Bazı adamlar vardır denize benzerler… Karşılarında durduğunuzda kendinizden daha büyük bir şey hissetmekten başka bir şey gelmez elinizden. Enginlikleri sizi sarıp sarmalar, heybetleri sizi esir alır. Ve öyle adamlar vardır ki, o çok sevdikleri ufuklara göçüp gittiklerinde, sesleri ve çehreleriyle çınlayan sağır edici bir boşluk bırakırlar arkalarında… Sanki yokluğun kendisi bile onların huzurunda sessiz kalmayı gururuna yediremez.
“Ebu Suheyb” adıyla tanınan İzzeddin el-Haddad, varlığı ve yokluğu yeniden tanımlamak üzere dünyamızdan geçip giden o süvarilerden biriydi. Göçtü ama gitmedi; zira zihnimde ne zaman hikmetli bir söz dolaşsa onun o sakin ve ağırbaşlı gülüşünün yankısını işitiyorum hâlâ. Karşısına geçtiğim her denizde, o vakur yüz hatlarının tecelli ettiğini görüyorum hâlâ ve ta derinliklerimde ona karşı henüz tam olarak ödenmemiş bir vefa borcunun ağırlığını taşıyorum hâlâ. Bu kırık dökük kelimeler onun hakkını teslim etmede imdadıma yetişmeyecek şüphesiz. Ne var ki yine de bunu deneme şerefinden kelimeleri muaf tutmayacağım.
Beyaz Mitsubishi
Her şey 2002 yılının başlarında bir günde başladı. O günü diğer günlerden farksız sanıyordum; ta ki sessizlik bana kendini künyesiyle tanıtan ve numaramı ortak bir tanıdık vasıtasıyla bulduğunu söyleyen birinin telefonla aramasıyla sarsılana dek. İlk anda, bu meselenin rutin bir davet/teşkilat aşamasından öteye gitmediği kanaati yerleşti içime. Zira o vakitler Hamas hareketine yeni katılmış, Kassam Tugayları'nın 103. Birliği'ne karşı göğsünde coşkun bir özlem ve özel bir çekim taşıyan bir gençtim. Fakat bana her seferinde verilen cevap yolun henüz çok başında olduğumuz ve silahı kucaklamadan önce aşılması gereken birtakım davet ve eğitim durakları olduğuydu. Ona bir randevu saati verdim, mekânı ise o belirledi.
Buluşma yerine vardığımda, içimdeki heyecan benden önde gidiyordu. Aramızda geçen kısa bir telefon görüşmesinde, bana doğru yaklaşacak beyaz bir "Mitsubishi" aracı gözlememi söyleyerek sokağın sonuna doğru yukarı çıkmamı istedi. Araç süzülerek gelip yolun ortasında tam önümde durduğunda binmeye hazır bir şekilde elimi uzatıp ön kapısını açtım. Ancak hayal bile edemeyeceğim bir manzara karşısında bakışlarım donakaldı. Kendimi "M16 Katsar" model otomatik bir tüfekle ve o tüfeği kavrayan büyüleyici siması heybet ve vakar saçan bir sakalla bezenmiş bir adamla karşı karşıya buldum.
İçimden şöyle dedim: "Vallahi, bu kesinlikle sıradan bir görüşme değil... Bu, eşi benzeri görülmemiş bir Kassam buluşması." Beni sıcacık bir tebessüm ve kardeşçe bir hoşgeldin ile karşılayarak şöyle dedi: "Ben kardeşin, Kassam Tugayları'ndan Ebu Suheyb İzzeddin el-Haddad."
O an adrenalin damarlarımda bir şelale gibi çağladı ve kalp atışlarım göğsümü dövmeye başladı. O anın celali ve heybeti olmasaydı, yolun ortasında sevinçten havalara uçar ve Allah'a şükür secdesine kapanırdım. İşte o an yirmi dört yıl boyunca operasyonun dostlukla, kardeşliğin cihatla kaynaştığı köklü bir ilişkinin temel taşı oldu. Bu süre zarfında İzzeddin sadık bir kardeş, gerçek bir dost, örnek alınacak bir rehber ve ilham veren bir komutan oldu. Kalbim göğüs kafesimde attığı sürece ona sadakat ve sevgi borçluyum. Allah bizi peygamberler, şehitler ve sıddıklarla beraber Kevser Havuzu'nun başında yeniden bir araya getirene dek ruhum, malım ve ailem ona feda olsun.
Yarı Yolda Bırakmayan Bir Dost
Sivil hayatımda çeşitli işlere girip çıktım. Filistin'in zorlu şartlarında yoğrulan her genç gibi, işsiz kaldığım ve maddi sıkıntı çektiğim zorlu bir dönemden geçtim. O günlerde, "Tesisatçı" lakaplı sevgili Ebu Muhammed "Nahid el-Batş" ile birlikte bir görevdeydim. ( Kendisi 2014 savaşında el-Batş ailesi katliamında şehit mertebesine yükseldi). Ebu Muhammed bana halimi hatırımı ve iş durumumu sordu. Ben de tüm doğallığımla yeni bir işe başvurduğumu ve umutla sonucunu beklediğimi söyledim. Sözlerimi duyar duymaz, kardeşlik gayretiyle öfkeden deliye döndü ve seven birinin sitemiyle çıkışarak şöyle dedi: "Hiçbir gelir kaynağının olmadığını bana ya da Ebu Suheyb'e haber vermeden kendini nasıl böyle bir duruma bırakırsın?!" Hiç beklemedi, derhal telefonu kaldırıp Ebu Suheyb'le konuştu ve onu durumdan haberdar etti. Bir baba kalbi taşıyan komutandan cevap gecikmedi; Ebu Suheyb, bana destek olmak için derhal, en az iki ay boyunca aylık iki yüz dolar ödenmesine karar verdi. Ancak ferahlığın gelişi bizim hesaplarımızı geride bıraktı. Zira iki ay dolmadan Allah o yeni işi bana nasip etti. Bu asil davranış boynuma dolanan manevi bir borç olarak kaldı ve yaşadığım sürece ona vefa göstereceğime dair kendi kendime söz verdim.
O "iki yüz dolar"ın bağların derinliğini ve gizliliğini kanıtlayan bir başka hoş hikayesi daha var. 7 Ekim'deki o “Şanlı Harekât Günü”nün üzerinden iki ay geçtikten sonra savaşın tam ortasındayken taşıyıcısının Ebu Suheyb'in adıyla imzaladığı bir talimat barındıran bir mesaj bana ulaştı. Saha şartları tedbirli olmayı gerektirdiği için temkinli bir şekilde elçiye şöyle dedim: "Herkes Leyla ile bir bağı olduğunu iddia eder, lakin Leyla bunu kabul etmez.. Eğer gönderen gerçekten Ebu Suheyb ise onun emir ve işaretine amadeyim, fakat mesajın bizzat ondan geldiğini bana ispatlayacak bir işaret, bir delil istiyorum." Elçi gidip bir süre sonra gülümseyerek bana geri döndü ve şöyle dedi: "Komutan bu isteğine güldü ve sana diyor ki: Sana, seninle ve şu iki yüz dolarla ilgili o meseleyi hatırlatıyormuş." O an içimi tarifsiz bir mutluluk kapladı. Sadece kimlik doğrulandığı ve elçinin güvenilirliği kanıtlandığı için değil, aksine o derin sırrı yeryüzünde sadece üç kişinin biliyor olmasındandı: Ben, şehit Ebu Muhammed el-Batş ve komutanımız Ebu Suheyb.
Bu tür ince davranışlar Ebu Suheyb'in hayatında gelip geçici anlar değil, bir yaşam tarzıydı. Zira o, dirilere olduğu kadar şehitlere karşı da vefalıydı. Yol arkadaşı Ebu Muhammed el-Batş'ı şehadetinden sonra bir gün bile unutmadı. Bu vefasını, kızlarından birini şehit el-Batş'ın oğluyla evlendirerek taçlandırdı ve büyüyüp o büyük Harekât Günü’nde kahramanca yer alacak olan çocuklarına sadık bir hami olmaya devam etti.
Vefa Mihrabındaki “Muvahhid”
Ebu Suheyb'in bulunduğu mekânlara gerek En-Nahil Caddesi'nde "Kahve" adını verdiğimiz karargâha gerek En-Nahil Caddesi'ne yeniden taşınmadan önce Zeytun Mahallesi'nin El-Maslaba Caddesi'ndeki eski evine sık sık giderdim. Çoğu zaman beni karşılayan manzara, onun huşu içinde Kur'an-ı Kerim'den günlük virdini okumaya kapanmış hâli olurdu. Kimi zaman evinin arka bahçesinde ya da bitişikteki arazide bazı askeri denemeler yapmak için halka olurduk. Çalışmalarımız sırasında gençlerin evlilik ve çok eşlilik üzerine yaptıkları o bildik şakalar ve buna cesaret edebilenlerden verilen örnekler etrafında dönen ayaküstü sohbetler hiç eksik olmazdı.
İşte o meclislerde Ebu Suheyb'in kesin ve bir o kadar da güzel bir duruşu vardı. Kendisini gururla ve güler yüzle "Muvahhidlerden" (esprili bir şekilde tek eşli olmayı kastediyor) olarak tanımlar, "Ümmü Suheyb’e olan sevgisinin çok derin olduğunu, onun üzerine asla başka bir evlilik yapmayacağını ve ondan başka birini eş ve hayat arkadaşı olarak hayal bile edemeyeceğini tüm içtenliğiyle ilan ederdi. Ona ve onun duygularına öylesine bağlıydı ki, eşini huzursuz edip kıskandıracak en ufak bir şeyden bile kaçınır ve ona duyduğu saygı ile ikramdan ötürü bu konuda şaka yapılmasını dahi kesinlikle reddederdi.
Vefanın gölgesinde bir ömür süren iki hayat arkadaşı oldukları gibi, kader onların şehadette de yoldaş olmalarını diledi. Bir kızları ve iki oğullarıyla birlikte Rab katına yükseldiler. Allah onları en seçkin kulları arasında İlliyyîn'de (cennetin en yüksek makamlarında) kabul buyursun.
Çılgın Fikirlerin Hamisi
2006 yılında Kassam Tugayları, askeri kapasiteyi geliştirmek amacıyla bir grup mühendisi yurtdışına gönderdi. Bu grubun başında Şehit Komutan Şeyh Raid Sa’d ve Komutan Ebu Suheyb vardı. Görevleri, daha sonra "Tayr (Kuş)" adıyla bilinecek olan projede insansız hava aracı simülatörleri ve gövde üretimi üzerine eğitim almaktı. Ancak Temmuz 2006 Lübnan Savaşı'nın patlak vermesi ekibin planlanan eğitimlerini tamamlamasına engel oldu. Ayrıca "Gilad Şalit" isimli askerin esir alınması operasyonunun yansımalarıyla eş zamanlı olarak Refah Sınır Kapısı'nın kapatılması nedeniyle grup Gazze Şeridi'ne hemen dönmeyi başaramadı.
Yurtdışındaki o zorunlu bekleyiş süresince, grubun kulağına Hizbullah'ın İsrail'in dinlemelerinden kaçınmak için kapalı bir yerel sabit iletişim ağı kullandığına dair kesin bilgiler ulaştı. Bu ağ Hizbullah’ın iletişimini sağlamak, bilgi akışını güvene almak ve komuta-kontrol sistemini muhafaza etmek için adeta hayati bir sinir sistemiydi. İşgalci bu ağın mühendislerini, teknisyenlerini ve ikmal hatlarını hedef almak için adeta çırpınıyordu.
Grup Gazze'ye döndü ve bazılarının zihninde bu stratejik deneyimi örnek alıp Gazze Şeridi’nde uygulama fikri alevlendi. Fakat fikir, sarp bir engelle karşı karşıyaydı. Üst düzey askeri komuta kademesi, "Senao" cihazlarına ve açık antenlere dayanan geleneksel telsiz iletişim sisteminden, büyük bir mali yatırım ve devasa bir çaba gerektiren kapalı kablolu bir ağa geçmeye nasıl ikna edilecekti?
Grup, komutayı ikna etmek için geçiş kapısı olarak Komutan Ebu Suheyb'i seçti ve fikri ilk olarak onun komuta ettiği "Tuffah Taburu"nun etki alanında uygulaması için ona sundular. Ebu Suheyb bir an bile tereddüt etmedi. Bir komutan dehasıyla fikri hemen benimsedi, tabur komuta meclisini derhal topladı ve tüm gücünü ve imkanlarını bu yeni doğan projenin hizmetine sundu.
(2018'de Malezya'da Mossad tarafından suikasta uğrayan) Şehit Doktor Fadi el-Batş ve (2021'de Sanayi Caddesi'ndeki mühendisler saldırısında şehit düşen) Şehit Mühendis "Sami Rıdvan - Ebu Abdullah" hemen işe koyuldular. Tuffah mahallesinde ilk iletişim santralini kurdular ve elektrik direkleri arasına havadan çekilen tel kablolar aracılığıyla kapalı bir ağ çektiler. Bu çalışma, taburun muharebe mevzilerinin ve komuta-kontrol odalarının çoğunu kapsayacak şekilde şaşırtıcı bir rekor sürede tamamlandı. Ebu Suheyb, kendine güvenen birinin gururuyla ilk deneme aramasını bizzat yapan kişi oldu.
Furkan Savaşı (2008-2009) patlak verdiğinde bu yatırımın dehası gün yüzüne çıktı. Ebu Suheyb bu ağı üstün bir etkinlikle kullandı, telsiz iletişiminden uzak durdu ve sürekli ve şiddetli bombardıman altında kopan hatların onarımını bizzat takip etmeye özen gösterdi. Savaşın ardından yapılan genel askeri değerlendirmede Ebu Suheyb, tamamen kablolu ağa geçilmesini tavsiye eden stratejik bir rapor sundu. Grup, Kassam Tugayları Askeri Konseyi'ni bu fikri benimsemeye ve kalıcı bir strateji olarak yaygınlaştırmaya sevk etmek için işte bu rapora dayandı. Böylece proje, Tuffah mahallesindeki basit bir fikir ve mütevazı bir santralden, başlı başına bir silaha ve kendisine en seçkin mühendislerin yetiştiği, devasa imkânların seferber edildiği dev bir uzmanlık alanına dönüştü.
Allah'ın inayeti ve ardından Ebu Suheyb'in bu fikri kucaklama cesareti olmasaydı, iletişim ağı Gazze'de gün yüzü göremezdi. Kolay ve erişilebilir bir telsiz alternatifi varken, o dönemde bunu para, emek ve insan gücü israfı olarak gören bazı tugay komutanlarının muhalefetiyle fikir çoktan raflara kaldırılmış olurdu.
Ebu Suheyb'in öncülüğü bununla da sınırlı kalmadı. O, her yaratıcı ve çılgın fikrin meşru hamisiydi. Nitekim (Temmuz 2025'te işgalci ajanların eliyle suikasta uğrayan) Şehit "Heysem Şimali - Ebu'l-Velid", otomatik robotların GPS teknolojisiyle yönlendirilmesi fikrini ortaya attığında Ebu Suheyb bunu derhal benimsedi ve sahadaki tüm denemelerine bizzat katılmaya özen gösterdi. Aynı durum, bir grubun GPS ile yönlendirilen bir denizaltı üretme fikrini ortaya attığında da yaşandı. Onlarla birlikte kapanıp engelleri aşmaya çalıştı, hatta bizzat Şeyh Raid Sa’d'ı bu denemeleri takip etmeye ve desteklemeye çağırdı.
RPG'den Kornet'e
Furkan Savaşı'nın (2008-2009) değerlendirme toplantılarında Ebu Suheyb, gerçekçi özeleştiriler yapılması ve silahların geliştirilmesi yönünde kararlılıkla baskı kuran, sağlam görüşlü bir adam olarak öne çıktı. Sesini yükselterek şu basit ama can yakıcı stratejik soruyu soruyordu: "Hizbullah 2006 yılında güdümlü Kornet füzeleriyle savaşırken, biz nasıl olur da 2009 yılında ilkel RPG, Yasin ve Bettar roketleriyle savaşırız?!"
İran'daki müttefiklerin ve Hizbullah'ın, direnişe kendi uygun gördüklerini değil, muharebenin doğasının gerektirdiği ve direnişin talep ettiği şeyleri sağlaması gerektiğini açıkça görüyordu. Bu düşünceden hareketle fazla beklemedi. Kardeşleriyle birlikte derhal özgüvene ve silahlarını kendi elleriyle üretmeye yöneldiler. Karşılaştıkları her teknik çıkmaza yenilikçi çözümler bulmak için yerin gizli derinliklerine inip ter döktüler.
Ebu Suheyb, direniş tarihinin pek çok dönüm noktasında son sözü söyleyen kişi oldu. Şanlı 7 Ekim gününün bildirisini dağıtan ve o görkemli başlama işaretini veren kişi olması, ona yücelik, şeref ve övünç olarak yeter.
Cephe Hatları Arasında Bir Bisikletin Üzerinde
2014 savaşının başlarında, el-Ketîbe Camii’nde teravih namazı kılıyordum. Ebu Suheyb'in içeri girip safta tam yanımdaki boşluğu doldurmasıyla şaşkına döndüm. Namazdan sonra ona selam verdim ve onun hayatı için endişe eden birinin yürek yangınıyla sitem ettim: "Ebu Suheyb... Gizlenme ve güvenli bir yere sığınma ruhsatını kullanma imkânın varken, böyle zorlu koşullarda seni kaybetme ihtimaliyle nasıl böyle yüreğimizi dağlarsın?!" Her zamanki gibi, insana güven ve huzur aşılayan o dingin sakinliğiyle gülümsedi ve şöyle dedi: "Ey Abdulaziz, her ecelin vakti yazılıdır... Üzülme."
Savaş alevlenip yükü ağırlaştığında saklanmadı, aksine cesaretle ileri muharebe mevzileri arasında dolaşıyor, savaşçılarına sebat veriyor, morallerini yükseltiyor, hazırlıklarını ve silahlarını denetliyordu. Sahaya ilk inen ve oradan en son çıkan ne güzel bir komutandı o.
Bu çizgisi "Aksa Tufanı" savaşında da değişmedi. Son nefesine kadar, mücahitlerin direnişini perçinlemek, onları savaşa, sabra ve ecrini Allah'tan beklemeye teşvik etmek için cephe hatları arasında mekik dokudu. Kâh bir eşek arabasına biniyor, kâh yorgun adımlarla yürüyor, kâh basit bir bisiklet sürüyordu. Hatta, işgalciye ve onun tüm güvenlik ve hava sistemlerine açıkça meydan okurcasına, Gazze sahiline gidip denize karşı oturmak için kendine vakit ayırıyordu.
Onu her zaman denize âşık biri olarak bildim. Huzuru ve ruhunun enginliğini orada bulurdu. O sahilde, "Şaleler" bölgesini biraz geçtikten sonra, Halil el-Vezir Camii'ne gelmeden önce, çok sevdiği, özel bir yeri vardı... Orada ufku izler ve özgürlüğün hayalini kurardı.
Liyakatin Mimarı
Ebu Suheyb, nefsani arzulardan ve kibirden arınmış bir komutandı. Emri altında görev yapan uzmanlık birimlerinin, müfrezelerin ve bölüklerin komutanlarını desteklemeye büyük özen gösterirdi. Başarıyı daima asıl sahiplerine teslim etmek, kimsenin hakkını yememek ve hiç kimsenin öncülüğünü veya başlattığı güzel bir çığırı unutmamak onun değişmez şiarıydı.
Hatırlıyorum; bir gün bizi askeri bir uzmanlık biriminin mensuplarıyla bir öğle yemeği sofrasında bir araya getirmişti. O uzmanlık alanını, kaydettikleri sıçramayı ve gelişimi güzel sözlerle överek söze başladı, ardından o birimin kuruluş tarihini detaylarıyla anlatmaya koyuldu. Anlatının her durağında eliyle mecliste bulunanlardan birini işaret ediyor, onu adıyla ve künyesiyle anıp herkesin huzurunda şöyle diyordu: "Bu alanda ilk tuğlayı koyan ve temelini atan kişi işte bu kardeştir." Bu asil manzara, seçkin bir başarının zikredildiği veya bir mücahidin yıldızının parladığı her mahfilde ve mecliste tekrarlanırdı.
Bu yüzden, etrafını liyakat sahipleri ve yapıcı zihinlerle kuşatması; yetenekleri cezbeden, koruyucu bir himaye kalkanı altında düşünce ve icat konusunda onlara dizginleri teslim eden kuluçka ortamları oluşturmaya böylesine gayret etmesi son derece doğaldı. Bunun en belirgin kanıtlarından biri de, Ebu Suheyb'in doğrudan himayesi ve net çalışma programları sayesinde muazzam sıçramalar kaydeden "Güney Gazze Tugayı'na Bağlı Mühendislik Birimi"dir. Öyle ki bu birim, kimi zaman "Genel Askeri İmalat Birimi Mühendisler Dairesi"ni bile geride bırakan mühendislik fikirleri ve çözümleri ortaya koymuş; bu başarı komuta kademesini daha sonra bu seçkin birimin mensuplarını üretim birimine ve diğer stratejik uzmanlık alanlarına dâhil etmeye sevk etmiştir.
Tüfeğin Mirası
Ebu Suheyb'in çizdiği ve benim de onun okulunda öğrendiğim o yol üzere, yiğitlerin gözetiminde yetişmesi için büyük oğlumu da ribat mevzilerine ve katılabildiğim bazı cihad buluşmalarına beraberimde götürürdüm. Bu seferlerin birinde, Ebu Suheyb'e bakıp gülümseyerek şöyle dedim: "Ebu Suheyb... Çocuğum büyümeye ve Kassam ordusuna katılmak için can atmaya başladı. İnşallah o da büyüyüp tıpkı babasının yaptığı gibi senin mübarek komutanlığın altında çalışacak." Komutan çocuğuma doğru döndü, onu şefkatle göğsüne bastırıp küçük omzunu sıvazladı. Sonra bana baktı ve içinde tarifsiz bir duruluk ve yakîn barındıran bir ses tonuyla şöyle dedi: "Oğlun büyüyene kadar ben yaşar mıyım ki ey Abdulaziz? Biz Allah'tan şehadeti, sözünde durup önden giden sevdiklerimize kavuşmayı diliyoruz. Benden sonra yolu başkaları tamamlasın."
Şekil 1 Suheyb. (İzzeddin el-Haddad’ın büyük oğludur. Babasının künyesini oluşturan Suheyb ismi, onundur. Kassam Tugayları Gazze Tugayı mücahitlerindendi. Tuffah Mahallesi'ni savunurken 17 Ocak 2025 tarihinde şehit düştü.
O –Allah ona rahmet etsin– tüm benliğiyle şehadet anına hazır bir şekilde, hatta o anı kovalayarak, onun vuslatına talip olarak yaşardı. Allah katında olanın daha hayırlı ve daha kalıcı olduğu, izzetin ancak cihatla korunabileceği ve gerçek rızkın mızrakların ve kılıçların gölgesi altında olduğu bilinciyle çocuklarını yetiştirirdi. İşte "Suheyb" ve kardeşi "Mü'min" bu yakîn üzere doğup büyüdüler. Ahde vefa gösterdiler ve aynı yolda, direniş ve şehadet yolunda hızla anne ve babalarının önüne geçtiler.
Şekil 2 Mü'min. (İzzeddin el-Haddad'ın oğlu 10 Nisan 2025 tarihinde Gazze'yi savunurken şehit düştü.)
Şundan eminim ki, yazımın satırları tüm bu hatıraları hakkıyla kuşatmaktan aciz kalacaktır. Zira şahit olunanlar ve yaşanan sahneler sayılamayacak kadar çoktur. Bu istisnai döneme ve başta Şehit Komutan Ebu Suheyb olmak üzere bu dönemin süvarilerinin rolüne dair tarihi tanıklığı anlatmaya, kelimeler ne kadar uzarsa uzasın, sayfalar ne kadar çoğalırsa çoğalsın hiçbir makale yetmeyecektir.
Fakat bu vefalı kelimelerimi kendisiyle noktalayacağım en güzel müjdelerden biri de şudur ki; Ebu Suheyb el-Haddad'ın kızı, Allah'ın inayetiyle, tam da bugün Allah'ın kitabının tamamını hıfzetmeyi başarmış, güzel bir nesil yetiştiren eğitmen ve komutan babasının yolunda sarsılmaz bir azimle yürümeye devam etmektedir.
Bugün en büyük tesellimiz, Ebu Suheyb'in, komutanların kanının intikamını alacak ve yoldan dönmeden yürüyüşü sürdürecek çelik gibi adamları kendi ocağından mezun etmeden göçüp gitmemiş olmasıdır. Ve ben şu an "Vatanın aşkıyla divaneye dönmüş" eşsiz bir neslin şekillendiğini görüyorum. Füzelerin sağanağı altındaki rahimlerden doğan, enkazların ve giderek artan kurbanların arasından varlık bulan, sahte uluslararası adaleti ve köhnemiş küresel sistemin acziyetini elinin tersiyle iten bir nesil…
Gümbür gümbür gelen bu nesil, o şanlı Harekât Günü'nde gördüğünün katbekat fazlası olan bir cehennemi –sözde- İsrail’e gösterecektir. Zira şüphesiz onlar geliyorlar; kıyamet günü gibi geliyorlar, zilleti asla kabul etmiyor, zulüm üzerine uyumuyorlar... O hâlde bekleyin, zira “o zalimlere vaad edilen azab, sabah vaktidir”. ( Hud Suresi / 81)
Yazan: Abdulaziz Matris