Cuma namazından sonra Boztepe‘nin bize sunduğu enfes Ordu manzarasına baka baka Giresun yoluna koyulduk. Akşam yapacağımız çalışma toplantısına kadar vaktimiz var. Yol üzerinde Bulancak‘a da uğrayıp bir iki dosta selam verdikten sonra yine bir başka okul arkadaşım Ömer Bulduk‘a uğradık. Ömer de Yakup Ar gibi fakülteden arkadaşım ve babasının tek oğlu olduğu için aile işlerini sürdürmek için Bulancak‘ta ikamet ediyor. Ömer Bulduk bizi büyük bir coşku ile karşıladı. Onun da katılması ile 5 kişi olarak Giresun‘a doğru yola çıktık. Yakup Ar için içimden gelenleri yazdım. Ömer için de aynı cümleleri kurabilirim. Ömer benim için her zaman ufkuna ve ferasetine hayran olduğum biri olmuştur. Aydınlık, münevver bir insandır. Bulancak Ömer‘den mutlaka istifade etmelidir. Zaten o da hiçbir şeyini toplumu için esirgeyecek biri değildir.
Odundan kağıda...
Vakit henüz erken ve toplantıya epey vakit var. O zaman Suat Pamukçu Beyefendiyi arayıp MİLDA Kâğıt Fabrikası‘nı ziyaret etmek güzel olacak. MİLDA Kâğıt Fabrikası Giresun‘un hemen doğusunda Aksu denilen mevkide. 1971 yılında hizmete girmiş. 2 bin ton günlük üretim kapasitesine sahip. 2004 yılında özelleştirilmiş. Özelleştirildiğinde sahip olduğu kötü gidişatını yenip tam kapasite ile çalışma gayreti içinde. Suat Pamukçu ve Saffet Erdemir Beylerin refakatinde fabrikayı yaklaşık 1 saatlik bir turla gezdik. Odunların teslim alındığı birimden kâğıtların ambalajlanıp sevk edildiği birime kadar üretimin bütün aşamalarını gördük. En çok ilgimi çekense hamur haline gelmiş odunun yüksek bir hızla dönen bant üstünde akarak bant boyunca istenilen gramajda cıvık halden kuruyarak kâğıda dönüşmesi oldu. Bir de şunu gözlemledim: Bobin haline gelmiş kâğıt rulosu ile bir kütüğe elinizle ufak ufak vurduğunuzda aynı sesi veriyor. Yani kâğıt, ağaç olmaktan çıktıktan sonra bile kendi özü olan ağacın tınısını muhafaza ediyor.
Kalede yorgunluk çayı
MİLDA‘dan sonra Giresun Kalesi‘nde bir yorgunluk çayı her şeye değdi. Kaledeki kafeteryanın bahçesinde akşamki toplantının hazırlıklarını yaparken Ömer‘den Giresun‘u dinlemek çok güzeldi. Kale aynı zamanda Topal Osman‘ın mezarının olduğu yer. Gerçek tarihe uygunluğu tetkike muhtaç olsa da Giresun‘da hala Topal Osman efsaneleri anlatılıyor. Giresun, dağların Karadeniz‘e dik indiği bir noktada kurulmuş güzel bir şehir. Neredeyse hiç düz yeri yok. Bu yüzden de yapılaşma için arsa fakiri bir yer. Hem eski ve hem de yeni Giresun coğrafyanın zorlamasıyla sıkışık bir kent halinde. En büyük sorun araç parkı. Daracık cadde ve sokaklar araçlarla dolu. Tipik bir Türkiye şehri. Coğrafi yapı şehri sıkıştırmış, şehri yönetenler de buna katkı sağlamışlar. Bina yapmışlar ama yürüyecek yolları dar ve bu dar yollar araçlarla dolu.
Saadet Partisi Giresun İl Merkezi‘nde yaptığımız toplantımıza çok sayıda teşkilat yönetici ve mensupları ile Millî Gazete okuyucuları iştirak etti. İl Başkanı Ali Algün Beyefendi fındık hasadını bir günlüğüne bırakıp toplantıyı onurlandıran katılımcılara teşekkür ederek sözlerine başladı. Biz de teşekkür ettik. Giresun‘da başarılı ve faydalı bir toplantı yaptık. Bazı katılımcılar "Keşke daha müsait zamanda daha uzun bir toplantı yapılsaydı" diye hayıflandılar.
Erken mi gidelim geç mi?
Giresun MİLDA Sosyal Tesisleri‘nden çıkarken yolda bir yerde sabah çorbası içeriz diye niyetlendik. Sabah saat 9 civarında Tirebolu‘da birkaç tesise uğradıksa da açık bir yer bulamadık. Her yer kapalı. Nihayet bizden önce gelen 2 hanım ve 1 beyin açtırdığı Tirebolu‘nun deniz kenarındaki kafeteryaya biz de girdik. Selam ve kelamdan sonra zaten hazırlanmakta olan kahvaltıdan nasibimize düşeni aldık. Kafeteryanın işleticisi mühendis olan beyefendi ile sohbet ettik. O da ahlaki erozyondan şikayetçi. Bizden önce gelen müşteriler teşekkür edip ayrılırken mühendis beyefendi tam da Karadenizli mantığı ile ve tamamen doğal bir şekilde müşterilerine güle güle derken "gene bekleriz ama bundan sonra biraz daha geç gelin" deyiverdi. Burası Karadeniz ve kafeteryanın işleticisi bir Karadenizli, hem de Tirebolulu. Bir daha yolumuz düşerse erken mi gidelim, geç mi?
Karadeniz kendinden alınanı bir gün geri alır
Denizin doldurularak yol yapılmasına razı olan Karadenizliye rastlamadık desek yalan olmaz. İnsan bu durumu görünce ikilem içinde kalıyor. Bir tarafta medeniyetin göstergesi yol, bir tarafta Allah‘ın verdiği eşsiz nimet. Hangisini hangisine tercih edersiniz?
Geceyi MİLDA‘nın sosyal tesislerinde geçirdik. MİLDA Aksu Kâğıt Fabrikası zamanında devlet tarafından yapıldığı için çalışanlarının her türlü ihtiyacı düşünülmüş. Fabrikanın bulunduğu mevkie yukarıdan bakan bir tepenin üzerine her türlü insani ihtiyacı karşılayabilecek sosyal tesisler ve çalışanlar için lojmanlar yapmış.
Devlet yatırımlarının hemen hepsi bu şekilde inşa edilmiş olmasına rağmen geçen süreç içinde kötü işletme bahane edilerek dış etkilerin tesiri ile bütün bu varlıklar elden çıkarıldı. MİLDA her şeye rağmen asıl kuruluş amacına yönelik üretimine devam etme gayreti içinde ise de özelleştirilmiş devlet varlıkları çalışanları mağdur edilerek asıl amacının dışında kullanılmakta veya hiç çalıştırılmamaktadır. Ve hatta pek çoğu arsasının kıymeti yüzünden satın alınmış, pek çoğu da temelden yıkılarak arsa üretiminde kullanılmıştır.
İşe bu açıdan bakınca MİLDA‘nın gayretini ve çabasını takdir etmemek mümkün değil. Tebrikler Suat Bey, tebrikler Saffet Bey ve MİLDA çalışanları. Sa‘yiniz meşkur, ameliniz makbul olsun.
Denizin alternatifi yok
MİLDA sosyal tesislerinden erken saatlerde Trabzon‘a doğru yola düştük. Giresun‘a kadar yer yer gördüğümüz yol için denizin, koyların, sahillerin doldurularak kapatılması Giresun‘dan sonra süreklilik arz ediyor. Bir Giresun‘lu Aile Çay Bahçesi işleticisinin ifadesi ile "Benim bildiğim Karadeniz kendisinden alınanları bir gün geri alır." Denizin doldurularak yol yapılmasına razı olan Karadenizliye rastlamadık desek yalan olmaz. İnsan bu durumu görünce ikilem içinde kalıyor. Bir tarafta medeniyetin göstergesi yol, bir tarafta Allah‘ın verdiği eşsiz nimet. Hangisini hangisine tercih edersiniz? İki şey öne çıkıyor. Denizin alternatifi yok. Yolun ise alternatifi var. Ordu‘da olduğu gibi karayolu biraz daha iç kesimlere çekilerek sahil feda edilmeyebilirdi. Yolun bir maliyeti var. Deniz doldurularak yapılan yolun ise iki maliyeti var. İkincisi ise doğal zenginliğin yok oluşu. Bu yüzden şimdi bu sahil yolunda aracınızla giderken insanların denize girmek için neredeyse yolun emniyet şeridinde soyunduklarına şahit oluyorsunuz. Çünkü yol denizden gidiyor. İnsanlar da bu uygulamaya inat emniyet şeridinde soyunup denize giriyorlar.
Gazete matbaasını ziyaret
Bir de şu açıdan baktık duruma. Küçük bir koy yol yapılabilmek için ne kadar uzaklıktan getirildiğini bilmediğimiz binlerce kamyon taş ve malzeme ile dolduruluyor. Yolu deniz almasın diye denizin içine doğru T şeklinde dalgakıranlar yapılıyor. Bütün bunların fiziki ve manevi maliyeti ile iç kesimlerden geçirilecek yol için gerekli viyadük ve tünellerin maliyeti karşılaştırıldığında ikincisinin daha ucuz olacağını yorumladık. Denizin doldurulması yoğun olarak Ordu‘dan sonra başlayıp ta Hopa‘ya kadar devam ediyor. Zaten Hopa‘dan ötesi de Gürcistan.
Trabzon‘da toplantı saatine kadar zamanımızı değerlendirmek için gazetemizin Karadeniz bölge baskısı yapılan matbaaya sorumlumuz Süleyman İnci‘ye uğradık. Süleyman, Adana bölgemizden Trabzon‘a büyük fedakarlıklar yaparak geldi. Şimdi burada gazetenin baskısını ve dağıtımını yapıyor. Bizi bütün sempatikliği ile karşıladı. Matbaa Trabzon‘un Yomra ilçesinde. Yomra‘da birkaç esnafa ve gazete okuyucusuna uğradık. Ziraat aletleri satan İsmail Sürmeneli‘nin mütevazi dükkanında çay içip sohbet ettik.
Bir dokun bin âh işit
"Bölgemizin en büyük problemi fındık. Ama ben bundan daha önemli olarak benim birinci derecede gördüğüm problemler dünya Müslümanlarının görmüş olduğu zulüm, işkence, baskı, çekmiş olduğu çiledir, ümmetin çekmiş olduğu çiledir" diyor. İsmail o kadar içten konuşuyor ki, fındık parasını alamayan 90 yaşındaki bir müşterisinin ağladığından bahsederek "beni de ağlattı" diyor. İsmail‘e ekonomiyi, tarımı, enflasyonu sorduk. "Ben burada aynı zamanda tarım aletleri ve bıçak gibi şeyleri bileyleme işi de yapıyorum. 2000 yılında bir aleti 1 liraya bileyliyordum, şimdi de fiyat aynı. Kiram ise o günden bugüne 700 YTL‘den 2 bin YTL‘ye, BAG-KUR primim de 70 YTL‘den 210 YTL‘ye çıktı. Bundan sonra ne ekonomisinden, ne enflasyonundan bahsedebiliriz?" Bizim için de bu kadarı yeterli oldu. Halk kendi ekonomisini, enflasyonunu böyle hesaplıyor. Gerçek hesap da bu. Özelleştirilmede satılan Yomra‘nın süt fabrikası çay fabrikasına dönüşmüş dolayısıyla İstanbul‘da şöhretli Trabzon tereyağına "Yomra‘nın bir katkısı yok."
Başbakan konuştukça fiyat düşüyor
Yomra‘da kuyumculuk yapan Mustafa Çelik‘in kuyumcu dükkanında nefeslenirken bir yandan da sohbet devam etti. Mustafa‘ya biz altını sorduk o fındığı konuştu. Mustafa‘nın fındık yorumu şöyle: "Başbakan bir konuştu fındık 1 lira aşağı indi, bir daha konuştu 1 lira daha aşağıya indi. Şimdi 1,8 YTL‘den fındık satılıyor. Keşke hiç konuşmasaydı. Fındık stratejik bir ürün. Bunun için ürünümüze değer vermeliyiz. Bunun için gerekirse enstitü kurmalıyız. Fındık para ederse ben burada altın satabilirim. Esnafın yüzü güler. Memurun aldığı maaşın yeri bellidir. Fındık para edecek ki bizim de işlerimiz iyi gitsin." Bu arada içeriye giren müşterisinin talebini yerine getirdikten sonra bize dönüp "durum işte böyle, vatandaş artık altın değil, gümüş alıyor" dedi. Gümüş alan hanımefendinin "Niye altın değil de gümüş aldınız?" sorumuza cevabı; "Altın alacak paramız yok, altın çok pahalı" cevabını verdi. Yomra‘daki görüştüğümüz iki esnafın biri demir satıyor, biri altın. İkisinin de ekonomi ile ilgili görüşü aynı. Karadeniz‘de ekonomi hem alan, hem satan ve hem de hizmet edenin gözünde böyle. Diğer yerlerin buradan farklı olduğunu da görmedik. Osman Altuğ hocanın dediği gibi ekonomi gerçekten "Üç kağıt ekonomisi" olmuş. Anadolu‘dan daha iyi görülüyor. Bu konuşmalardan sonra fındığın taban fiyatı 4 YTL olarak açıklandı, 2.8 YTL‘den pazar buldu. Acaba İsmail Sürmeneli, Mustafa Çelik ve diğerleri ne kadar memnundur dersiniz! "Fındık para etmezse biz de İstanbul‘a geliriz" demişti Mustafa. Dengini toplamış mıdır dersiniz?
Trabzonspor deyince akan sular duruyor!
Yomra‘da Erol Özdemir‘in kahvesinde bir yorgunluk çayı içtik. Çay Rize‘de üretilir, Erzurum‘da içilir derler ama Erol‘un çayı da çaydı hani. Erol‘un gönlü zengin. Kahvesi herkesin uğrak yeri. Onun için de buraya "karargah" diyorlar. Erol‘un kahvesinde sohbetimizin merkezine demircilikten emekli olmuş, şimdilerde arıcılık yapan Osman Çakmak oturdu. "Tam da sizi arıyordum. Millî Gazete ne zaman Fenerbahçe‘yi tutmayı bırakıp da Trabzonspor‘a yer verecek?" diye çıkıştı bize. Osman‘ı normal karşılamak lazım çünkü Ordu‘yu geçince Trabzonspor mutlaka gündeminizde ve aklınızda olmalı. Zira bunun bariz örneğini Saadet Partisi Trabzon İl Başkanlığı‘nda yaptığımız toplantıya katılan bir grup teşkilat mensubunda da gördük. Trabzonspor buralarda bir fenomen.
Trabzon teşkilatında yapacağımız toplantının zamanlamasında ortaya çıkan bir yanlış anlamadan dolayı programımızda takdim ve tehir yapmak zorunda kaldık. Günlerden Pazar olması nedeniyle hem Rize‘de ve hem de Artvin‘de İl Divanı toplantıları yapılacaktı. Bu bizim için daha çok insanla bir arada olmak için iyi bir şanstı. Bu yüzden Pazar günümüze Rize ve Artvin İl Divanları‘nı dahil ederek Pazartesi günü Trabzon‘da ertelediğimiz toplantımızı yapmak üzere Artvin İl Divanı için Hopa‘da yapılan toplantı gittik. Hopa Gürcistan sınırından önce son yerleşim yeri. Artvin İl Başkanı Gültekin Soydan Bey bize kolaylık olması için İl Divanı‘nı Hopa‘da yaptı. Hopa küçük bir ilçe olmasına rağmen yol kenarlarında bekleyen yüzlerce kamyon ve TIR‘larla bizi karşıladı. Sınırı geçmek için bekliyor bu kamyon ve TIR‘lar. Hopa‘da bu sebepten pek çok yüksek katlı otel var. Saadet Partisi Artvin İl Divanı Hopa İlçe Teşkilatı salonunda yapıldı.
Düzü olmayan vilayet
Borçka‘nın hemen yukarısında Çoruh nehri üzerinde büyük bir baraj inşaatı devam ediyor. Borçka‘dan Artvin‘e kadar nehrin her noktası şantiye halinde. Artvin herhalde Türkiye‘nin düz alanı olmayan tek kentimiz. Çoruh nehri üzerinde kuzeyden güneye doğru Muratlı, Borçka ve Deriner barajlarının inşaatları devam ediyor. Dolayısıyla bu kesimlerde eski yol baraj suları altında kalacağından yeni yol inşaatı var ve ulaşım büyük çoğunlukla servis yollarından sağlanıyor. Bu yüzden ulaşım son derece zor ve zahmetli.
Bu turnemiz boyunca en verimli ve bereketli toplantıyı Rize‘de yaptık. Ağustos ayının 20‘sinde, herkesin bir şekilde tatilde veya köy işlerinde olduğu bir dönemde başarılı bir çalışma oldu.
Kafası karışık Osman
Osman zihni karışık vatandaşlarımızdan. Sohbetimize Osman‘ın "Bu ülke iflas etmişti. Ekonomimiz IMF‘ye peşkeş çekilmişti" saptaması ile başladık. Hangi hükümet zamanında? Sorumuza "Geçmiş hükümetler zamanında" diye cevap verdi. AKP hükümetinin Kemal Derviş politikalarını devam ettirdiğini kabul etmiyor. "Refahyol döneminde işlerimiz iyi idi. Ben o zaman 51 lira emekli maaşı alırdım birden çıktı 250 liraya. Yüzde üç yüz arttı. (Aslında yüzde beş yüz demeliydi). Allah ondan razı olsun.(Erbakan Hoca‘yı kasdediyor.) Ama Ecevit bir Anayasa kitapçığı fırlattı o gece benim 10 milyarım gitti" diyor. Ee, öyleyse bu kafa karışıklığı ne? sorumuza "Biz Amerikansız iş yapamayız, biz Kayseri‘de uçak fabrikası yapmıştık, Amerika size ben daha ucuza veririm diyerek kapattırdı" diyor. Ali Haydar Haksal Bey bu duruma "Yenilmişlik psikolojisi" diyor. Ali Haydar Beyin "Türkiye borçlu, iflas etmiş, Türkiye‘yi iyi yönetiyor dediğiniz hükümet 135 milyar daha borçlandı" itirazına, "Ben maliyeci değilim, demirci ustasıyım, demir nasıl alınır, nasıl işlenir onu bilirim" diyor. Peki Osman sen şimdi bir işletmeci olarak 3,5 yıl önce 200 milyar borcun vardı. Bu borç oldu 350 milyar... Osman çapraz soruyu hemen anladı ve Karadenizli kıvraklığı ile "Beyefendi ben ona bakmam. Ben bir köylü vatandaş olarak, ben şimdi bir arıcı olarak, bir dolmuşçu olarak konuşuyorum size, kendi payıma, ben senin o soruna cevap veremeyeceğim." Osman son derece sempatik bir vatandaş. Hoş sohbetinden istifade ile "Nereye kadar gider?" dedik. "Nereye kadar gidecek, sonunda hepsini veririz devlete, hükümete. Deriz bizi bak. Sonu bu yani, ne yapacaksın yani?" Bu da Osman‘ın teslimiyetçi yanı, dedik ya aklı karışık diye. Osman‘la sohbet güzeldi.