Zaman değişti zihnimizin ve duygularımızın işleyişini körükörüne saplanıp kaldığımız ezberlerimiz belirliyor.
Hayatımızı iki kavram çerçevesinde yönlendiriyoruz. Mutluluk ve mutsuzluk. Mutluluğu ise para ve başarıya endeksliyoruz. Son günlerde sık sık karşılaştığımız kişisel gelişim furyası bu anlayışı daha da pekiştirerek insanlarımıza, "mutlu olabilmek için para kazanmak şart" anlayışını empoze ediyor. Gerçekten başarı ile mutluluk arasında bu kadar yakın bir ilişki kurulabilir mi? Elbette kurulamaz. Ancak günümüz insanının bakış açısı, mutluluğu başarı ve para ile özdeşleştiriyor. Elbette, insanoğlu fıtri olarak, yaptığı işte başarıya ulaşma ve işinde ilerleme eğilimindedir. Burada değerli olan şey ise, kişinin emek vermesi ve azmidir. Ancak günümüzde başarının tanımı tamamen değişmiştir. Artık başarı sadece, belirlenen hedeflere ulaşmak, yetenekli olmak, para kazanmak olarak algılanıyor. Kişi eğer istediği parayı kazanmışsa, kariyerinde de ilerlemişse toplum bu insanı başarılı ve mutlu sayıyor. Oysa bu tek taraflı ve yalın bir tanım olmaktan öteye gidemediği gibi, bu kişiler sürekli bir boşluk duygusu yaşamaktadırlar. Ayrıca, bu anlayış, elinden geleni yaptığı halde işinde beklenen sonucu elde edemeyen kişilere komleks veriyor ve bu kişilerin umutlarını kırıyor.
Neden başarı olarak görülmüyor
Başarı ve mutluluğu sadece maddiyata dayandıran anlayış, ne yazık ki insanın metafizik boyutunu dışlayan paradigmaları besliyor. Diğer taraftan, insanın gösterdiği çaba, hayatın özünü kavramak için yaşaması, hem dünya için hem ahreti için çalışması neden bir başarı olarak değerlendirilmiyor sorusu da henüz açıklığa kavuşmuş değil.
Peki bu durumda, para, servet, şöhret ve kariyer sahibi insanların mutsuzluğunu ve umutsuzluğunu nasıl değerlendireceğiz?
Şu bir gerçek ki, insanoğlu artık, her alanda olduğu gibi başarı ve mutluluk konusunda da tek boyutlu bir anlayışa sahip olmuştur. Ancak bu anlayış, insanın iç alemine, dikey boyutuna hitap etmiyor. Bu alanda yol göstermiyor, aksine sadece dünya ile ilgileniyor. Bu da bu insanların yoğun bir boşluk duygusuna kapılmalarına neden oluyor.
Oysa insan maddi ve manevi boyutuyla bir bütündür ve bu bütün hiçbir zaman ayrıştırılmamalıdır.
Okullar açıldı
Okulların açıldığı şu günlerde, anne babaları bir telaş sardı. Anne babalar çocuklarımız okula gitmek istemiyor, bizi de yanında istiyor gibi yakınmalarda bulunuyorlar. Elbette okulun ilk günlerinde bu sorunlar yaşanacaktır. Çünkü çocuk burada yeni duruma uyum sağlamaya çalışmaktadır. Özellikle ilköğretim çağındaki çocuklara sahip olan anne babalar iş yoğunluğunu bir tarafa bırakarak bu önemli başlangıcı çocukları ile paylaşmaları çocuğa destek vermeleri gerekir. Ancak çocuklarla paylaşım içinde olmak sadece okula birlikte gitmek ve çocuğun yanında bulunmak değildir. Birlikte olmak çocuğun duygularını paylaşmak ve onu anlayabilmektir.
Her çocuk kendine özgüdür
Çocuklar 6 yaşına geldiğinde okumaya hazır hale gelirler. Anne babalar çocuğun bu becerisini fark eden ilk kişilerdir. Bu dönem çocuk harfleri yavaş yavaş tanımaya başlar, kalemi düzgün tutar, sayıları tanır ve bazı kelimeleri okuyabilir. Bu doğal bir süreçtir. Ancak bu konuda her çocuğun öğrenme kapasitesi kendine özgüdür. Anne baba bunu bir eksiklik ya da üstünlük olarak değil farklılık olarak görmeli ve çocuğa yardımcı olmalıdır. Cevreden yapılan kıyaslamaların öğrencide olumsuz duygulara neden olması kaçınılmaz olabilir. Çünkü, bireysel farklılıklar ve çocuğun büyüdüğü ortam çocukların öğrenme sürecini etkileyebilir. Her çocuğun aile ortamı, çevresel özellikleri tutumları farklıdır. Bu nedenle öğrenme stilleri de farklıdır.
Namazı nasıl sevdirebiliriz?
Anne baba, namaz eğitimi konusunda açık seçik değişkenlik içermeyen ve genel hatları belirlenmiş bir strateji üzerinde baştan anlaşma sağlamalıdırlar. Böylelikle çocuğun kafasında hiçbir karışıklık oluşmayacak ve verilen emek heba olmayacaktır. Yani, çocuğu namaza alıştırırken, anne baba çocukla ilişkilerinde tutarlı olmalı ve işbirliği yapmalıdırlar. Çocuk namaz kıldığında anne ona küçük hediyeler alabilir ancak baba hiçbir zaman "ben daha büyüğünü alırım" gibi bir yaklaşım içinde olmamalıdır. Aile, ödülün kimi zaman maddi kimi zaman da manevi olarak verilebileceğini bilmeli ve çocuğu takdir etmeli, bu davranışından duydukları memnuniyeti belirtmelidirler.
Çocuk namazlarında bir kusur etmişse anne baba çocuğu cezalandırmamalı, bilgilendirmeli ve yönlendirmelidir.
Ödülün, çocuğun yaptığı iyi bir şeye karşılık olduğu ifade edilmeli ve ödül ertelenmemeli vaktinde verilmelidir. Zira çocuk tabiatı gereği çabuk unutur.
Babaların namaz konusundaki tutumları
1- Baba ne kendisi namaz kılar ne de çocuğunu teşvik eder. Bu kimseler, çocuklarına karşı sorumluluklarının sadece onların isteklerini yerine getirmek ve para kazanmak olduğunu zannederler. Onlara göre, çocuklarının terbiyelerini, okul, televizyon ve çevre vermelidir.
2- Namazlarını kılarlar fakat, çocuklarını teşvik etmezler. Bu kimseler ise, kendilerine herhangi bir eleştiri yöneltildiğinde, biz çocuklarımızı sık boğaz etmek istemiyoruz, doğru yola hiç bir baskı ve dayatma olmaksızın girmelerini arzu ediyoruz derler.
3- Üçüncü grupta yer alanlar da, kendileri namazlarını kılarlar ama çocukları tembellik edip namaz kılmadıkları halde onları teşvik etmezler.
4- Anne baba hem kendisi namazlarını kılarlar hem de çocuklarını teşvik ederler: Bu katagoride yer alan anne babalar çocuklarına karşı sorumluluklarının sadece maddi ihtiyaçlardan ibaret olmadığını bilirler ve onları bilgi ve bilinç yönünden desteklerler.



