde geri çekin‘ dedim. CHP burada bir sınav veriyor. Başvuruyu çekerse anlarız ki CHP artık statükonun bir partisi değildir. Diğer bir alan da, evet 6 milyon işsiz var ama Türkiye‘yi bu noktaya Derviş‘in ekonomi programı getirmiştir. Sayın Kılıçdaroğlu, Derviş-Fisher olarak adlandırdığımız, Türkiye‘yi tamamen küresel sermayeye bağımlı hale getiren, yoksulun daha da yoksullaştığı şu mevcut ekonomi modelini değiştirecek midir, değiştirmeyecek midir? Bunu çok açık bir şekilde ortaya koyması lazım. Örneğin iç borç faizine nasıl bir çözüm getirecek ve bu adımları ne kadar bağımsız bir şekilde atabilecek? İşte bu üç alan CHP‘nin somut bir şekilde test edildiği alanlar.
Ak Parti ‘MIŞ‘ gibi yapıyor
Ak Parti‘nin de özgürlükler alanında ciddi vaatleri vardı. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Ak Parti "mış gibi" yapıyor. Ben Ak Parti yöneticilerinin niyetlerinin düzgün olduğuna inanıyorum. Ama iktidar niyetlerin değil sonuçların test edildiği bir yerdir. Ak Parti Türkiye‘de hiçbir partiye nasip olmayan büyük bir güçle iktidar oldu. Hem uluslar arası, hem iç konjonktür hem de halkın desteği Ak Parti‘den yanaydı. Maalesef bu konularla ilgili somut bir adım atamadı. Atamamasının temel nedenlerinden biri hazırlıksız olmasıdır. Demokratik Açılım‘a da hazırlıksız bir şekilde girdi. Mesela bizim hazırladığımız Gönüllü Birliktelik Projesi komple paket bir programdı. Hükümetin böyle bir çalışması yoktu. Programsız, pusulasız bir gemi gibi yoluna başladı. Sonunda Habur‘dan gelen görüntülerle süreç maalesef berhava edildi.
Gelinen noktada demokratik açılım bitti mi?
Öyle görünüyor. Şu anda sıkıntılı bir noktadayız. Geçen seneye bakın, Türkiye‘de çok olumlu bir hava vardı. Herkes bu sürece katkı sağlayabilirdi. Anayasa tartışmaları da öyle. Evet Ak Parti‘nin, kendilerinin de bildiği bürokratik oligarşiyi zayıflatmak için hareket edeceği belliydi. Ama bu noktalarda planlı hareket etmediler. Biz teklifimizi iki dosya halinde hükümete ilettik. Bunlardan birincisinde yeni, çağdaş, katılımcı, demokratik bir anayasa nasıl yapılır? ikinci dosyada da en azından asgaride yapılacak düzenlemeler nelerdir? Bunları kendilerine takdim ettik. Gördük ki hükümet bu konuda da planlı bir şekilde hareket etmiyor.
İktidar partisi ‘nasıl olsa benim çoğunluğum var istediğimi yaparım‘ diye düşünemez. Türkiye‘de çoğunluğu olan partinin daha çok görüşmeyi istemesi lazım. İktidar partisinin karşı tarafın gönlünü edecek tavır içinde olması lazım. İktidar partisi Türkçe‘nin o güzel kelimesiyle nobran tarzda siyaset yaptı ve Türkiye‘nin temel meselelerinin hepsini eline yüzüne bulaştırdı.
Ermenistan meselesinde de endişelerimizin tamamı gerçekleşti. Evet sıfır problem, sınırlarımızı açalım bundan Türkiye kazanır. Ama sıfır problemi sadece sizin istemeniz yetmez karşı tarafında istemesi lazım, buraya da hazırlıksız girdiler ve yalpaladılar.
Ak Parti pilli oyuncak araba gibi
"Yaptırmıyorlar" savunmasına ne diyorsunuz?
Ak Parti‘nin "yaptırmıyorlar" demeye hakkı yoktur. Ben bunu 7 yıldır söylüyorum. Halk 2002‘de üç temel gerekçeyle oy verdi. Ekmek simit hesabı, ekonomik pastadan bana da pay ver. Özgürlük alanlarının önünü aç ve mevcut statükoyu millet lehine değiştir. 27 Temmuz 2007‘de ise bunlara ilaveten dördüncü bir ödev daha verildi yeni çağdaş bir anayasa ile başlayacak siyasi ve hukuki reform süreci. Bu dört madde yeni siyasetin merkezi olarak durmaktadır. Ak Parti‘yi iktidara getiren bu dört talep karşılanmamış toplumsal talepler olarak karşımızda duruyor. Çünkü Ak Parti ‘mış‘ gibi yaptı. Karşı taraf yaptırmadı derlerse şuna baksınlar Ak Parti‘nin makam olarak elde edemediği hangi makam vardır. Başbakan Ak Partili, Cumhurbaşkanı Ak Parti kökenlidir, Meclis Başkanı Ak Parti kökenlidir. Bütün üst kurumların başkanları Ak Parti kökenlidir. Yaptırmıyorlar mazereti yoktur. Hangi makamı istediniz de alamadınız. Ak parti sistemi değiştirmeyi, kurum ve kuruluşların başlarındaki insanları değiştirmek olarak algıladı. YÖK‘ün başındaki Ahmet‘i alıp bizim Mehmet‘i koyarsak sistem iyileşir zannettiler. Vesayet mekanizmasını ortadan kaldırmak için yapılması gereken, bütün kurumları milletin denetimine açık hale getirmektir. Bizim çocukluğumuzda pilli arabalar vardı. Bu arabalar gider gider en küçük bir engelle karşılaştıklarında ise geri dönerdi. Ak Parti‘nin 8 yıllık icraatlarını özetleyecek kilit cümle budur diye düşünüyorum.
Saadet Ak Parti farkı
Ak Parti iktidarı ile Saadet iktidarının arasındaki fark ne olacak?
En temel fark ekonomi politikalarındaki farktır. Biz Dubai Modelini asla uygulamayacağız. Türkiye küresel kapitalizmin etkisine açık, uluslar arası firmaların showroomu olmamalı. Böyle bir ekonomik modelin içerisinde büyük şirketlerin kovalarından dökülenlerle bardağını dolduran ülke olmamalı. Bu ekonomi modelinin sonunda millet borçlandı, devlet borçlandı, tezgah dağıldı. Millet fukaralaştı. Son 3 yıldır "sınıf altı" tabiri kullanılmaya başlandı. Başkalarının yardımı olmadan yaşayamayacak kitle demek. Şu anda Türkiye‘de 3,5 milyon aile "sınıf altı!" Biz öyle Dubai modeli falan değil Yeniden Büyük Türkiye Modeli ile ekonomik kalkınmamızı sağlayacağız.
İkincisi Türkiye‘nin dış politikada yaptığı yanlışlardır. Hükümet dış politikada söylem itibariyle çok güzel ama icraatlar itibariyle fevkalade tutuk ya da kötü bir tavır sergiledi. 3 alanda Ak Parti‘nin dış politikadaki yanlışları ortaya çıkıyor. Bunlardan biri Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi‘nin eş başkanlığıdır. Ak Parti bunu bir demokrasi projesi olarak algılamıştır. Bölgenin bir bölünme projesi olarak görmemiştir. Erdoğan-Gül ikilisinin 1 Mart tezkeresinin geçmesi için ne kadar büyük gayret gösterdiğini hatırlıyoruz. Ama çok şükür milletin vekilleri milletin taleplerine uydu ve tezkere geçmedi. Ama tezkere geçmemesine rağmen İncirlik üssü 103 bin 500 kez ABD ve NATO uçakları tarafından kullanılarak Irak ve Afganistan bombalanmıştır. Diğer yanlış AB perspektifidir. Sayın Başbakan kendinden önceki hükümetler gibi ‘AB bizim için vazgeçilmez bir medeniyet projesidir‘ dediği için ilişkilere 1-0 mağlup başladı. Biz ne kadar gol atarsak atalım adamlar gelip Maradona gibi elle gol atmayı beceriyorlar. Annan Planı bunun çok canlı bir örneği. Evet aktif bir dış politika izleniyor ama bu aktif dış politika kararlı ve şahsiyetli bir dış politikaya döndürülemiyor. Biz bunların hiçbirisinin yanında yer almayız. Saadet Partisi aktif, çok taraflı ve şahsiyetli bir politika izleyecek. Türkiye bizim dönemimizde komşular, kardeşler, dindaşlar ve dünya mazlumları gibi genişleyen bir çerçevede zulme karşı dünyanın bütününün harekete geçmesini ve kendisini korumasını sağlayacak argümanları geliştirecektir. Ekonomide de yeniden üreten, istihdamı sağlayan, ihracat yapan reel bir ekonomik modelin takviye edilmesini sağlayacaktır. Kerim devleti inşa edecektir.
Bu düzen sürdürülebilir değil
Türkiye‘nin en büyük sorunlarından biri işsizlik ve ibre sürekli yukarı doğru gidiyor. Türkiye ekonomisi büyüyor. Çok sayıda yolsuzluk dedikodusu da var. Siz bunları nasıl yorumluyorsunuz?
21. yy‘ın ekonomik olarak en temel problemlerinden bir tanesi şu, 30-40 yıldır özellikle 1970‘li yılların başlarındaki petrol krizleriyle dünya ekonomisi yeni bir yapılanmaya girdi. Sanayi kapitalizminden sanayi ötesi kapitalizme geçildi. Üretim merkezli olmaktan daha ziyade finans ve hizmet sektörü ağırlıklı olan bir düzen tercih edildi. Evet bu düzen dünyada büyük bir refah dalgası oluşturdu ama problem şuydu: Sanayi kapitalizminde refah topluma nispeten paylaştırıldı. Ama yeni dönemde sanayi ötesi kapitalizm döneminde uygulanan neo-liberal politikalar ve küreselleşme süreçleriyle sermaye çok az sayıda insanın elinde toplandı. Devletlerin demiyorum. Bugün dünyanın en büyük ekonomisi olduğu zannedilen ABD‘de 50 milyon yoksul var. Şimdi dünyada sadece Afrika ve Asya‘da insanlar fukaralaşmıyor. Sanayi kapitalizminin büyük ülkelerinde, Batı Avrupa‘da Almanya‘da, İngiltere‘de, ABD‘de, Japonya‘da insanlar fukaralaşıyor. Dünyada böyle bir durum var. Dolayısıyla 21. yy‘ın başından itibaren ekonomistler şunu tartışıyorlar. Sadece kalkınma, gelişme, kişi başına düşen milli gelir, para biriminin gücü ekonominin gücünü göstermeye yetmez. Ekonominin sosyal tarafı dediğimiz yanının da güçlü olması lazım. Çünkü neo-liberal tezler 50 yıldır bunu bir kenara bırakmış durumda. Yani parayı kazanıyorsan, güçlüysen ayakta duruyorsun, büyük balıklar küçük balıkları yutuyor ondan sonra da Atlantik ötesinin büyük balinaları geliyor o büyük balıkları da yiyor. Bu düzen sürdürülebilir bir düzen değildir.
Hormonlu bir büyüme oluyor?
Dünyadaki temel sorun bu. İnsanların alım gücü nasıl? Gelir dağılımındaki adalet nasıl temin ediliyor. İstihdam nasıl çözülüyor ve fukaralık nasıl önleniyor. Bu temel kriterler esas güçleridir. Türkiye için ilk çeyrekte büyüme rakamları verildi ve 11,7 büyüdü ama bu büyüme ithalata dayalı bir büyümedir. Türkiye‘nin yüzde 11,3 ihracatı artmış ama yüzde 36‘da ithalatı artmış. Bu süreçte iki önemli şey olmuş. Paramız pahalı olduğu için dışarıdan ucuz mal gelmiş burada bizim milletin temel değerleri içerideki mallarla değil dışarıdan gelen mallarla kıyaslanmış.
Yani biz mal satamamışız?
Evet mal satamamışız. Çok daha önemli olanı ise önceden ürettiğimiz ara malları artık üretemez duruma gelmişiz ve sanayinin gerektirdiği ara malları dışarıdan ithal etmeye başlamışız. Bunun anlamı şudur. Bu büyümedir ama ülkede fabrikalar kapanacak, orta esnaf çökecek, istihdam üretilemeyecek demektir. Türkiye‘de mobilya sektöründe bile kullanılan malzemeler ithal malzeme haline geliyor. Dolayısıyla yapı bozulmuştur. 17. IMF protokolü Türkiye‘nin ekonomi politik tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Nasıl 12 Eylül ile 24 Ocak arasında bir ilişki varsa aynı şekilde 28 Şubat‘ta bir mıntıka temizliği yapılmış o zamanki Milli Görüş hükümetinin bu konulara karşı çıktığı milli bir ekonomi modeli yerleştirmeye çalıştığı ve bunda da başarılı olduğu için tasfiye edilmiştir. O hükümet tasfiye edildikten sonra da 17. IMF protokolüyle Türkiye ekonomisi bütünüyle dışarıya bağımlı hale getirilmiş ve uluslararası finans kapitalizminin tam bir showroomu olan bir ülke haline getirilmiştir. Şimdi geldiğiniz noktada öyle bir ülke ki rakamsal olarak büyüyor ama fukaralık da artıyor. Ülke büyüyor gelir dağılımındaki adaletsizlik de artıyor.
Ekonominin sosyal gücü önemli
Cari açık yükseliyor sürekli
Biz bunu başından beri söylüyoruz. Hükümet kamu borçlarını oransal olarak belki azaltıyor ama bugün Türkiye‘de 220 milyar dolara yakın bir özel sektör borcu var. Türk özel sektörü de artık yabancılaşmış, dışarıya bağımlı hale gelmiş demektir. GSMH‘nın artması eğer bir ölçü olsaydı şu anda dünyanın en ileri ülkesinin Brunei Sultanlığı ve Birleşik Arap Emirlikleri olması gerekirdi. Mesele sadece kişi başına düşen gelirle değil ekonominin sosyal gücü nedir ve ekonomi bu gücünü nasıl kendi üretimiyle sağlıyor bununla ölçmek gerekir.
Terör konusunda dört parti de sınıfta kaldı
Son dönemde şehit cenazelerinin artmasıyla bir huzursuzluk dönemi başladı. Siz bu yeni dönemi nasıl yorumluyorsunuz?
Biz Türkler ve Kürtler 2010 yılı oldu da gökten paraşütle bu topraklara inmedik. Bu topraklarda yüzlerce yıldır aynı dinin mensupları, aynı medeniyetin çocukları aynı vatanın evlatları olarak yaşıyoruz. Diyarbakır, İstanbul, Hakkâri, Edirne arasında hiçbir fark yoktur. Böyleydi zaten bu. Bu insanların arasında da bunca yaşanana rağmen derin kavgaların olmadığını görüyoruz. Asırlardır Alp Arslan‘ın, Kılıçarslan‘ın, Selahattin Eyyübi‘nin çocukları olarak yan yana, aynı safta, aynı hedefler doğrultusunda çalışan bu ülkenin çocuklarına son 30 yıldır bir fitne sokuldu. Bir tarafta uluslar arası terör siyasetinin araçları diğer tarafta da derin çetelerin halka hayatı çekilmez kılan uygulamalarıyla Doğu ve Güneydoğu‘da insanlar iki ejderha arasında sıkışıp kaldılar. Maalesef on binlerce insanımız öldü. Binlerce güvenlik görevlimiz şehit oldu. 1 trilyon dolara yakın da maddi kaybın olduğu hesap ediliyor. Biz gerçekten terörü çözecek miyiz, çözüyormuş gibi mi yapacağız yoksa terörün devam etmesinden yana mıyız? Geçtiğimiz bir yıl içinde bu konuda meclisteki dört parti de sınıfta kaldı. Ak Parti bir işe başlamıştır ama bunu nasıl yapacağını bilmediği için eline yüzüne bulaştırmıştır. Biz başından bu yana hükümete uyarıda bulunuyoruz. Bazı işyerleri vardır ki ne yaptığınızdan daha ziyade nasıl yaptığınız önemlidir. Bu süreçte CHP ve MHP her konuda ‘istemezük‘ diyerek sürecin önünü tıkamış ve çözümden yana olmamıştır. Kapatılan DTP ise meseleyi sadece İmralı‘daki bir hükümlünün penceresinin santimetresine getirmiş ve çözümden yana olmadığını ortaya koymuştur.
Uzlaşma ortamı da istemediler sanki
Çözüm isteyen uzlaşma da ister aynı zamanda. Sadece Saadet Partisi‘nin tarihe ve millete karşı yüzü aktır ve söylediği sözleri çok net söylemiştir. Keşke Türkiye bu projeyi uygulamaya bir yerlerden başlayabilseydi. Ama başlanamadı. Terör şu anda 1991 yılında yaşanan şartlara benzer bir nitelik taşıyor. Türkiye siyaseti de bu anlamda 12 Eylül öncesi duruma götürülmeye çalışılıyor. Bir tarafta terör diğer tarafta birbiriyle konuşmayan siyaset, bunun aşılması lazım. Biz sorunun çözülmesi için somut tekliflerimizi 7 madde halinde kamuoyu ile paylaştık. Terörün çözümü ne olağanüstü halle ne de sıkıyönetim ile olur. Terör hukuk devleti içerisinde insan haklarına saygılı bir şekilde çözülebilir. ‘Adalete dayalı kardeşlik‘ çözüm için anahtar kavramdır. Bu topraklarda yaşayan her vatandaşımız yasalar önünde eşit, özgür ve özde vatandaş olacak ve ekonomik telafi programları uygulanacak. Göç önlenerek insanların terk ettikleri köylerine geri döndürülmesi sağlanmalıdır. Bütün bunların yapılabilmesi için de koşulsuz olarak PKK‘nın ateşkes ilan etmesi gerekir ve Türkiye‘de provokasyonların önlenmesi için de akan kanın durdurulması şarttır. Maalesef siyaset ‘ben mi sana gideceğim sen mi bana geleceksin‘ tartışması yapıyor. Ben de bu anlamda bir çağrıda bulundum ve ‘gelin bir şehidin evinde buluşalım‘ dedim. Ben son uyarı olarak şunu söylüyorum. Bu konu kimsenin siyasi rant elde edeceği ya da siyasi riske gireceği bir alan değildir. Bu endişelerle hareket eden milletin önünde tarih önünde sorumlu olur.
İsrail‘e karşı icraat gereklidir
Türkiye İsrail ilişkilerinde yaşanan son gelişmeleri de sormak istiyorum. Mavi Marmara baskınından sonra ilişkiler bozuldu. Ancak geçen hafta İsrail ve Türkiye arasında bir görüşme oldu. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Bu fevkalade büyük bir skandaldır. Türkiye, Mavi Marmara meselesini doğru anlamak mecburiyetindedir. Bunu bir felaket telalığı olsun diye değil, durum tespiti için söylüyorum. İsrail, şimdiye kadar Ortadoğu‘daki bütün rakiplerini tasfiye etmiş ve son olarak da en büyük rakip gördüğü Türkiye‘ye de ‘şah mat‘ demiştir. Böyle bir gemi olayı olmasa bile İsrail böyle bir operasyonu yapacaktı yaşananların şiddeti İsrail‘in böyle bir hazırlığın içerisinde olduğunu ortaya koyuyor. Tepkiler son derece güzel. Ama siyaset sadece söz söylemek değildir. Eylem ve kararlılık da gerektirir. Hala İsrail‘in Türkiye Büyükelçisi buradadır. Hala, Türkiye Uluslar arası Savaş Suçluları Mahkemesi‘nde Türkiye bu kararı veren İsrailli yetkililerle ilgili başvuru yapmamıştır. Hala İsrail ile ilgili tazminat konusunda bir adım atılmamıştır. Hala Gemilerimiz İsrail‘de bekletilmektedir. Hala BM‘de tarafsız bir gözlemci heyeti kurulamamıştır. Biz de bu tekliflerde bulunduk. Hükümet yetkilileri ‘bunlar bizim kırmızı çizgilerimiz‘ dedi. Ama maalesef hiçbir gelişme olmamıştır. Hükümetin ısrarla söylediği sözlerden biri de ‘İsrail‘i yalnızlaştırmaktır" Biz her platformda söylüyoruz. İsrail‘in en büyük gücü 1967‘den bu yana kendi karşısında uluslar arası diplomatik bir gücün oluşturulmamasıdır. Türkiye yüzde yüz haklı olduğu Mavi Marmara konusunda uluslar arası alanda bir diplomatik baraj oluşturabilirdi. Ama yapılamadı. İsrail‘i yalnızlaştıracağız diyorlar ama bizim hiçbir dediğimiz yerine getirilmediği halde onlarla oturup görüşüyorsunuz. Siz bu yaptığınızla İsrail‘in elini güçlendiriyorsunuz. ‘Eğer biz gizli görüşmeseydik İsrail‘de kriz olurdu. Ya da biz söyleyeceklerimizi direk yüzlerine söyledik ‘ diyorlar. Bırakın da kriz oluşsun onu da biz mi düşüneceğiz. Yine sizin söylediğiniz sağır sultan duydu bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Hükümet bu görüşme ile büyük bir skandala imza attı. Eğer İsrail‘de gündeme gelmemiş olsaydı duymayacaktık bile. İsrail, ‘bunlar bizimle görüştüğüne göre, bu sözler iç kamuoyunu tatmin etmeye yönelik sözlerdir bu nedenle de fazla sorun etmeye gerek yoktur‘ diye düşüneceklerdir. Eğer süreç böyle giderse bu konuda da İsrail‘e karşı hiçbir şey yapılamayacaktır. İsrail‘e karşı Rusya, BM ve Avrupa Parlamentosu‘nda o kadar ağır sözler söylenmiştir ki, Türkiye‘nin söyledikleri hafif kalır. İsrail bu konuda şerbetlidir ve sözden anlamaz İsrail‘e karşı icraat yapmak gerekir.
Anayasa Mahkemesi senato oldu
Anayasa Mahkemesi‘nin almış olduğu iptal kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasa Mahkemesi almış olduğu bu kararla, fiilen 12 Eylül‘de kaldırılan senatonun yerine geçmiştir. Yani kendisini mevcut parlamentonun üstünde bir senato konumuna getirmiştir. Anayasa Mahkemesi henüz yasallaşmamış bu metni zaten değerlendirmemesi gerekirdi. Anayasa Mahkemesi böyle bir görüşmeyi değerlendirmeye aldıysa bunu sadece şekil bakımından değerlendirebilirdi. Mevcut anayasada bu yazılıdır. Bu karar ile birlikte Anayasa Mahkemesi sadece şekil şartları bakımından değil, bir yerindelik araştırması yapmıştır. Mecliste, milletin iradesi ile yapılan değişikliğin yerinde olup olmadığı konusunda karar beyan etmiştir. Mahkeme aslında tırnak içerisinde iki ifadeyi değiştirerek, yasa yapıcının murat ettiği şeyin tam zıttın da yeni bir yasa yapmıştır. Yani 11 kişi sadece bir yasayı değiştirmemiş, aslında yeni bir yasa yapmıştır. Mahkeme siyasi bir karar vermiştir. Hukuki bir karar vermemiştir. Bu kararla da mevcut siyasi dengeleri çok değiştirmeyecek, maddeleri iptal etmeyerek yeni bir siyasi tartışmanın önünü kapatmıştır. Bir orta yol bulmuştur. Siyaseten çok fazla kutuplaşmanın, gerginleşmenin olmayacağı bir siyasi karar vermiştir.
Peki bundan sonra ne olacak?
Anayasa‘nın tümüyle değişmesi gerekir.12 Eylül ihtilalinin anayasası yapıldığı günden itibaren bu millete dar geliyor. Bu zannediyorum ki yapılan 17‘inci anayasa değişikliği yamasıdır. Bu elbisenin bütünüyle değiştirilmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi milleti iradesini hiçe sayarak vermiş olduğu bu kararın aşmanın tek bir yolu var o da Türkiye‘de dönüp millete, ‘Ey millet buyurun anayasayı kendiniz yapın‘ demektir. Bunun yolunu açmaktır. Türkiye‘de halk tarafından seçilmiş, dar bölge iki turlu sistem ile seçilmiş olan 300 temsilciden oluşan yeni bir anayasa meclisi gerekir. Bu meclis sadece anayasa yapmakla ilgilenecek. Bir yıl içerisinde bu işi yapacak, sonra da yapmış olduğu bu anayasayı TBMM‘ye referanduma gönderilmek üzere teslim edecek. Dolayısıyla halk, milletin temsilcisini doğrudan seçmiş olacak. Anayasa Mahkemesi‘nin bu son kararından sonra Türkiye‘nin başka bir yolu kalmamıştır. Eğer Türkiye ileri bir demokrasi olacaksa, mevcut kördüğümü açmanın ikinci bir yolu yoktur. Önümüzdeki birkaç yıl içerisinde Türkiye bu noktaya gelecektir. İnşallah Saadet Partisi öncülüğünde önümüzdeki parlamentoda böyle bir yol açılacaktır.