Eğer "Kürt açılımı" denen süreç, başarıyla sonuçlandırılamazsa, Türkiye, bir daha bu tür bir açılıma soyunmaya cesaret bile edemez.

Zira Türkiye‘de uygulanan sekülerleşme politikaları, bir yandan toplumun hızla İslâm duyarlıklarını yitirmesine, İslâmî kesimlerin bile hızla sekülerleşmesine yol açarken, öte yandan da, toplumun kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu ve İslâmî duyarlıklar etrafında kenetlenmesi durumunda bütün etnik kimliklerin ikinci plana düşürülmesinin mümkün olabileceği bir ortamda, İslâmî duyarlıkları zayıflatmak, hatta çökertmek, kaçınılmaz olarak etnik duyarlıkların, önceliklerin ve kimliklerin önplana çıkarılmasına, hatta kemikleşmesine neden olmaktadır.

Oysa imparatorluk bakiyesi bu toplumdaki sayısı 30‘a yaklaşan etnik kimlikleri bir arada tutabilecek tutkal, birbirine kenetleyebilecek, tasada ve kıvançta aynı ufka yönelmelerini sağlayabilecek yegâne tutamak, sadece ve sadece İslâm‘dır. İslâm‘ın dışındaki bütün seküler önerilerin hepsi de, bu toplumun dünyevî, kabîlevî, ırkçı, ilkel çıkarlarını, dürtülerini, arzularını kamçılamaktan ve azmanlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

İslâm, bütün ırkçı, dünyevî, kabilecil ve ilkel çıkarları lanetleyen ve insanları daha yüce, daha uzun vadeli, daha ufuk ve çığır açıcı hedeflere kitlileyen yegâne kaynak olmasına rağmen, İslâm‘ın, açılım sürecinde devre dışı bırakılması, açılım sürecinin er ya da geç tam bir saçılım sürecine dönüşmesiyle, hatta zamanla kontrolden çıkarak ülkeyi ırkçı, dünyevî, kabîlevî ilkel dürtüler ve çıkarlar üzerinden büyük bir kaosun eşiğine sürüklemesiyle sonuçlanacaktır... Köklü sorunlar, ancak köklü çözümlerle hâl yoluna konabilir; geçici, dayanıksız ve dayanaksız palyatif önerilerle değil.

Muhabir: Haber Merkezi