Zırhlı gemilerimiz abluka filomuzun en çalışkan unsurları olduğunu bir daha sergilediler. Ferik İbrahim Paşa engin tecrübesiyle, parlak zekâsıyla ortaya koyduğu sevk-i idâre gerçek bir başkumandan olduğunun ispatını teşkil etmişti. Liva âmiral Hubart ile Komodor Mehmed, Arif ve Hüseyin Beylerin birliktelikleri zafere giden yolu pürüzsüz sağlayan işbirliği idi.
Miralay Arif Bey, Rumeli filosunun 2. fırkasının komodorluğuna naklolundu. Golos limanında durmakta olan Peykizafer gemisine forsunu çekerek gemiyi komodor gemisi olarak tensip etti. Tabii bu fırkanın takviyesi gerekmekteydi çünkü Selânik‘teki Şadiye kalyonu ve bir kaç vapurdan mürekkep olması yeterli değildi.
Bu arada Anadolu filosu da bir reorganizasyona tâbi tutuldu. Biri Moralı İbrahim diğeri ise Hubart Paşa‘nın komutasına verildi. Bunların fırkaları özellikle Girit ablukasını esas görevi olarak gerçekleştireceklerdi. Osmanlı devletinin siyasasında Kur‘anî emir olan emaneti ehline veriniz düstûru her zaman her padişah döneminde yerine getirilmeye çalışılan hususiyettendir.
6. Bukinhgam Dükünün 3. oğlu olan Agustos Çarls Hubart, 1822 Nisan ayının ilk günü Hampton‘da dünyaya gelmiştir. 1835‘de 13 yaşındayken denizcilik mesleğine intisab etmiştir. İngiliz donanmasında Post Keptin rütbesine kadar yükseldi. Bir abluka yarıcısı kumandanı olmak üzere Kuzey Amerika iç savaşında vazife almış ve 18 defa abluka hattını yarıp Çarlston‘a cephane kaçırmağa muvaffak olarak haklı bir şöhretin sahibi oldu. Yeni bir vazifeye atanmak için beklerken İstanbul‘a gezmeye geldi. Girit muhasarasında Erzak kaçıran Yunan gemileriyle başa çıkamıyordu. Muhasarada görev almak için Fuad Paşa‘ya çıktı ve kabul edildi. (1867-1868)
Hubart, kumanda meclisi azalığına tâyininden dokuz ay sonra Aralık/1868‘de Girit‘e giderek Anadolu filosu 2. fırkasının kumandasını deruhde etmiştir.
Öte yandan Anadolu filosunun 3. fırkası aşağıdaki onüç gemiden teşkil olunacaktı. Bunlar: Nasr-ulaziz, Muhbirisürur fırkateynleri, Mansure, Merih, Zihaf ve Seddülbahir korvetleri, Peykişevket, Eserihayr, Esericedit, Musul, Seyyar ve Gemlik vapurları, Sünne korveti. Bu fırkanın vazifesi Türk adalarıyla Batı Anadolu sahillerini muhafaza etmekti.
Komodorluğa tâyin edilen Miralay Hüseyin Bey, Nasrülaziz fırkateynine forsunu çekti ve aldığı talimat üzerine gemileri tevzie teşebbüs etti. Bu tâlimata göre Peykişevket ve Gemlik vapurlarının Akdeniz boğazında bırakılmaları Seddülbahir ve Eserihayr, Musul ve Seyyar vapurlarının Boğaz ağzından, Çeşme‘ye, diğerlerinin oradan Rodos‘a kadar uzanan sahilleri tarassuda sevk olunmaları lâzım geliyordu.
Halbuki fırkaya ithal olunan gemilerden Mansure korveti Cezair-i Bahrisefid, Seddülbahir korveti Aydın vâlisinin, Merih korveti Rodos mutasarrıfının ve Sünne korveti Sisam Bey‘inin maiyetine memur edildiği gibi Peykişevket vapuru İstanköy Adasını muhafaza etmek üzere daha evvel oralara gönderilmişti.
Bu yılın içinde Fransa‘da yapılmış olan Asarıtevfik fırkateyni ile Necmişevket, Asârışevket, Hıfzurrahman, Lûtfucelil korvetleri ve İngiltere‘de yapılmış olan Avnillah ve Mûinizafer korvetleri İstanbul‘a gelip zırhlı filomuza iltihak etmiş ve nakliye filomuz da dokuz vapur daha kazanmıştır.
İsyanın sonu
Yunan hükümeti Babıâli‘nin vermiş olduğu ultimatomu ika‘ya muktedir değil diye yorumlamış olmalı ki, bu da ancak düveli muazzamanın kendisine muavenet etmesinden ne‘şet etmiştir. Sefiri Deliyani‘nin pasaportu eline tutuşturuldu, bizim Atina‘daki sefirimiz Fotiyadi Efendi‘de geri çağrıldı. Siyasi temasların kesilmiş olduğu 1869/Ocak ayında Seraskerlik makamınca bütün birliklerimize bildirildi.
Aynısı bütün filo ve fırka komutanlıklarına bildirilirken Bahriye nâzırlığı liman reisliklerini durumdan haberdar etmişti. Bu meyanda Ispartalı Eşekçi lakablı Hüseyin Avni Paşa da Girit‘de askeri harekâta girişti. Girit‘de meydana gelen dramın son safhasında denizcilerimiz iki aylık zaman içinde pek yüksek bir gayret ve başarı ile görevlerini yerine getirdiler.
Zırhlı gemilerimiz abluka filomuzun en çalışkan unsurları olduğunu bir daha sergilediler. Ahşap, yâni ağaçtan yapılmış gemilerimiz komodorlukların emrinde ikinci derece işlerde kullanılıyorlardı. Ferik İbrahim Paşa engin tecrübesiyle, parlak zekâsıyla ortaya koyduğu sevk-i idâre gerçek bir başkumandan olduğunun ispatını teşkil etmişti.
Liva âmiral Hubart ile Komodor Mehmed, Arif ve Hüseyin Beylerin birliktelikleri zafere giden yolu pürüzsüz sağlayan işbirliği idi. Sultaniye İstanbul‘da idi. Talia ise, güzelce tâmir edilerek Komodor Arif Bey fırkasına iltihak etmek üzere Golos‘a gönderilmişti.
Diğer üç vapur ise Girit sularında bulunmaktaydı. Bunların İstanbul‘a gönderilmesi talepleri, makul sebepler ileri süren İbrahim Paşa‘dan geri döndü. Nihayet sadaret, Hüseyin Avni Paşa‘ya tahrirat gönderip, İbrahim Paşa nezdinde teşebbüste bulunması rica edildi. Londra‘dan satın alınan vapurlar Girit sularına gelmiş olabileceği cihetle rüküp gemilerinin orada ipkalarına lüzum kalmadığı ileri sürülüyordu. Halbuki yalnız iki vapur Londra‘dan Girit‘e hareket etmiş, bunlardan Medarızafer fırtınadan sakatlanmış tâmir için Cezayir‘e girmişti. Hâl böyle olduğunda İzzettin ve emsâlinin yerlerine ikame olunacak yeni vapur yoktu.
Hubart‘ın marifeti
Bir yanda Hüseyin Avni Paşa kara harekâtının son darbesini 1869 senesinin Ocak ayında indirmeğe başlarken, Osmanlı donanması hizmetinde olan Liva Amiral Hubart, isyancı kuvvetlere muave-et eden, onlara cephane, melbusat ve yiyecek taşıyan kaçakçıların değerli gemileri Enosis ve Girit vapurlarını yakalamak fırsatını gözlüyordu. ABD iç savaşında abluka yarmakla tanınmış olan Hubart şimdi de abluka yarmak isteyenlere nasıl engel olabileceğini göstererek, Osmanlı donanmasında getirildiği görev ve makamı boş yere elde etmemiş olduğunu göstermeliydi. Hubart Paşa o günün hatıratında şunları yazıyordu:
Limanın önüne demirledim. Sonra mahalli hükümete gönderdiğim tahriratta boşa attığım top üzerine gemime dolu top atmağa cesaret etmekle kendisine korsan nazarıyla bakılmak lâzım gelen Yunan gemisinin bana teslim edilmesini talep ve bu mesele hukuken hâl ve fasl olunmadıkça Enosis ile diğer refiklerinin limandan çıkmasına müsaade etmiyeceğimi ihtar ettim. Şıra hükümeti, teklif ve ihtarımdan telâşa düşerek talimat almak üzere Atina‘ya bir posta vapuru gönderdi. Enosis meselesinin hukuku düvel mucibince rüyet ve fasl olunacağını, binaenaleyh protestomu verip limanı terketmekliğim lâzım geldiğini beyan etti. Bir taraftan da yabancı devlet konsolosları içtima etmişler idi. Limanı terketmemekte sebatkâr oldum. Zira arkamı döner dönmez Enosis ve refiklerinin Girit‘e koşacakları şüphesizdi. Şıra‘da kaldığım gece kuntrantcıları Girit‘e kaçır mamak için çok zahmet çektim. Ertesi gün sabahleyin Atina‘dan gelen bir vapurdan bir Türk zâbit çıktı; bana ‘Pire‘den ayrıldığımız sırada bir Yunan fırkateyni Şıra‘ya hareket emri almıştı, bu geminin mürettebatı Hubart Paşayı ölü veya diri yakalamaya yemin etmişlermiş‘ dedi. Zâbitin bu ihtarı üzerine demir aldım denize açıldım. Biraz sonra bir Yunan fırkateyninin bize doğru geldiğini gördüm. Bu arada Şıra adası sahiline gürültücü bir kalabalık toplanmıştı. Biz de, dâima düşmanı gözeterek teyakkuz ve ihtiyat ile üzerine doğru ilerlemekte ve toplarına ateş vereceği zamanı beklemekte idik. Fakat memul (umulanın) hilafına olarak düşmanın limana girip üç demir birden attığını gördük. Ona artık muharip denilemezdi. Sonradan aldığım malumata göre Yunan harp gemisinde barut yokmuş."
Bütün bunlar olurken, Mehmed Ali Paşa ve Redif Paşa fırkaları ihtilâl kuvvetlerinin mühim bir kısmını aralarına alarak tazyik etmişler ve ikiyüz kişiden az olmamak üzere asi öldürülürken, bir kısım esir de elde edildi. İki gün geçince Sifakya dağlarında sığınmış bulunan asilerin kalabalık bir gurubu askerimiz karşısında dört yüz kayıba varan ve sekizyüze yakın esir vererek mahvoldular.
Esirler arasında reis diye de anılan meşhur Tripolaki de bulunmaktaydı. İhtilâlcilerin kurmuş olduğu geçici hükümet ve organizasyonu ve de gönüllüleri Yunanistan‘a çekileceklerini kumandanlığa bildirerek avdet etmelerine müsaade olunması talebinde bulundular. Teslim olan asilere Yunanistan‘a nakilleri için gemiler tahsis olundu.
Diğer taraftan Yunan hükümeti, Enosis ve Girit vapurlarının Şıra‘da tevkif olunacaklarını resmen taahhüt etmişti. Bu vaziyet karşısında Liva Amiral Hubart, Osmaniy‘yi Golos‘a gönderip kendisi maiyetinde kalan gemilerle 31/Ocak‘ta 1869‘da Şıra‘dan Girit Adasına döndü. Beş gün sonra rütbesinin ferik amiralliğe yükseltildiği bahriye nezaretince bildirildi. 1869 Şubatı içinde tenkil kıtaları harekâta devam ettiler. Abluka o kadar sıkı idi ki, adanın 380 millik sahillerine hiç bir tekne yaklaşamadığı için ne dışarıdan ne de içeriden bir kimse kaçabiliyordu. En son ümitlerinin de yıkıldığını gören reislerden Hacı Mihal, Kostantin, Gripari, Korkinidi, Rahip Partenyos, Yirinidi, Mavroyâni, 200 civarında arkadaşları teslim oldular. Devam ettirilen tâkipler 18 adet sergerdenin Osmanlı hükümetine dehalete mecbur oldu. Bir hafta sonra Laşit dağlarına kaçmış olan reis Koraka ile Sifakanaki yakalandı. Artık Girit adasında yerlileri tahrik ve çeteleri idare edecek Yunanlı kalmamıştı. Bu arada Seraskler makamına tâyin olunan Hüseyin Avni Paşa 1869 Şubat 15‘de İstanbul‘a hareket eyledi. Hubart Paşa da İstanbul‘a gitmek için mezuniyet istediyse de, kendisine gönderilen bir yazıyla bir ay kadar daha adada kalması bildirildi.
Liman reisliklerine târihiyle şu tâmim
Bahriye nezaretinden filo ve deniz fırkaları kumandanlıklarına ve liman reisliklerine 1/Mart/1869 târihiyle şu tâmim gönderildi: Yunan devletiyle olan kat‘i münasebattan(münasebetlerin kesilmesi)dolayı Yunan tüccar gemileri hakkında yapılacak muamele 1/Ocak/1869‘da bildirilmişti. Bu kere devleti müşarileyha(Yunanlılar)ile tecdidi münasebat edilmiş(münasebetler yenilenmiş) ve işa‘rı sabıkın(eski talimatın)hükmü kalmamış olduğundan badezin hükümet-i seniye limanlarına gelecek Yunan tüccar gemilerine mümanaat edilmemesi, muamelât-ı âdiyenin icrası için memurin-i aidesine tenbihat icrası beyan olunur.
Ferik amiral Hubart 12/Mart/1869‘da, Ertuğrul süvarisi Miralay Mehmed Beyi vekil bırakıp İstanbul‘a döndü. İbrahim Paşa daha evvel hareket etmişti. Miralay Mehmed Bey‘e 4/Nisan/1869‘da şu emir verildi: "Girit‘in ihtilâli bertaraf edildiğinden ada‘da bulunan asakirin mevkii malumeye nakl olunmak üzere o tarafta bulunan gemilere tevzii ve taksimini mübeyyin tanzim kılınan varaka lef fen tesyir olunmakla asakirin ol veçhile süfünü merkumeye irkaben mevkii malumeye nakil ve irsali hususuna himmet eylemeniz siyakında şukka terkim kılındı."
Girit bu isyanı islahat yapılmak suretiyle geçici bir zaman için metbuu Osmanlı olarak kalmak suretiyle atlatmış oldu. Bir yandan Yunan megalo ideasının istikrarı, öte yandan Osmanlı devleti denizci devlet olmadığını sanki ispat için elinden her geleni yapıyor, donanmaya üst komuta kademesine gemiciliğin ve denizciliğin yaptığı istihaleleri okuyamayacak zevat getiriliyordu. Osmanlı padişahları arasında denizciliğe ve donanmay-ı hümayuna önem verenler içinde en önde gelenlerden olan Sultan cennetmekân Abdülaziz Han bu işe çâre için büyük gayret sarfetmiş fakat çözebildiğini söylemek hayli müşküldür. Dünyanın 2. büyüklükte donanmasını vücuda getirdiği söylenir fakat başta Amiral Afif Büyüktuğrul merhumun dört ciltlik olan ve bir kıymeti hâiz bulunan çalışmasında bunu tasdik eden bir ifadeye rastlıyamıyoruz. Dolaysıyla Girit‘in elimizde kalması her savaş tehlikesi çıkışında bu sefer elden gider mi kaygılarına düşmemize sebep olmuştur. Nitekim 1869‘da elde tutmayı başardığımız Girit, 1293/1877 Osmanlı-Rus Muharebesinde aynı sıkıntıyı duymamıza bâdi olmuşsa da, elimizde kalabilmiştir.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı‘ndan (93 Harbi) yenik çıkıp imzaladığımız Ayastefanos Anlaşması‘nda Girit‘te ıslahatı kabul etmemiz Yunanistan ve Girit Rumlarını cesaretlendirmiştir.
Giritli Hıristiyanların İngiltere aracılığıyla konuyu uluslararası arenaya taşıyarak Osmanlı‘nın başındaki gaileyi büyüttüler. Osmanlı bu gaileyi çözmek için Gazi Ahmet Muhtar Paşa‘yı Girit‘e gönderdi. Paşa asilerin temsilcileriyle görüşüp 23 Ekim 1878‘de antlaşma yaptığı, Rumca‘nın resmi dil olması, Vali yardımcısının Hıristiyan olması şartlardan sadece ikisi idi. Asiler anlaşmaya sadece 10 yıl sadık kalmış 1888 yılında Enosis için isyan başlatıp Müslüman Türk halkına saldırıya geçmiştir. Osmanlı Girit‘e asker gönderip isyanı bastırmış Halepa Sözleşmesi ile verilen hakların bir kısmını iptal etmiştir.
Batılı devletleri arkasına alan Yunanistan Osmanlı‘nın gittikçe artan iç ve dış sorunlarını fırsat bilip asileri 1895‘te de ayaklandırdı. Yunanistan, Giritli Rumlara zulmedildiğinden adaya müdahale edeceğini söyleyerek batılı devletlerin müdahalesini sağladı. Batılı devletlerin müdahalesiyle 25 Ağustos 1896‘da Halepa Sözleşmesi yeniden yürürlüğe konuldu. Enosisçi Rumlar kısa zamanda yeniden örgütlenip isyanı başlattılar. İsyancılar, kadın çocuk yaşlı demeden birçok köyde büyük bir katliam yaptı. İnsanlar fırınlara atılıp yakıldı. 28 Ocak 1897‘de başlayan isyan ve katliam 15 gün sürdü. 10 Şubat 1897‘de Yunanistan donanmasını Girit‘e göndermiş, 14 Şubat‘ta karaya çıkan Yunan deniz birlikleri adayı ilhake başlamış (1974‘de, Kıbrıs‘ta Griva ve Samson‘un yaptığı gibi). Osmanlı olayı protesto etmiş, büyük devletler de bunun kabul edilemezliğini kabul edip adayı muhasara edip sonra işgal ederek Girit yeni bir statüye bürünmüş (21 Mart 1897)‘de. Yunanlılar bunu da kabul etmeyip, Etniki Eterya harekete geçti, Girit‘te eylem yapamayacağını görünce Makedonya‘ya saldırılar düzenlemeye başladı.
Bunun üzerine Osmanlı 17 Nisan 1897‘de Yunanistan‘a savaş ilan etti. 15-17 Mayıs 1897‘de Yunan yenilgisi kesinleşince yine batılı devletler devreye girerek 4 Aralık 1897‘de yapılan İstanbul şartları yine Yunanistan‘ın lehine çevirdiler ve Girit sorunu yine çözülmemiş oldu. Rumların Girit‘te Müslümanlara saldırılarını, Türkler İngiliz ve Rumlara saldırıyor bahanesiyle, İngiltere yine adaya asker çıkardı. İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Osmanlı‘dan Girit‘teki askerlerini çekmesini istediler. (AB gibi). Osmanlı bu teklif reddetti. Batılı müttefikler bu sefer Osmanlı askerlerini zorla adadan çıkardı. Osmanlı askerleri ve memurlarının adadan zorla çıkarılmasından sonra, İngiltere ve Rusya, Enosisçi Prens Yorgi‘yi 21 Kasım 1897‘de Girit‘e vali tayin ettiler. Egemenlik Osmanlı‘da kalmak şartıyla, Enosisçiler ada yönetimini ele geçirdiler. Osmanlı için sözü edilen egemenlik sözde bir egemenliktir, adanın ilhakına varan son adımdır.
"24 Temmuz 1908‘de II. Meşrutiyet‘in ilanından sonra iç politikada meydana gelen karışıklık, Avusturya‘nın Bosna-Hersek‘i ilhakı, Rusya‘nın Boğazlar statüsünü lehine değiştirmek istemesi ve Bulgaristan‘ın bağımsızlığını ilan etmesi üzerine cesaretlenen Girit Meclisi, 5 Ekim 1908 tarihinde adanın Yunanistan‘a bağlandığını ilan etmiştir." Bu duruma karşı çıkması gereken İngiltere, Rusya, Fransa ve İtalya, 27 Temmuz 1909‘da Girit‘i tahliye ederek Enosisçilere yardım etmiştir. Osmanlı‘nın 3 Kasım 1909‘da batılı devletler nezdindeki girişimleri fayda vermedi. Hukuken Osmanlı‘ya bağlı görünen Girit, 13 Ekim 1912‘de başlayan I. Balkan Savaşı ile hukuken de elden gitti. "Girit Muhtar Meclisi‘ndeki Rum milletvekilleri, Yunan Meclisi‘ne katılmıştır. 13 Ekim 1912‘de I. Balkan Savaşı‘nın başlaması ile birlikte, Ege‘deki adaları birbir ele geçiren Yunanistan, Girit‘e de asker çıkararak ilhak kararını hayata geçirmiştir. I. Balkan Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti ile Balkan Devletleri (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ) arasında 30 Mayıs 1913 tarihinde yapılan Londra Barış Anlaşması‘yla Girit‘in Yunanistan‘a ilhakı ilk defa resmen kabul edilmiştir. Böylece Yunan isyanının başlamasından (1821) 92 yıl, ilk Girit isyanının başlamasından (1770) 143 yıl sonra Girit‘te Enosis gerçekleşmiştir" (www.guvkk.net)
Tarih bir kronoloji değil ibret alınmak içindir. Bunun için merhum Akif: "Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar/Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi" diyor. Girit‘ten ders almak ve "küfrün tek millet olduğunu" bilmek zorundayız. Ve Kıbrıs‘ın Girit olmasına izin vermemeliyiz. Son olarak Millî Gazete‘nin bir haberiyle yazımızı noktalayalım:
"Tarih doktoru olan Albay Oğuz Kalelioğlu, Yunanlıların Girit‘de oynadıkları oyunun aynısını şimdi Kıbrıs‘ta oynadıklarını söyledi. Verilen her tavize rağmen Rum ve Yunan tarafının hemen itiraz ettiğini hatırlatan Kalelioğlu, "Girit‘de uyguladıklarını şimdi Kıbrıs‘ta uyguluyorlar. Girit için de tıpkı bugünkü gibi, Avrupa devletleri devreye girdi. Avrupalıların Yunanlıların tarafını tutmasıyla Girit‘e muhtariyet verildi. Hatta Girit‘e Rum asıllı bir Yunanlı Vali atandı. Yunan Kralının yeğeni Prens Yorgo Vali tayin edildi. Hem de savaşı Osmanlı kazandığı halde. Ama ne oldu biliyor musunuz? Yunanistan itiraz etti, karşı çıktı. Dedi ki, Girit‘de Osmanlı askeri var. Vali olsa ne yapacak! Osmanlı askeri de buradan çekilsin dediler. Sonunda adım adım planlarını uygulayarak Osmanlı askerini çıkarttılar. Yunan‘ın politikası budur. Daima itiraz eder, bağırır çağırır ki daha büyük tavizler koparsın" diye konuştu.
Bir asker olarak Kıbrıs‘ın jeopolitik önemine de dikkat çeken, Oğuz Kalelioğlu, "Kıbrıs‘ın önemi Girit‘ten kat kat fazladır. Ortadoğu‘ya müdahale edebilecek bir konumdadır. Türkiye‘nin güvenliği için çok ama çok önemlidir. Türk askeri adadan çekilsin deniyor ama orda iki tane İngiliz üssü var. Bu üsler için bir şey denmiyor. Irak harekatından önce 3 bin askeri vardı İngilizlerin, şimdi 12 bin askeri var. Türkiye‘nin güvenliği KKTC‘nin sınırlarından başlar" dedi. (Millî Gazete, 13 Aralık 2006, sh.1)
İkiyüz yıldır hep masada kaybediyoruz. Tarihten ders alıp artık bu yenilgilere bir son vermeliyiz. Girit‘ten ibret almalıyız. Kıbrıs Girit olmamalı.
Kıbrıs Girit olmamalı
İkiyüz yıldır hep masada kaybediyoruz. Tarihten ders alıp artık bu yenilgilere bir son vermeliyiz. Girit‘ten ibret almalıyız. Kıbrıs Girit olmamalı.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı‘ndan (93 Harbi) yenik çıkıp imzaladığımız Ayastefanos Anlaşması‘nda Girit‘te ıslahatı kabul etmemiz Yunanistan ve Girit Rumlarını cesaretlendirmiştir. Giritli Hıristiyanların İngiltere aracılığıyla konuyu uluslararası arenaya taşıyarak Osmanlı‘nın başındaki gaileyi büyüttüler. Osmanlı bu gaileyi çözmek için Gazi Ahmet Muhtar Paşa‘yı Girit‘e gönderdi. Paşa asilerin temsilcileriyle görüşüp 23 Ekim 1878‘de antlaşma yaptığı, Rumca‘nın resmi dil olması, Vali yardımcısının Hıristiyan olması şartlardan sadece ikisi idi. Asiler anlaşmaya sadece 10 yıl sadık kalmış 1888 yılında Enosis için isyan başlatıp Müslüman Türk halkına saldırıya geçmiştir. Osmanlı Girit‘e asker gönderip isyanı bastırmış Halepa Sözleşmesi ile verilen hakların bir kısmını iptal etmiştir.
Batılı devletleri arkasına alan Yunanistan Osmanlı‘nın gittikçe artan iç ve dış sorunlarını fırsat bilip asileri 1895‘te de ayaklandırdı. Yunanistan, Giritli Rumlara zulmedildiğinden adaya müdahale edeceğini söyleyerek batılı devletlerin müdahalesini sağladı. Batılı devletlerin müdahalesiyle 25 Ağustos 1896‘da Halepa Sözleşmesi yeniden yürürlüğe konuldu. Enosisçi Rumlar kısa zamanda yeniden örgütlenip isyanı başlattılar. İsyancılar, kadın çocuk yaşlı demeden birçok köyde büyük bir katliam yaptı. İnsanlar fırınlara atılıp yakıldı. 28 Ocak 1897‘de başlayan isyan ve katliam 15 gün sürdü. 10 Şubat 1897‘de Yunanistan donanmasını Girit‘e göndermiş, 14 Şubat‘ta karaya çıkan Yunan deniz birlikleri adayı ilhake başlamış (1974‘de, Kıbrıs‘ta Griva ve Samson‘un yaptığı gibi). Osmanlı olayı protesto etmiş, büyük devletler de bunun kabul edilemezliğini kabul edip adayı muhasara edip sonra işgal ederek Girit yeni bir statüye bürünmüş (21 Mart 1897)‘de. Yunanlılar bunu da kabul etmeyip, Etniki Eterya harekete geçti, Girit‘te eylem yapamayacağını görünce Makedonya‘ya saldırılar düzenlemeye başladı.
Bunun üzerine Osmanlı 17 Nisan 1897‘de Yunanistan‘a savaş ilan etti. 15-17 Mayıs 1897‘de Yunan yenilgisi kesinleşince yine batılı devletler devreye girerek 4 Aralık 1897‘de yapılan İstanbul şartları yine Yunanistan‘ın lehine çevirdiler ve Girit sorunu yine çözülmemiş oldu. Rumların Girit‘te Müslümanlara saldırılarını, Türkler İngiliz ve Rumlara saldırıyor bahanesiyle, İngiltere yine adaya asker çıkardı. İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Osmanlı‘dan Girit‘teki askerlerini çekmesini istediler. (AB gibi). Osmanlı bu teklif reddetti. Batılı müttefikler bu sefer Osmanlı askerlerini zorla adadan çıkardı. Osmanlı askerleri ve memurlarının adadan zorla çıkarılmasından sonra, İngiltere ve Rusya, Enosisçi Prens Yorgi‘yi 21 Kasım 1897‘de Girit‘e vali tayin ettiler. Egemenlik Osmanlı‘da kalmak şartıyla, Enosisçiler ada yönetimini ele geçirdiler. Osmanlı için sözü edilen egemenlik sözde bir egemenliktir, adanın ilhakına varan son adımdır.
"24 Temmuz 1908‘de II. Meşrutiyet‘in ilanından sonra iç politikada meydana gelen karışıklık, Avusturya‘nın Bosna-Hersek‘i ilhakı, Rusya‘nın Boğazlar statüsünü lehine değiştirmek istemesi ve Bulgaristan‘ın bağımsızlığını ilan etmesi üzerine cesaretlenen Girit Meclisi, 5 Ekim 1908 tarihinde adanın Yunanistan‘a bağlandığını ilan etmiştir." Bu duruma karşı çıkması gereken İngiltere, Rusya, Fransa ve İtalya, 27 Temmuz 1909‘da Girit‘i tahliye ederek Enosisçilere yardım etmiştir. Osmanlı‘nın 3 Kasım 1909‘da batılı devletler nezdindeki girişimleri fayda vermedi. Hukuken Osmanlı‘ya bağlı görünen Girit, 13 Ekim 1912‘de başlayan I. Balkan Savaşı ile hukuken de elden gitti. "Girit Muhtar Meclisi‘ndeki Rum milletvekilleri, Yunan Meclisi‘ne katılmıştır. 13 Ekim 1912‘de I. Balkan Savaşı‘nın başlaması ile birlikte, Ege‘deki adaları birbir ele geçiren Yunanistan, Girit‘e de asker çıkararak ilhak kararını hayata geçirmiştir.
I. Balkan Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti ile Balkan Devletleri (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ) arasında 30 Mayıs 1913 tarihinde yapılan Londra Barış Anlaşması‘yla Girit‘in Yunanistan‘a ilhakı ilk defa resmen kabul edilmiştir. Böylece Yunan isyanının başlamasından (1821) 92 yıl, ilk Girit isyanının başlamasından (1770) 143 yıl sonra Girit‘te Enosis gerçekleşmiştir" (www.guvkk.net) Tarih bir kronoloji değil ibret alınmak içindir. Bunun için merhum Akif: "Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar/Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi" diyor. Girit‘ten ders almak ve "küfrün tek millet olduğunu" bilmek zorundayız. Ve Kıbrıs‘ın Girit olmasına izin vermemeliyiz. Son olarak Millî Gazete‘nin bir haberiyle yazımızı noktalayalım:
"Tarih doktoru olan Albay Oğuz Kalelioğlu, Yunanlıların Girit‘de oynadıkları oyunun aynısını şimdi Kıbrıs‘ta oynadıklarını söyledi. Verilen her tavize rağmen Rum ve Yunan tarafının hemen itiraz ettiğini hatırlatan Kalelioğlu, "Girit‘de uyguladıklarını şimdi Kıbrıs‘ta uyguluyorlar. Girit için de tıpkı bugünkü gibi, Avrupa devletleri devreye girdi. Avrupalıların Yunanlıların tarafını tutmasıyla Girit‘e muhtariyet verildi. Hatta Girit‘e Rum asıllı bir Yunanlı Vali atandı. Yunan Kralının yeğeni Prens Yorgo Vali tayin edildi. Hem de savaşı Osmanlı kazandığı halde. Ama ne oldu biliyor musunuz? Yunanistan itiraz etti, karşı çıktı. Dedi ki, Girit‘de Osmanlı askeri var. Vali olsa ne yapacak! Osmanlı askeri de buradan çekilsin dediler. Sonunda adım adım planlarını uygulayarak Osmanlı askerini çıkarttılar. Yunan‘ın politikası budur. Daima itiraz eder, bağırır çağırır ki daha büyük tavizler koparsın" diye konuştu.
Bir asker olarak Kıbrıs‘ın jeopolitik önemine de dikkat çeken, Oğuz Kalelioğlu, "Kıbrıs‘ın önemi Girit‘ten kat kat fazladır. Ortadoğu‘ya müdahale edebilecek bir konumdadır. Türkiye‘nin güvenliği için çok ama çok önemlidir. Türk askeri adadan çekilsin deniyor ama orda iki tane İngiliz üssü var. Bu üsler için bir şey denmiyor. Irak harekatından önce 3 bin askeri vardı İngilizlerin, şimdi 12 bin askeri var. Türkiye‘nin güvenliği KKTC‘nin sınırlarından başlar" dedi. (Millî Gazete, 13 Aralık 2006, sh.1)
İkiyüz yıldır hep masada kaybediyoruz. Tarihten ders alıp artık bu yenilgilere bir son vermeliyiz. Girit‘ten ibret almalıyız. Kıbrıs Girit olmamalı.