Sözlerime "uydurukça konuşanın dilini eşek arısı soksun" bed-duası ile başlamak istemezdim.
Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, mâzi ile âtiyi birbirine bağlayan,nesilleri kavuşturan ve kaynaştıran en önemli vasıtadır. Dil, aynı zamanda "gönül" demektir. Konuştuğumuz sözlerin gönülden gönüle akışının simgesi, âlâmet-i fârika‘sıdır. Dil; insanları birbirine bağlayan köprüdür. Köprünün taşları düşer veya değiştirilirse o köprü hem güzelliğini kaybeder hem de köprü yıkılabilir. Dil sahip çıkılması gereken birşeydir, tıpkı vatan gibi...
Bugün gençliğimiz, bırakın Osmanlı‘nın kullandığı kelimeleri bilmeyi, Türkiye‘nin kuruluş yıllarındaki Yahya Kemal‘in, Namık Kemal‘in, Şinasi‘nin dillerini anlayamamaktadırlar. Hatta, Mustafa Kemal‘in Gençliğe Hitabesi‘ni, İstiklâl Marşımızın kelimelerini ve manalarını kavrayıp anlayamamakta veya bilememektedir.
Bu makalemde; son yıllarda dilimize yerleştirilmeye çalışılan "öztürkçe" dedikleri "uydurukçaları" izaha çalışacağım. Öncelikle şunu ifade edeyim ki "Türkçe‘nin" öztürkçesi olmaz. "Kabuk Türkçesi", "kabak Türkçesi" olmadığı gibi...Osmanlı Türkçesi, Azeri Türkçesi olabilir veya Ankara, İstanbul , Konya şivesi olabilir. Türkçe, Türkçe‘dir. Tıpkı Ahmet‘in Ahmet olduğu gibi.
Bugün cevap yerine kullanılan "YANIT" kelimesi, "yan^gut" kelimesinden dilimize yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Oysa "yan^gut"; yankı, eko manalarını ifade edebilir. Mesela iki dağ arasında "heyy" diye bir ses çıkarırsanız, o ses yankı ile size döner ve "heyy" diye bir ses duyarsınız. Işte "yan^gut" veya yanıt odur. Yanıtta da kendiniz konuşur ve yine kendi sesinizi kendiniz dinlersiniz. İşte hep kendimiz konuşup kendimiz dinlediğimiz içindir ki derdimizi kimseye anlatamıyor, "cevap" alamıyoruz. Sizin sözünüze veya sorunuza verilen şey yanıt değil cevaptır. Yani; sorulan şeye verilen karşılık, cevaptır. Yan^gut Türkçedir ama cevap manâsında değil, yankı, aks-i sedâ manâsındadır.
Hayat yerine kullanılan "yaşa-m" kelimesi tam bir katliamdır. Yaşamak fiilinden (-m) takısı ile isim yapılmaz. Taşımak‘tan "taşı-m" , kaşımak‘tan "kaş-ı-m", yemek‘ten "yeme-m" ne kadar yanlış ve manasızsa; "yaşa-m" kelimesi de o kadar yanlış ve manasızdır. Hayat kelimesi, Hayy kelimesinden yani Allah‘ın canlılık ve dirilik sıfatından gelir. Hayat; canlılık ve diriliktir. Yaşa-m kelimesi "yaşama" şeklinde olursa doğrudur. Oysa yaşama başka şeydir, hayat ise başka birşey...
Örgü, kelimesinden uydurulan "örgü-t" kelimesi, "teşkilât" kelimesini hiçbir zaman karşılamaz. "Örgü" bir isimdir, -t eki ile isimden isim yapılmaz, fiil yapılır. Sapmaktan sap-ı-tmak, kapamaktan kapa-t-mak, sürümekten sürü-t-mek gibi.
Örgü; ip, kıl, yün, vb. şeylerde yapılan örme işidir yani örmek fiilinden yapılmış bir isimdir. Örgü cansız varlıklardan yapılır. Teşkilât ise canlı ve hareketlidir, düzenli-tertipli olmayı gerektirir. Teşkilât canlı değil ise ölmeye mahkum olur. Teşkilâtta bir baş ve onların kolları vardır. Başsız teşkilât olmaz, örgü-t dedikleri şeyde ise başa gerek yoktur, şekiller, renkler veya renksizlikler vardır. Devlet bir teşkilâttır, canlı ve diri bir teşkilat... Siyasî partiler de birer teşkilâttır, ordu bir teşkilâttır.
Vakar (vakur) kelimesi yerine kullandığımız bir başka kelime de "gurur" kelimesidir. Gurur demek; kibir, büyüklük taslama, boş şeylerle böbürlenme demektir. Vakar; ağırbaşlılık, temkinliliktir. Vakarlı insan başka, gururlu insan başkadır. "Gurur duyuyorum" derken "iftihar ediyorum, övünüyorum, şeref duyuyorum demek istiyorsak, kelimenin doğrusu varken, niçin yanlışını kullanıyoruz. Hacer ismini Türkçeye çevirdiğmizde "taş" olur, Hacer‘i "taş" diye mi çağırmamız gerekecek?
Çok, çok fazla çalışmak manasında kullanılan "yoğun" kelimesi "yok" kelimesinden türetilmiş bir uydurukçadır. Deniz‘in yoğunluğu dediğimizde, denizdeki tuz oranının miktarını anlarız. Çoğunluk kelimesi yerine kullandığımız bu kelime, kesif ve kesafet yerine ikâme edilmiştir. M.Akif Çanakkale şiirinde "en kesîf orduların saldırıyor dördü beşi" derken bu çokluğu ve çoklu saldırıyı "kesif" kelimesi ile ifade etmiştir. "Bugün hava çok kesafetli" derken de; sıkıcı bir havayı anlarız. "Çok yoğun çalışmak" çok az çalışmak manasındadır. Çok hızlı, çok fazla, meşguliyetim fazla, işim fazla diye kendimizi ifade etsek, dilimizi eşek arısı mı sokar?
Aidiyet eki yerine kullanılan sonu -sal, -sel ile biten kelimelerin Türkçe‘de yeri yoktur. Siyasî yerine siya-sal, ilmî yerine bilim-sel gibi. -Sel -sal takısı sadece kum kelimesine eklenerek "kum-sal" olarak kullanılır. Aynı ek denizde deniz-sel, kömürde kömür-sel olarak kullanılamaz. Taşta taş-sal, demirde demir-sel şeklinde kullanılmadığı gibi... askerî, idarî, sınaî, siyasî, fizikî kelimeleri doğru olarak kullanılmalı ve genç nesiller bu uydurukçadan kurtarılmalı ki, dede ile torunlar anlaşıp konuşabilsinler. Başlarını kuma sokan dil katilleri "kum"daki -sal takısını, aidiyet eki olarak bilip bilmeden yerleştirmeye çalışmışlardır.
Şuur kelimesini unutturdular onun yerine bil-mek kökünden veya bilin-mek fiilinden "bilinç" kelimesini yerleştirdiler ve şuursuz bir nesil haline getirdiler. Şuur‘da bilmek olduğu gibi, hissetmek, duymak ve inanmak da vardır. Hatta inandığını yaşamak ve yaşadığını yaşatmaya çalışmak azmi yani cehd vardır, anlayış vardır. Şuur‘da fikretmek ve feraset vardır.
Bilmekten türetilen "bilinç", gülmekten türetilen "gülünç" kadar gülünçtür.
Bilmek veya bilin-mek fiiline getirilen -ç takısı; Türkçe‘de bıkkınlık, komiklik veya tiksinme, heyecan ifade eden fiillere getirilir. İğren-mekten iğrenç, usan-maktan usan-ç, utan-maktan utan-ç, kork-maktan korkun-ç gibi. Gül-mek fiili bir güzellik ifade ederken; gülün-ç kelimesi güzelliği çirkinleştirir, gülünçleştirir.
Türkçe, dünyanın en zengin dillerinden birisidir. Türkler her milletten kelime alarak Türkçeleştirmiş ve birçok millete de kelime vermiştir. 86 bini aşkın kelime haznesi olan Türkçemizin zenginliği yanında, bugünki nesil 1000 kelimeye varamayan bir konuşma dili ile kendisini ifade etmeye çalışmaktadır. Kelime ve ifade zengini bir milletin, ifade fukarası nesilleri haline getirildik. Her milletin anadilini kullanma hakkı, ana sütü gibi helâl ve doğru bir davranıştır.
Güzel dilimize sahip çıkmak, her vatansever ve milli duyguları yüksek insanımızın aslî vazifesidir.
Dilimizi doğru kullanırsak, kendimizi daha iyi ifade edebiliriz. Yoksa dilimizi kuşatan eşek arıları her tarafımızı kuşatabilir. Dildeki bozma ve yozlaştırma daha çok islamî tabirlerde ve kelimelerde yapılmaktadır. Gerekçe olarak da "dilimizi Arap ve Fars dillerinin hakimiyetinden kurtarmak" sözü söylenmektedir. Üç beş tane uydurukça veya İngilizce, Fransızca konuşmaya başlayan kendisini bilgiç ve modern(!) insan olarak görmektedir. Temsil, meselâ, misal, farzedelimki kelimeleri atılarak yerine Ermenice‘den gelme ornak, örnek, örneğin kelimeleri kullanılmaktadır. Oysa örnek; tip demektir, model demektir.
"Teklif"i kaldırıp "öneri" yaptık, "eser"i kaldırıp "yapıt" yaptık, "farzedelim" veya "varsayalım"ı kaldırıp "atıyorum" yaptık, "teşriflerinizi bekleriz" yerine "katılımınızı bekleriz" yaptık (sanki yemek tasına çorba katıyoruz), "Allah‘a ısmarladık"ı kaldırıp "bye-bye" yaptık, "Allah‘a emanet ol" u kaldırıp "kendine iyi bak" yaptık. Piyangonun önüne "milli" ekledik.Bir milleti yok etmenin ilk şartı o milletin dilini yok etmekle başlar. Tarihin çöplüğü, dilini kaybeden milletlerin enkazlarıyla doludur



