“21. yy’da da savaş veya işgal mi olur?” Acaba 21. yy denen dönemin diğer dönemlerden, yüzyıllardan, çağlardan ne farkı var ki? Bir barış, huzur, sükun, topyekün refah veya bolluk, bereket çağına mı girdi dünya, 21. yüzyıla giriş yapınca? Bu çağın, “insanlığın en uzun yüzyılı” olarak da nitelenen ve 2 tane dünya savaşıyla birlikte sayısız savaş, işgal, karışıklık ve çalkantıya sahne olmuş olan 20. asırdan ne farkı var ki?
Bu çağda da, “en uzun yüzyılın” otokratları, firavunları, nemrutları, “demokrasi soslu” katliamcıları, barbarları kaldıkları yerden devam ediyor halihazırda. 20. asrın son bölümünde Soğuk Savaş’ın bitmesi ve akabinde tek kutupluluğa evrilen dünyanın, bir anda barış ve kardeşlik yurdu, savaşların ve kargaşanın sona erdiği bir huzur iklimi olduğu mu düşünülüyordu acaba?
Avrupa’nın ve ABD’nin ağırlığını hissettirdiği dünyada hangi mazlum ve yaralı coğrafyada insanların yüzü güldü mesela? Ki, Soğuk Savaş’ın bitmesine neden olan çöküş ve güçten düşüşü dönemini atlattıktan sonra kaldığı yerden eski gaddarlığı ve zulmüyle devam eden Rusya’nın da yeninden devreye girmesi, “dünya barışı” denen ve hiçbir zaman ne olduğunu kimseleri bilmediği bir garip mefhumu bir kez daha tarihin tozlu raflarına veya tarihin çöplüğüne gönderdi işte.
İnsanlığa pompalanan boş umutlar, 21. yüzyılı şirin göstermeye çalışan egemen ve hegemon ve dahi emperyalist barbarlığın bir küçük illüzyonuydu sadece. 21. yüzyılın daha başında önce Afganistan, sonra Irak “yalan gerekçelerle” işgal edilmedi mi? Buralarda akıtılan kanı ifade eden birim milyonlarca insanla ölçülüyor! Parçalanan hayatlar, tuz buz edilen ülkeler, tek kutuplu dünyanın da barış iklimi üretmediğini gösterdi. Libya’nın işgali, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi, burada baş emperyalistin karşısına gücünü toplamış ve eski zulmüne erişmiş olan “rakip emperyalist” Rusya’nın tekrardan çıkması, dünyanın canına okuyan yeni bir fitili ateşleyen unsurlar oldu. Bu yaşananlar, “21. yüzyılda da savaş mı olur?” sorusunu geçersiz kılıyor zaten.
Rusya’nın yeniden dünya güç dengesinde devreye girmesi, etrafındaki ülkelere yerleşmiş olan ABD’ye karşılık verme maksatlı komşusu ülkelere nizamat vermeye girişmesi, Soğuk Savaş’ı yeniden canlandırdı. Fillerin tepişmesi neticesinde ezilen yine çimenler olmaktadır. Gürcistan’da ABD kuklası olarak nitelenen Saakaşvili’yi bahane ederek ülkeyi işgal etmesi, Çeçenistan harekatı, daha sonrasında dünyanın gözleri önünde Kırım’ı Ukrayna’dan koparıp alması, dünyanın başına bela olan emperyalistlerin yeniden didişeceklerinin işaretiydiler zaten.
Rusya’nın 2014’te Ukrayna’nın doğusundaki belli oranda Rus nüfusu barındıran sanayi ve maden bölgelerini “ayrılıkçı unsurlar” marifetiyle didiklemesi, bugünkü savaş manzarasını da doğuruyor anlaşılan o ki. Elbette ki, NATO tarafından çevrelendiğine dair endişelerini de ileri sürüyor, ki bu noktada hayli zamandır varlığı tartışma konusu olan NATO’yu da yeniden bir tartışma konusu haline getiriyor.
Türkiye’nin de Batı ile münasebetlerinde her daim temel bir argüman olarak ileri sürülen NATO üyeliği, bu noktada bir kez daha tartışılıyor. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin, Rus işgalinin ikinci gününde yaptığı açıklamada sarf ettiği, “Bugün 27 Avrupalı lidere açıkça Ukrayna’nın NATO’ya katılıp katılamayacağını sordum, korkuyorlar, cevap vermiyorlar” ifadesi, aslında Batı’nın her zamanki ikiyüzlü ve kendi dışında kimse için sorumluluk almak istemeyen tavrını yansıtıyor.
Bizler de bu tavrı, 50 küsur senelik AB üyeliği sürecinden gayet yakinen biliyoruz. Hem NATO’nun hem de AB’nin Türkiye’ye olan tavrının, güçlü ordusundan istifade etmek ve Ortadoğu ve Rusya’ya karşı belli ölçüde tampon oluşturmak odaklı olduğu ayan beyan ortada zaten. Kendi rahatından ve oluşturduğu komformist yapıdan taviz vermek istemeyen, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diye diye hiçbir konuda elini taşın altına koymayan AB’den medet ummak zorunda kalan Ukrayna’nın işi bu anlamda zor. Benzer durumu, 2. Dünya Savaşı’na giden yolda önce Çekoslovakya, sonra da Polonya yaşamıştı. Avrupalı devletlerin o gün Almanya’ya gösteremedikleri reaksiyon, bugün de Rusya meselesinde “tarih tekerrürden ibarettir” misalini doğruluyor adeta. Rusya’nın baş rakibi ABD’nin, Ukrayna’ya “dua ediyoruz” demesi ve “lafta” kalan “destekliyoruz” tavrı da ayrı bir fasıl tabi.
Sonu itibariyle, savaşın her türlüsü kötüdür ve kaybeden de her zaman masum insanlar olur. Bununla birlikte emperyalizmin “demokrasi” soslusu da, “çarlık” üniformalısı da birbirinden beterdir ve ne yazıktır ki ülkemizde her ikisinin de muhipleri bolca bulunmaktadır. Zalimlerin kurduğu sistemden de, tesis etme iddiasında oldukları sözümona barıştan da insanlığa fayda gelmeyeceğini kanıtlayan günlerdir bunlar.