Genç bir yazar. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih ve Coğrafya Fakültesinde tarih okudu. Okuma ve araştırma merakı zaman içerisinde yazmaya dönüştü ve geçtiğimiz hafta içerisinde ilk eserini kamuoyuna sundu. Bir tarihi roman olan Yerebatan Sarnıcın Sırrı isimli eseri piyasa çıkar çıkmaz beklenenin üzerinde ilgi gördü. İşte bahsettiğimiz Yazar, Vahit Taha Kurutlu. Piyasaya çıkan Yerebatan Sarnıcın Sırrı isimli romanı üzerine konuştu.
Öncelikle kitabınız hayırlı olsun. Çok genç bir yazarsınız. İnşallah genç yaşta başladığınız yazarlığa bundan sonra da güzel eserler ile devam ettirirsiniz. Biraz kendinizden bahseder misiniz?
Vahit Taha Kurutlu: Eserleri ile yâd edilmek ve hatırlanmak isteyen bir insanım. Ancak merak eden okurlar için şu kadarını söyleyebilirim; Giresun‘da dünyaya geldim. Tarihçiyim. Bugüne kadar çeşitli gazete, dergi ve internet haber sitelerinde yazılar neşrettim. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü mezunuyum. İkinci olarak Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümüne devam etmekteyim.
Hemen kitabınıza değinmek istiyorum. Neden "Yerebatan"?
Yerebatan zaten tarihi bir roman. Hayatımda kendimi şanslı gördüğüm noktalardan birisi da sevdiğim mesleği icra ediyor olmamdır. Tarihe ve bilinmeyene olan merakım lise yıllarından itibaren beni tarihçi olmaya itti. Tarihçi elbette tarihin karanlık dehlizlerinde, puslu kıtalarında dolaşmaktan keyif alır. Bu namütenahi bir lezzettir. Ben Yerebatan‘ı tarihin gizemli bir köşesi ve estetik bir mirası olarak görüyorum. Türkiye ilk çağ medeniyetleri ve Türk-İslam medeniyetlerine ev sahipliği yapmış zengin bir kültürel mirasa sahip dünyanın sayılı ülkelerinden birisi. Yani tarihi eser açısından oldukça zengin bir potansiyele sahip.
Yerebatan‘ın sahibi İstanbul ise Osmanlı mirasının başkenti. İstanbul‘u gezip de hayran kalmayan tarihi estetikten yoksun demektir. İstanbul‘daki tarihi mirasın tamamına yakını gün yüzünde olmasına rağmen Yerebatan yeraltındaki bir güzelliğin adresidir. Karanlık ve gizemli mermer sütunların arasında ilerlerken aklınıza onlarca hayali hikâye gelebilir. Yerebatan‘a ilk girdiğimde aslında eserimin ismini de bulmuştum.
Kitabınızın çıkış kaynağı Yerebatan mı?
Roman 1640 yılında yani Sultan İbrahim döneminde geçmektedir. İstanbul‘da yaşanan bir dizi cinayet ve bir aşk sarmalının ortasında kalmış genç bir delikanlı ve Yerebatan‘ın gizemli sırrını delikanlıya sunmasıyla değişen bir hayatı konu edindim. Yerebatan gerçekten büyük bir sırrın romanıdır. Sadece Osmanlı motifleri değil antik Yunan mitolojisinden esintileri de barındırır. Bu romanı okuyunca yaşadığınız hiçbir olayın aslında tesadüf olmadığını düşünebilirsiniz. Ayrıca bir yeniçeri isyanı, bir İstanbul yangını, üç sadrazam portresi ve Yerebatan‘ın saraya giden gizli yolarını tahayyül edeceksiniz.
Tam bu noktada şunu sormak istiyorum. Son dönemde Osmanlı Padişahlarından "Abdülhamit" gibi popülerlik kazanmış bir padişah varken neden kimsenin aklına gelmeyecek Padişah İbrahim‘i seçtiniz? Bundan sonra kimin hikâyesini yazmak isterdiniz?
Nedeni açık aslında. "Abdülhamit" son dönemde tarihçi olsun olmasın herkesin yazdığı, bir şeyler ürettiği bir portredir. Ancak Sultan İbrahim "Deli" olarak nitelendirilmiş "mazlum" bir padişahtır. Üniversite yıllarında Sultan İbrahim‘in hayatı üzerine hayli araştırmalarım olmuştu. Tüm bu çabaların sonunda esasen Sultan İbrahim‘in bir "deli" olmadığını gördüm. O yıllarda amacım bir eser yazarak (belki de tarih metodolojisine uymayacak bir yaklaşım sergileyerek) Sultan İbrahim‘in deli olmadığını ispatlamaktı. Ancak tarihçilik alanında olgunlaştıkça tarihin bir mahkeme salonu, tarihçinin de tarihi şahsiyetlerin avukatı olamayacağını kavradım. Bunun üzerine eğilimlerim de değişti ve bir roman yazarak belki de satır aralarında Sultan İbrahim‘e atıflar yapmanın daha makul bir yöntem olacağını düşündüm. Ayrıca bugüne kadar edindiğim bilgiler, dönemin entrikaları, Yerebatan ve Medusa‘nın bana sunduğu eşsiz hayal gücü sonucu bu roman ortaya çıktı. Cinci Hoca faktörünü de unutmadan söylemeliyim. Bizim tarihimizde yıllarca Sultan Murat alkolik, Abdülhamit zalim, Vahidettin hain, Abdülaziz canına kıyan adam olarak lanse edildi. Murat Bardakçı‘nın da söylediği gibi bu ülkede maalesef geçmişine sövmeyenler entelektüel sayılmıyor. Tarihi romanlar belki de bu garabeti ortadan kaldırmada önemli bir unsur olabilir. İnsanımız tarihini doğru öğrenmeli ve tarafsızca eleştirmelidir. Bundan sonra belki Abdülaziz hakkında bir eser yazabilirim.
Ankara‘dan bir İstanbul romanı yazmanız zor olmadı mı?
İstanbul‘a aşığım. Bunun rasyonel bir izahı yok. Nice şairin, aşığın, ilim sahibinin dilinden düşürmediği, hatta Nedim Efendi‘nin bir taşına yek pare acem mülkünü feda ettiği İstanbul‘u sevmemek elbette bir noksanlıktır. Eğer İstanbul‘un ruhunu anlayabilirseniz Ankara‘dan İstanbul‘u yazmak çok da zor olmasa gerek. Bu roman 2,5 sene gibi uzun sayılabilecek bir hazırlık evresinden sonra ortaya çıktı. Bu zaman boyunca ayda bir defa İstanbul‘a gidip Yerebatan‘ı beynimde iyice tasavvur ettim. Yerebatan‘ın "2010‘a damgasını vuracak roman" sloganıyla raflara girmesi oldukça iddialı görünüyor. Bu keyifli sohbet için size çok teşekkür ediyor Yerebatan‘ın hak ettiği başarıyı yakalamasını temenni ediyoruz. Güzel temennileriniz ve Yerebatan‘ın sesini duyurduğunuz için asıl ben teşekkür ederim.