Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan: "Bu D-8‘ler hareketinin 6 ana umdesi var: 1. Yeryüzünde savaş değil, barış. 2. Gerginlik değil, diyalog. 3. Sömürü değil, işbirliği. 4. Çifte standart değil, adalet. 5. Kibir, tekebbür değil, eşitlik. 6. Bir arada Hakk‘a riayet ederek yaşamak. Yeni Dünyanın prensipleri bunlar olacak."
Milli Görüş Lideri Erbakan, 15 Eylül 1996 günü Türkiye‘nin Başbakan‘ı olarak İzmir‘de yapılan ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) Dışişleri Bakanları Toplantısı‘nda konuşuyordu. Yıllardır savunduğu İslam Ortak Pazarı‘nın önemini anlattıktan sonra, Avrupa Birliği‘ne temel teşkil eden Roma Anlaşması‘nın, kömür ve çelik birliği üzerine yapılmasına karşılık, ECO‘nun da ‘Pamuk Birliği‘ kurmasını öneriyordu. Dünya pamuk üretiminin % 40‘ını gerçekleştiren ECO ülkelerinin bu pamukları elyaf halinde dışarıya sattıklarını, halbuki bunların kurulacak iplik ve tekstil fabrikalarında işlenip kumaş ve konfeksiyon olarak ihraç edilmesi durumunda ise, 1 dolar yerine 17 dolar kazanılacağını vurguluyordu. Türkiye, İran, Pakistan, Azerbaycan, Afganistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan Dışişleri Bakanlarının hazır bulunduğu toplantıda Başbakan Erbakan, artık Yeni Bir Dünyanın ve Yeni bir dönemin başladığını haykırmakta ve hatırlatmaktaydı. Bu toplantı, D-8‘in provası niteliğindeydi. Dünyaya anlamlı ve onurlu mesajlar verilmiş ve ‘asil bir dik duruş‘ sergilenmişti.
Sen doğru olanı yap ve asla korkma!
Bütün bu çalışmalarla Erbakan, doların karşılıksız kağıt para saltanatına ve sömürüsüne son vermeyi ve alternatif bir para birimini savunuyordu. Milli Görüş‘ün ilmi ve siyasi mücadelesi tutarlı ve başarılı projelerini gören dünya liderleri de Erbakan‘a güveniyorlardı. Anlaşıp uzlaşarak birlik olmayı, sömürülmemeyi istemek her zaman ve zeminde anlamlıydı. Aslında Erbakan tüm dünyaya ‘Sen doğru olanı yap ve asla korkma!‘ diyordu.
DSP Çanakkale Eski Milletvekili ve Siyaset Bilimci Dr. Hikmet Aydın‘ın, "Erbakan düşmanlığının gerçek nedeni, dış politikada D-8‘ler, iç politikada ve ekonomide de Havuz Sistemi gibi, zalimlerin sömürü saltanatlarına son verecek girişimlerdir." sözleri çok konuşulmuştu. Duymayan kulaklar, görmeyen gözler, dünyanın ve Türkiye‘nin fotoğrafını daha net çeker olmuştu. Uluslararası para sihirbazları ve yerli işbirlikçilerinin hoşuna gitmeyen ne kadar şey varsa yapan ve İslam âleminin göğsünü kabartan, Hükümette kimi politikacıların hayal dahi edemeyeceği bir ekonomi politikası izleyen, cumhuriyet tarihinde bir ilki başararak denk bütçe yapan Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan‘ın fikirleri, İslam ülkelerindeki pek çok insanın çocuğuna ‘Erbakan‘ ismi vermesine bile sebep oldu. Tam bu noktada İslam ülkelerinin liderleri kendisine en büyük saygıyı duyarken ve Erbakan Hoca‘yı lider kabul ederken birileri irtica enstrümanlarını devreye soktu ve olanlar oldu. Türkiye‘de Refahyol yıkılırken dünyada ise D-8‘lere katılan ülkelerde dayatmacı yöntemlerle hükümetler değişti. Nijerya Devlet Başkanı suikasta uğradı. Endonezya‘da iç savaş başlatılıp, Habibi uzaklaştırıldı. Pakistan‘da darbe yapıldı. Bütün bu girişim ve gelişmeler, hain güçlerin ve yerli işbirlikçilerin becerisi ve başarısı gibi gözükse de, aslında, tıkanış ve tükenişin alâmetiydi. Aslında tüm bunlar can çekişmenin verdiği hırçınlık hareketleriydi. En son AKP Hükümeti‘nin 1 Mart teskeresini TBMM‘den geçiremeyince ABD‘nin dişlerini göstermesiyle müttefiklerimizin (!) yanlış kişiler olduğunu toplum olarak bir kez daha yakinen görmüş olduk. Ama ne var ki Lozan Anlaşmasıyla çizilen Misak-ı Milli sınırlarımızı tanımayan ABD ile müttefikliğimiz (!) AKP Hükümeti eliyle devam ettirildi.
28 Şubat; kadife mi, post modern mi?
Amerika‘nın Sesi Radyosu‘nun 10 Temmuz 1997 günkü saat 22.00‘deki Türkçe yayınında spiker oldukça önemli bir haber okuyordu. Haber konusu, Refahyol Hükümeti‘nin istifası ve 28 Şubat süreci ile ilgili Washington‘da düzenlenen bir konferanstı. Toplantıyı izleyen ve haberleştiren Amerikan‘ın Sesi Muhabiri Ed Worner, konuyla ilgili derlemesini ‘Kadife mi, yoksa post modern bir darbe mi?‘ başlığıyla sunuyordu. Konferansta konuşan Washington‘daki Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü Uzmanlarından Alan Makowski, Refahyol Hükümeti‘ne yönelik harekâtın geniş tabanlı olduğunu söylüyordu. Siyonist Teorisyen Makovski "İtici gücün ordu olduğu doğru, ama Türkiye‘deki tüm kurumların birden harekete geçtiği unutulmamalı. Basın, gücünü olabildiğince kullandı. Kendi aralarında bile anlaşamayan işçi sendikaları, işveren örgütleriyle güç birliği yaparak, hükümetin istifasını istedi." diyordu.
Refah Partisi‘nin iktidardan uzaklaşmasıyla birlikte, askeri alanda İsrail ile yapılan anlaşmaların daha rahat işler hale geldiğini söyleyen Alan Makowski, Türkiye‘nin geleceğini ancak iç politikasının belirleyeceğini söyledi. Makowski, Amerika‘nın, Türkiye‘de Refah Partisi liderliğindeki koalisyondan sonra laikliği korumaya kararlı görünen yeni hükümete yardımcı olması gerektiğini belirtiyordu.
Batı‘nın derdi: "Türkiye‘yi avuçlamak..."
CFR Üyesi Siyonist Teorisyen Zbigniew Brzezinski‘ye göre ise Avrasya‘yı kucaklamak için, Türkiye‘yi avuçlamak gerekiyordu. Ona göre Avrasya‘ya egemen olan güç, dünyanın iki zengin bölgesi olan Batı Avrupa ve Doğu Asya üzerinde muazzam bir nüfuz kurabilecek, Ortadoğu‘yu ve Avrupa‘yı otomatik olarak kontrol edebilecekti. (Büyük Satranç Tahtası, s. 21-22) Kısacası ABD‘nin küresel üstünlüğünün yolu, Türkiye‘den geçmek zorundaydı ve geçerken de Türkiye‘yi çiğneyerek geçecekti.
Erbakan: "En büyük güç, haklı olmaktır"
9 Aralık 1996‘da Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan 54. Hükümetin Başbakanı ve Refah Partisi Genel Başkanı olarak TBMM kürsüsünden tüm dünyaya şöyle sesleniyordu:
"D-8 Projesi, çok önemli bir projedir. Bunu, bugün, bütün bu 8 ülkenin devlet başkanları büyük bir ilgiyle bekledikleri gibi, bu projeyi, şimdi, Amerika da, Fransa da, İngiltere de, Almanya da bekliyor. Bakınız, önemli olan şudur: Efendim, bu gelişmiş ülkelerin karşısına kiminle çıkacaksınız; Bangladeş‘le mi, Mısırla mı?.. 800 milyon insanla çıkıyoruz. 800 milyon insan... Bunların karşısına biz hakla çıkıyoruz. Hak... Hak... Çünkü bugün dünyada hakikaten büyük haksızlıklar var. En büyük güç, haklı olmaktır. Bugün, şu Birleşmiş Milletler Teşkilatında 5 ülkenin veto hakkı var; bu bir çelişki değil mi... Bu bir çelişki değil mi... Bu, elli sene öncenin dünyası; bu dünya böyle yürümez.
Şimdi, bütün dünyanın hepsi haklı bir dünya istiyor; herkes elli yıl sonra dünyayı yeniden kurmak istiyor. Bu, herkesin temennisidir... Ondan dolayıdır ki, o sizin çok küçük gördüğünüz, o 800 milyon insan, evet, Hakk‘ı üstün tuttuğu için, bütün insanlığa en büyük hayırlı adımı atacaktır. İşte, şartlar öyle gelişmiştir ki, Batı ülkeleri de, bu gerginlikten, bu sunî mücadeleden bir sonuç çıkmayacağını idrak edecek noktaya gelmişlerdir; adım adım yeni bir dünya kuruluyor ve bu yeni dünyada da, elbette, en önemli noktada Türkiye bulunuyor; çünkü Türkiye, dünyanın merkezindedir. Türkiye, bu başlattığımız ekonomik kalkınmasını yaptığı zaman, herkesin saygınlıkla bakacağı bir ülke noktasına geliyor. Tek kelimeyle, yeniden büyük Türkiye kurulmaktadır. Görüldüğü gibi, artık, Batılı ülkeler bize geldikleri zaman, eski kırık plağı çalamıyorlar, onları, daha baştan susturuyoruz; geldiklerinde alışmışlar yıllardan beri ‘Efendim, sizde insan hakları, sizde bilmem Kürt meselesi...‘ Biz de Kürt meselesi filan yok. Bir terör var, onu da siz kışkırtıyorsunuz. Hadise budur."