28 Şubat 1997‘den bu yana, 12 yıl geçti. Ülkemizde büyük bir ekseriyet, o günleri; ‘Millî irâdenin oluşturduğu gücün, farklı maksatlarla oluşturulan başka bir güç karşısında sindirildiği dönem‘ olarak hatırlıyor. 28 Şubat‘ı anlatan ‘Belgeler Konuşuyor Milli Görüş‘te Kırılma‘ isimli kitabın yazarı İsmail Müftüoğlu ile o günleri konuştuk...
28 Şubat‘ın mimarı sömürgeciler
Refah Partisi‘nin ortak olacağı bir hükümet, ABD ve İsrail‘in hiç işine gelmiyordu. Sebebi ise Başbakan Erbakan‘ın hem anti Amerikancı ve hem de ırkçı emperyalizme karşı olmasıdır. Millî Görüş yetkililerinin ve Erbakan‘ın gerek ekonomik politikaları ve gerekse dış politikaları, ABD ve İsrail‘in çıkarlarına uygun düşmüyordu. Çünkü sömürü musluklarının kapatılacağını biliyorlardı.
Önce ‘28 Şubat‘ı isimlendirelim. ‘Post modern darbe‘, ‘Demokrasiye ince ayar...‘, ‘Sincan harekâtı...‘ ve benzeri isimlendirmeler var. Siz nasıl adlandırıyorsunuz?
28 Şubat 1997 harekâtı hukukî açıdan ele alındığı zaman, hukuk dışı bir kalkışma olduğunu görüyoruz. Millî irâdeyi gölgeleyen yarı askerî ve sivil payandalı bir operasyondur. Bu kalkışmanın dış dinamikleri olduğu gibi, iç işbirlikçileri de bulunduğunu bugün herkes çok iyi bilmektedir.
Bu hareket Row Angel projesinin sonucu, Fransız Büyük Mason Locasının talimâtı, içteki masonların iştirâki, bazı Anayasa kuruluşlarının açıklamaları, sendika ağalarının da desteği ile oluşturulan ABD ve İsrail‘in tetiklediği bir hareket olup, asla millî bir harekat değildir. Demokrasi ile alakası olmayan, hukuk devleti ile bağdaşmayan, Anayasa suçu teşkil eden 28 Şubat 1997 harekâtı milletin zararına olmuş, harekât sonrası bankaların içi boşaltılmış, 200 milyar dolar buharlaşmıştır.
Her ne kadar bâzıları harekâtın zaruriliğinden bahsetse de, bu doğru değildir. Zira Refah-Yol hükümetini devre dışı tutmanın hiçbir siyâsî, sosyal ve ekonomik gerekçesi yoktur. Nitekim bahis konusu hükümetin memur, işçi, esnaf ve zürraya yaptığı iyileştirme ilaveleri hiçbir hükümet döneminde yapılamadığı gibi, bugünkü hükümet olan AKP de kenarından geçebilmiş değildir.
Bu harekâta bulaşanlar ülkenin ekonomisini çökerttiler, çeteleri, arsızları, soyguncuları azdırdılar. Dolayısıyla harekat bu açıdan da ülkenin zararına olmuştur.
Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki; 28 Şubat sürecine demokrasi açısından puan vermek mümkün olmadığı gibi, millî irâdeyi gölgelediği için balans ayarı safsatası da geçerli değildir. ‘Balans Ayarı‘ kavramı Bill Clinton yönetiminin bulup, Türkiye‘ye ihraç ettiği bir husustur. Çünkü ABD, RP‘nin 1995 seçimlerini kazanması hâlinde ve hükümet kurması durumunda bu hükümetin askerî darbe yerine sivil darbe ile uzaklaştırılması talimâtını vermiştir.
Yâni 28 Şubat 1997 süreci ne demokratik bir ayarlama, ne de demokrasiye balans hareketidir. Bu süreç milletin karabasanıdır, millî irâdenin Frankeştayn‘ıdır.
Demokrasiye müdahale
* Bu adlandırmanın ardında, gizlenmiş bir ‘Demokratik gidişata müdâhale‘ anlamı aranabilir mi?
Elbette. Zira yapılan seçimlerde % 21.38 oy alan ve hükümet ortağı olan, Meclisten güven oyu alabilen bir hükümeti devre dışı bırakabilmek için, zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı‘nın, Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal‘ın, Deniz Kuvvetleri Komutanı merhum Güven Erkaya‘nın, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir‘in, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak‘ın o dönemde yaptıkları toplantılar sonucundaki açıklamaları dikkate alındığında, demokratik gidişâta alenen müdâhale ettikleri görülür.
Refah-Yol hükümetini tehdit yanında, yeni hükümet kurma çalışmaları içinde olduklarını da biliyoruz. O kadar ki, zamanın Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman, sayın Hasan Celal Güzel‘e; ‘Hükümetin gidişatını, tutumunu iyi görmüyorum. Sanmasınlar ki sessiz kalırız. Çok açık söylüyorum, böyle devam ederse darbe dahi olabilir.‘ demiştir. İsmail Hakkı Karadayı da; ‘Mesut‘a altın tepsi içinde hükümeti teslim ettik.‘ demiştir.
* 28 Şubat‘a gerekçe olarak gösterilen olayları irdelediğimizde neler görürüz?
28 Şubat‘a gerekçe olarak gösterilen olayların tamamı manüpilasyondur. Zira Ali Kalkancı-Fadime Şahin, Fadime Şahin-Müslüm Gündüz hâdiselerinin düzmece hâdiseler olduğu bugün günyüzüne çıkmıştır. Nitekim Tamer Korkmaz 02.03.2005 tarihli Zaman Gazetesi‘ndeki makalesinde ‘Müslüm Gündüz‘ün bir kamu kurumunda serbest memur olarak çalıştığını... Baskın gecikince Gündüz, polisi telefonla arayıp; Yahu! nerede kaldınız? diye sorduğunu, polisin de televizyoncu arkadaşlardan biri gecikmiş, gelmek üzere, gelir gelmez oraya intikal edeceğiz.‘ Cevabını verdiğini yazarak, durumu vuzuha kavuşturmuştur.
İrtica meselesine gelince; 54. Hükümet dönemindeki istatistiklere baktığımızda irtica faaliyetlerinin dibe vurduğu görülmektedir. Bir takım provokatif olaylar devamlı gündem konusu yapılarak milletin tedirginliği sağlanmış, sanki böyle bir tehlike var imajı TV ekranlarında hep yayınlanıp durmuştur.
Aslında 28 Şubat 1997 hareketinin arkasında, iyi bir araştırma yapıldığında, ABD ile İsrail‘in olduğu görülür. Nitekim Yahudi asıllı Daniel Pipes‘in yazdığı makaleye göre; Sincan olayı ve 28 Şubat 1997 MGK toplantısı, amaca varmak için bir tiyatro idi.
Sömürü muslukları kesildi
* 28 Şubat öncesi olaylarının bir kamuoyuna yansıtılma şekli var, bir de gerçek yönü. Olayların tam içerisinde bulunan kişi olarak gerçeklerle yansıtılanlar arasındaki farkları, örneklendirerek açıklar mısınız?
28 Şubat öncesi olayların tamamı gerçek dışı olup, manüpilasyondan ibârettir. Yukarıda belirttiğimiz gibi devamlı gözler önüne serilen rezâletlerin arka planında Millî Görüş‘ün siyâset dışı bırakılması çabaları yatmaktadır. Zira Refah Partisi‘nin ortak olacağı bir hükümet, ABD ve İsrail‘in hiç işine gelmiyordu. Sebebi ise Başbakan Erbakan‘ın hem anti Amerikancı ve hem de ırkçı emperyalizme karşı olmasıdır. Millî Görüş yetkililerinin ve Erbakan‘ın gerek ekonomik politikaları ve gerekse dış politikaları, ABD ve İsrail‘in çıkarlarına uygun düşmüyordu. Çünkü sömürü musluklarının kapatılacağını biliyorlardı.
Onun için ABD‘den tutun İsrail‘e kadar, 500. Yıl Vakfı Başkanı Jack Kamhi‘den tutun, o dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann‘a kadar, Generaller İsmail Hakkı Karadayı‘dan Teoman Koman‘a kadar, Çevik Bir‘den Güven Erkaya‘ya kadar, RP‘li bir hükümetin kurulmasını istememekte ve kurulmaması için de çırpınıp durmaktaydılar. Bill Clinton da böyle bir hükümetin kurulması ile can damarlarının kesileceği düşüncesinde idi.
Çünkü Erbakan dış politikada Müslüman ülkelere yönelmiş, dönemi içerisindeki ticârî anlaşmaların bir çoğunu İslam ülkeleriyle yapmış ve ticâreti İslam ülkelerine yönlendirmiştir. Bu gidişatı gözlemleyen Amerikan Yahudisi Makovsky, Erbakan‘ın dış politikasını enine boyuna eleştirmiş ve Erbakan‘la mücâdele yollarını da göstermiştir. Dıştaki bu gayretlerin içteki uzantıları da böyle bir hükümetten memnun olamayacaklarından dolayı, 54. Hükümete karşı hasmâne açıklamalar yapmış, sivil toplum kuruluşlarını da bunun gerçekleştirilmesi için devreye ve eylemlere sokmuşlardır. Bu konuda detaylı malumat kitabımızda bulunmaktadır.
Cadı kazanı kaynıyor
* 28 Şubat müdâhalesi, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)‘nın emir-komuta kademesinin kararı ile mi, yoksa bir grup üst rütbeli subayın tasarladığı emri vâki ile mi gerçekleştirildi?
28 Şubat 1997 harekâtı münâsebetiyle Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin tamamını itham etmek asla doğru değildir. RP‘nin önünü kesme harekatı 1995 seçimlerinden önce tezgahlanmış, ama o seçimlerde istediklerinin tam aksi olmuştur. Çünkü RP birinci parti olarak seçimlerden çıkmıştır. Bu başarıyı batı basını hazmedemediği gibi, iç mihraklar da hezimetin acısını duyduklarından, her vesile ile ihtilalden bahseder hâle gelmişlerdir.
TSK‘nin üst kademesinde görev yapan İsmail Hakkı Karadayı, Hikmet Köksal, Güven Erkaya, Çevik Bir ve diğer yetkililer, dıştan gelen yönlendirmelere teşne olmuş ve hükümet kurma meselesine dahi karışmışlardır.
Nitekim o dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, zamanın Meclis Başkanı Mustafa Kalemli‘yi arayarak RP-ANAP hükümetinin kurulmamasını talep etmiş, aksi halde ‘Sayın başkan, bu koalisyon kurulursa hiç hoş olmayan şeyler olur.‘ Diyebilmiştir. TSK‘nin üst kademelerinde kaynayan siyâsî cadı kazanından, alt birliklerin haberdar olduğu söylenemez. Bu kalkışmada yer alanların, TSK‘nin tamamını temsil ettiği de düşünülemez. Nitekim dönemin üst kademesinden emekliye ayrılanların yaptıkları açıklamalar bizi teyit etmektedir.
Bunun aksini düşünmek mümkün değildir, çünkü askerin bir disiplin içerisinde, bir bütün olarak kalkıştığı eylemin adı ihtilaldir. 28 Şubat 1997 tarihinde böyle bir eylemin olmadığı, ancak üst kademe komutanların hükümeti zor duruma düşürecek kanun dışı eylemlere giriştikleri ve hükümeti devre dışı bıraktıkları görülmektedir. Tabii ki bunun demokrasi ve hukuk adına tasvip edilebilir tarafı yoktur.
Hukuk terörü işlendi
* 28 Şubat‘ın günümüze yansıyan etkilerini değerlendirir misiniz?
28 Şubat 1997 kalkışmasının günümüzdeki yansıması, son günlerdeki askerî planların ortaya çıkması ve bu planları yapanlar hakkında adlî kovuşturmaların başlamasıdır. Ancak unutulmaması gereken, 28 Şubat 1997 sürecine dâhil olanlar hakkında hiçbir işlem yapılmadığı gibi, suçlarını yaptıkları açıklamalarla ikrar ettikleri halde ellerini kollarını sallayarak etrafımızda dolaştıklarıdır.
Bunların sorgulanması yapılmadan, sadece Ergenekon Operasyonlarına bakarak değerlendirmelerde bulunmak asla doğru değildir. Suçunu ikrar edenler dışarıda dolaşırken, suçunu ikrar etmeyenlerin tutuklanmaları hukukî kalıplarla izah edilemez. Siyâsîlerimizin rant düşüncesi içinde bu meseleleri malzeme yapmaktan uzak durmaları gerekmez mi? Devamlı insanlarımızın bamteline basarak, olayları ajite ederek sonuç almaya çalışmak doğru mudur? Elbette ki suçlu olanlar mahkeme sonucunda tebeyyün edecektir. Ancak o zamana kadar tevkif edilenler sadece şüphelidir, yâni hükümlü değildir.
Türkiye‘deki hukukî görüntüler ve uygulamalar son derece rahatsız edicidir. Bir nevi hukukî terör estirilmektedir. Bu hal, hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmaz. ‘Adâlet mülkün temelidir.‘ Tamam da, geciken adâletin adı da zulümdür. Bunu herkesin bilmesi gerekir. Bugün ülkemizde tedirginlik, bir kâbus gibi çökmüş durumdadır. İnsanlarımız cihet-i askeriye ile hükümet arasında sıkışıp kalmıştır. Haklıyı haksızdan ayırmada zorlanmaktadır.
"Arka planda İsrail var"
* 28 Şubat 1997 gününden sonraki ilk Bakanlar Kurulu toplantısında; ‘Millî Güvenlik Kurulu tavsiye kararlarının tartışılıp tartışılamayacağı konusunda bir karar alınıp, sonra bu kararın gereği yapılsa idi, daha doğru olurdu...‘ Şeklindeki görüşü değerlendirir misiniz?
28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu‘nda alınan kararlar hukukî değil, bir dayatmanın sonucudur. Aslında MGK‘nın almış olduğu kararlar yaptırım gücü olmayan, tavsiye niteliğinde kararlardır. Hükümetler MGK‘nın almış olduğu kararları uygulayıp, uygulamamakta serbesttir. Çünkü devleti idâre MGK‘nın işi değil, hükümetin işidir. Hükümetler anti demokratik olan kararları dikkate almamalıdır. Nitekim, Necmettin Erbakan da öyle davranmış ve MGK Genel Sekreteri Hava Orgeneral İlhan Kılıç‘a bu kararların uygulanamayacağı doğrultusunda açıklamalarda bulunmuş, bu kararların milletin hayrına olmayan kararlar olduğunu dillendirip, durmuştur. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel‘den tutun, MGK‘ya katılan askerî erkâna kadar tamamının bu konudaki baskılarından kendini kurtaramamıştır. Tüm bunlara rağmen, MGK‘da alınan kararların anti demokratik olmaları sebebiyle, bu kararlar hükümet içinde dahi münâzara edilmemiştir. Zira bu kararlar ile siyâsî irâde bağdaşmamaktadır. Kanun yapma yetkisi MGK‘ya değil, Meclis‘e aittir.
28 Şubat kararlarının muhtevâsına bakıldığında, bu kararların alınmasındaki maksat, kuzuyu yemeyi kafasına koyan kurdun benim suyumu bulandırdı varsayımına benzemektedir. Kararların alınmasının arka planında yatanı, Yahudi Dr. Daniel Pipes makalesinde şöylece yazmaktadır: ‘Erbakan ile asker arasındaki anlaşmazlığın temelinde İsrail konusu yatıyordu. Asıl amaç İsrail‘le olan bağları daha da genişletmekti ve Erbakan bunun karşısında en büyük engeldi. Öyle ise Sincan olayı ve 28 Şubat 1997 MGK toplantısı bu asıl amaca varmak için sahnelenmiş bir tiyatroydu.‘ Asıl maksat, dıştan gelen tazyiklerin bir nevi MGK‘ya yansıması ve ülkenin ekonomisini düzelten, dış politikada Amerika ve İsrail kıskacından kurtulmaya çalışan, ekonomisini düze çıkartıp güçlü bütçe yapan, iç-dış borcu azaltan ve ülkesini sömürtmeyen böyle bir hükümeti sıkıştırmaktan ibârettir.
"Bin yıl devam edecek"
Emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu‘nun ‘28 Şubat süreci sona ermedi, bin yıl daha devam edecektir.‘ Açıklamasını yapması, demokrasiye olan inancının kalmadığını gösterir. Yoksa demokrasiye inanabilen bir insanın böyle bir cümle kurması düşünülemez. Üstelik bu cümle bir nevi millî irâdeye de meydan okuma anlamındadır.
* 28 Şubat Hârekâtı sebebiyle; TSK millî irâdeye karşı çıktığı için, TBMM de, millî irâdeden daha üstün bir gücün varlığını kabul ettiği için... her iki kurumun mânevî şahsiyetleri yara almış mıdır?
28 Şubat kararları anti demokratik kararlar olduğu için, hükümet tarafından Meclis‘e dahi sevk edilmemiştir. Dolayısıyla Meclise gelmeyen bu kararlardan dolayı Meclis‘i sorumlu tutmak asla doğru değildir. Ancak denilebilir ki, hükümetler Meclis‘in güven oyu ile kurulduğundan, hükümetlere karşı girişilen harekâta karşı Meclis‘in dur demesi gerekir. Ne var ki, 28 Şubat‘ta görünen, Meclis‘te temsil edilen partilerin bütün müracaatlara rağmen 28 Şubat harekâtına karşı sessiz kalmaları, hatta güvenoyu verdikleri hükümeti yalnız bırakmalarıdır. Bu açıdan yapılan Meclis‘e karşı bir saygısızlıktır. Hatta 28 Şubat öncesi hükümet kurma çalışmaları aşamasında, İsmail Hakkı Karadayı‘nın Mustafa Kalemli‘ye müracaatla tehditvari talepte bulunması Meclis‘in üzerine düşen bir gölge olarak algılanabilir, bu tavır da cihet-i askeriye için demokrasi ve hukuk devleti adına menfi puandır.
* Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, 28 Şubat‘ı tasvip etmeyen, demokrat yapılı bir asker olarak biliniyordu. 28 Şubat‘tan bir müddet sonra Genel Kurmay Başkanı olunca; ‘28 Şubat süreci sona ermedi. Bin yıl daha devam edecek...‘ demişti. Sebepleri ve sonuçlarıyla bu sözü yorumlar mısınız?
Emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu‘nun ‘28 Şubat süreci sona ermedi, bin yıl daha devam edecektir.‘ Açıklamasını yapması, demokrasiye olan inancının kalmadığını gösterir. Yoksa demokrasiye inanabilen bir insanın böyle bir cümle kurması düşünülemez. Üstelik bu cümle bir nevi millî irâdeye de meydan okuma anlamındadır.
1960-1971-1980 ve 28 Şubat 1997 askerî hareketlerin tamamı, siyâsî erke karşı gösterilen bir tahammülsüzlüktür. Bu da alışılagelen asker devlet anlayışının bir sonucudur.
Bu asla doğru değildir. Çünkü asker kadar herkes bu vatanı, bu vatanın toprağını sever. Ülkenin geri kalmışlığının en büyük sebebi, askerî darbeler, muhtıralar ve ihtilallerdir. Dolayısıyla sosyopolitik meseleleri sadece kendi menfaatleri açısından düşünenler, elbette ki 28 Şubat sürecinin bin yıl uzayacağını söyler ve bu sürecin devamından da yana olur. Demokratik hukuk devleti anlayışı bir kültürdür. Silahla, tehditle örtüşmesi düşünülemez. Üzüldüğümüz husus, general seviyesine gelen insanların sâhaları dışına çıkarak, ahkâm kesmeleridir. Medenî ve demokrat olan insanlar, sadece statüleri içinde vazife görenlerdir. Statü dışı alışkanlıklar devam ettiği müddetçe, bundan sonra da 28 Şubat‘a benzer hâdiselere rastlamak mümkün olacaktır.
Önü kesilmeli
* 2010 yılına girdiğimiz şu günlerde süreç devam ediyor mu?
28 Şubat harekâtı Anayasa dışı bir kalkışmadır. Bunun sebebi ülkemizde demokratik müesseselerin oturmamasıdır. Demokratik süreçte herkesin davranışları kanun ölçüsü içerisinde olmalıdır. Kanun dışı süreçlere alışkın olanların önü kesilmedikçe, istikbalde de farklı görüntülü kalkışmalara rastlamak mümkündür. Bunların önüne geçilmesi için yargının tam anlamıyla bağımsız hâle gelmesi ve herkes tarafından korunması gerekir. Bu yapılmadıkça ve yargı siyâsîleştiği müddetçe, diğer Anayasa kuruluşları da tam oturmadıkça, bu nevi kalkışmaların önü kesilemez. Görünen odur ki, bugün dahi TSK ile siyâsîler arasında derinlerde çatışmalar vardır. Bu çatışmalar kamufle edilmeye çalışılsa dahi, zaman zaman su yüzüne çıktığı görülmektedir. Yâni siyasî erk, henüz tam anlamıyla, dolaylı da olsa, tehditlerden arınmamış olduğu müddetçe, süreç aynıyla devam edecektir. Bu husus önlenmedikçe, güçler kendi statüleri sınırları içine çekilmedikçe, yeni kanunî düzenlemeler yapılmadıkça, problemlerin çözümünü beklemek abesle iştigaldir.
* TSK‘nin siyâsî yönetime müdâhil olduğu 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 harekâtının parlamenter demokratik rejim üzerindeki etkilerini tahlil eder misiniz?
Her kalkışmanın milletimize verdiği zararlar cümlenin malumudur. Her kalkışma sonrası ülke ekonomisi geri gitmiş, sanayileşme hamleleri durdurulmuş, millî hâsıla ve fert başına düşen miktar da azalmıştır. İşsizlik alabildiğine büyümüş, devlet imkânları maalesef çarçur edilmiş, dış ülkelere avuç açmak mecburiyeti hasıl olmuştur. Siyâsî partiler kapatılarak bir nevi kapalı rejime dönülmüştür. Kanun yapma yetkisi Meclis‘ten alınmış, ihtilalcilerin konseylerine devredilmiş, parti liderleri tutuklanmış, bir nevi astığı astık kestiği kestik anlayışı hâkim olmuştur.
Bu ihtilaller sonrası dış itibar sıfırlanmış, Türkiye hesaba alınmaz durumlara düşürülmüştür. Demokratik gelişme durmuş, her şey ihtilalin kudretli paşalarının iki dudağı arasında kalmıştır. İnsan hakları askıya alındığı gibi, binlerce insan hapishanelerde inletilmiştir. Hukuk kaideleri göz ardı edilmiş, keyfilik alabildiğine uygulanmış, millet irâdesi külliyen ortadan kaldırılmış, demokrasi yerine militarizm yerleştirilmiştir.
Her kafadan ayrı ses
* Genelkurmay Başkanlığı‘nın Millî Savunma Bakanlığı‘na bağlanması konusunu değerlendirir misiniz? Uygulama bu yönde olursa, yararları ve zararları neler olabilir?
Genelkurmay Başkanlığı‘nın Millî Savunma Bakanlığı‘na bağlı olması asıldır. Ne var ki bizim gibi geri kalmış ülkeler askerî güçten çekindikleri için, askerin statüsüne hiç dokunmamışlardır.
Demokratik batı ülkelerinin tamamında Genelkurmay Başkanlığı Millî Savunma Bakanlığı‘na bağlıdır. Bizde ise Genelkurmay Başkanlığı Başbakan‘a bağlı değil, Başbakan‘a karşı sorumludur. Ama bu sorumluluğu sorgulayacak makam yoktur. Askerî Mahkemeler Kanunu‘nda Genelkurmay Başkanlığı‘nı sorgulayacak ve yargılayacak yargı makamları da bulunmamaktadır.
Genelkurmay Başkanlığı‘nın Millî Savunma Bakanlığı‘na bağlı hâle gelmesi yönetimin istikrarı ve selameti için önemlidir. Çünkü bu takdirde konuşacak, hak arayacak, koruyacak olan Millî Savunma Bakanlığı olacaktır. Siyâsî erkle askerî erk arasında hiyerarşik bağlantı sağlanır. Her kafadan ayrı bir ses çıkmaz. Ancak bu uygulamanın dezavantajı da yok değildir. Seçilmişlerin emrine giren bir Genelkurmay Başkanı, zamanla siyâsîleşebilir veya siyâsîlerin isteklerine göre harekete mecbur edilebilir. O takdirde tehlike büyüktür. Siyâsî gücü eline geçiren, diğer siyâsîleri susturmak, pusturmak için bu bağlantının imkânlarını rahatlıkla kullanabilir. Bu durumda da demokratik hukuk devletlerinde zelzeleler olur.
* Son yıllardaki düzenlemelerle Millî Güvenlik Kurulu, demokratik parlamenter sistemle uyumlu çalışacak bir statüye kavuşturuldu mu?
Millî Güvenlik Kurulu, 1961 Anayasası ile oluşturulmuştur. Bugün de varlığını devam ettirmektedir. Ancak yapılan değişikliklerle Millî Güvenlik Kurulu‘nda askerî üye sayısı azaltılmış, siviller çoğunluk kazanmıştır. Ama bütün bunlara rağmen kurulun uyum içinde olduğu söylenemez.
Demokrasisi gelişmiş ülkelerde Millî Güvenlik Kurulu‘na verilen görevler tahdididir. Bizde ise her işe karışır durumdadır. Sanki siyâsîleri hesaba çeken bir görüntüdedir. Milletimiz bu görüntülerden memnun değildir. Bundan dolayı kurulun yetkileri yeniden ve net biçimde düzenlenmeli ve kurul istisnaî hâle getirilmelidir. Ancak Meclis‘in muhtemel sapkınlıklarına karşı da, senato mutlaka devreye alınmalıdır.
*Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararlarının yargı denetimi dışında tutulması hakkında görüşlerinizi alabilir miyim?
Anayasamızca, kanunlar önünde bütün kurum ve kişiler eşittir. Yargıda idârî, askerî, sivil denetim kurumları olduğu gibi, YAŞ kararlarının da denetime alınması için gerekli düzenlemelerin yapılması en doğru olanıdır. Çünkü layüsellik Allah‘a mahsustur. Onun için YAŞ kararları mutlaka denetime açılmalıdır. Zira muayyen bir disiplin ve eğitim içinde yetiştirilenlerin, kendi pencereleri dışında bir bakış sergilemelerini beklemek mümkün değildir. Dolayısıyla farklı statülerde bulunanların denetimi önemli ve hukukî olanı da budur. Ama bizim uygulamalarımızda maalesef YAŞ kararları tabu halindedir, dokunulamaz. Bunun da hukukî izâhı yoktur. Bu kararlara dokunmak isteyenlere, muhalefet edenlere de iyi gözle bakılmaz. Devre dışı kalmalarını sağlamak için her türlü antidemokratik girişimlere tevessül edilir. Bugüne kadar gördüğümüz uygulamalar maalesef böyledir.
Durumdan vazife çıkarmak
* ‘Durumdan vazife çıkarmak...‘ sözünü ve geçerli olabilmesinin şartlarını açıklar mısınız?
‘Durumdan vazife çıkarmak‘ demokratik ve hukukî olmayan bir kavramdır. Aslında bugün durumdan vazife çıkarma, yapılan değişikliklerle TSK‘nın elinden alınmıştır. Nitekim, 1 Ocak 1984 tarihli ‘Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu‘nun 4. maddesine göre, bu yetki MİT‘e devredilmiştir. Tanzim edilen kanuna göre, MİT, iç ve dış tehlike ile ilgili durumları tespit ettikten sonra, durumu hükümete iletir, hükümet aldığı bu raporlara göre lüzum gördüğü tedbirleri alır ve bu tedbirlerin yerine getirilmesi için TSK‘ya bildirir. TSK de aldığı emirler çerçevesinde hareket eder. Öyle kendiliğinden durumdan vazife çıkarma devri kapanmıştır. Ama bu değişikliğe rağmen bu kanunlara uyan var mı, ca-i sualdir.
* Orduyu yıpratmadan hatâlarından arındırmak için nasıl bir yöntem tavsiye edersiniz?
Ordu, şahsiyetini yıpratmaması için statüsü dışında herhangi bir çalışma içine girmemelidir. Milletle kaynaşma yollarını pekiştirmeli, halkın içine inmeli ve halkı ile hemhal olmalıdır.
Siyâsî yönetimlere engel olmamalı, verilen vazifeler kadar görevini ifa etmelidir. Meselelere yaklaşımı müşfik ve hukuk ölçüleri içinde olmalıdır. Kanunları zorlama ve durumdan vazife çıkarma düşüncelerinden uzaklaşmalı, hatta kanun hakimiyetini sağlamak için öncü olmalı, köstek olmamalıdır.
Av. İsmail Müftüoğlu
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu mezunudur. 1969 Bağımsızlar Hareketi‘nde, Sakarya Bağımsız milletvekili adayı oldu. Millî Nizam Partisi‘nin kurucularındandır. Millî Selamet Partisi Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. 1973 seçimlerinde Sakarya‘dan milletvekili seçildi. 1975-1977 yılları arasında Adalet Bakanlığı görevini üstlendi. Aynı dönemlerde İçişleri Bakanlığı‘na da vekâlet etti.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, Cenevre‘de akdolunan konferansa, 2 dönem siyâsî müşâhit olarak katıldı. Bir müddet öğretmenlik, uzun yıllar avukatlık yaptı.
1971 yılında Millî Nizam Partisi‘nin Anayasa Mahkemesi‘nde görülen dâvâlarına avukat olarak katıldı. 1980 ihtilali sonrası Millî Selamet Partisi ve yetkilileri aleyhine açılan dâvâlara da, tamamının vekili olarak katıldı.
Millî Gazete, Vakit, Zaman, Cuma... gibi gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. ‘Kıbrıs Barış Harekâtı ve Perde Arkası‘ ile ‘Belgeler Konuşuyor Millî Görüş‘te Kırılma‘ isimli iki adet kitabı yayınlanmıştır.
İngilizce, biraz İtalyanca ve Yunanca bilmekte olan Adâlet Eski Bakanı Av. İsmail Müftüoğlu, hâlen Saadet Partisi Genel İdâre Kurulu üyesi olarak siyâsî faaliyetlerine devam etmektedir.




