Müslümanlar yaklaşık üç asırdır gücünü kaybettiğinden, fetret dönemi yaşadığından ve mağlubiyet psikolojisine esir olduğundan dünya üzerindeki olaylara bakışı değişmiş, küfre, şirke ve zulme karşı durma misyonunu unutmuştur.
Siyonist İsrail, yıllardır kutsal topraklarımızda kan dökmekte, Müslüman kardeşlerimize zulmetmektedir. ABD, Müslüman coğrafyaya musallat olmuş, zulmüne devam etmektedir. Çin kâfirinin yaptığı zulüm herkesin malumu.
Sadece bunlar değil elbette. Avrupa’daki bazı devletlerde gerek basın yoluyla mübarek dinimiz İslâm’a, kıymetlimiz, liderimiz, önderimiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâtu Vesellem’e ve mukaddes/kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’e hakaret edilmektedir.
Halkı Müslüman ülkelerin başındaki yöneticiler, Haçlı-Siyonist ittifakının güdümüne girmiş, adeta ABD’nin atadığı vali gibi hareket etmekte, bölgede İsrail’in ve ABD’nin çıkarlarını koruduğu sürece iktidarda kalabileceği vehmine kapılarak Müslüman halka zulmetmektedir.
Zulüm, küfür ve şirk çoğalmış, insanlar kendi nefislerine ve birbirlerine zulmetmektedir. Nefsine ve diğer insanlara zulmeden insanların zulme, küfre ve şirke boyun eğmesi, engellemek için çaba göstermemesi; bütün bunların önlenmesi için sadece “sözlü dua”ya başvurarak “fiili dua”dan uzak durması sorunlu bir bakış açısıdır.
Allah-u Teâlâ’nın cezalandırma güç ve kuvveti zaman ve mekânla mukayyet değildir. İstediği zaman cezalandırabilme kudretini haizdir. İsterse kötülüklerin cezasını dünyada hemen verebilir, isterse de ahirete erteleyerek orada daha ağır şekilde cezalandırabilir. Cezayı ertelediği zaman da mutlaka gerçekleştirebilme kudretini haizdir ve gerçek güç ve kuvvet budur.
Böyle olmasına rağmen Allah-u Teâlâ, kimi zaman yeryüzündeki kötülüğün, zulmün, küfrün, şirkin, her türlü isyanın cezasını dünyada hemen verir, bazen de ahiret gününe erteler yani mühlet verir; bunun tasarrufu tamamen Allah’a aittir. Tarihteki bazı olaylar, kötülüklerin cezasının dünyada verildiğinin misalleridir: “Nuh tufanı, Âd, Semûd, Lût kavimlerinin helaki, Firavun ve Nemrut gibilerinin helâkleri” bunlardandır. Bazen de küfürde, şirkte ve zulümde ileri giden nicelerinin cezasının ahirete ertelendiği vakidir.
Allah-u Teâlâ, geçmiş ümmetlerin içinden azgınlaşanlara ibretlik cezalar vermekteydi. Bu ibretamiz cezalar, Peygamber Efendimizin (S.A.V.) duasıyla kaldırılmıştır. Gerek ümmet-i davet yani gayr-i müslimler, gerekse ümmet-i icabet yani Müslümanlar arasında kötülük ve zulüm artmasına rağmen toplu helakler kaldırılmıştır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu konuda, “Ben, Rabbimden, benim ümmetimi helâk etmemesini istedim. Rabbim benim bu duamı kabul buyurdu. Dedi ki: ‘Onların helâki kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım.’ Ben bunun da kalkmasını diledim; ama Rabbim, bunu kaldırmadı” (Müslim, Fiten, 20) buyurmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimize (S.A.V.) hitaben, “Sen onların içinde bulundukça, Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar istiğfar ederlerken (içlerinde istiğfar edenler var iken) de Allah, onlara azap edecek değildir” (Enfâl, 33) ayeti hem gayr-i müslimler hem de Müslümanlar içindeki kötüler için mühlet verildiğini gösterir.
Peygamber Efendimizin (S.A.V.) duasından dolayı Allah-u Teâlâ, toplu helakleri kaldırmıştır ancak kötülük yapanların cezasını dilerse dünyada vermekte, dilerse ahirete bırakarak mühlet vermektedir.
Allah-u Teâlâ, yapılan zulme, küfre ve kötülüklere karşı muamelesi birkaç şekilde tezahür eder. Bazen, kötülükleri hemen engeller, faillerini de müstahak olduğu cezaya çarptırır. Bazen şerre müsaade eder, faillerine de mühlet verir. Kötülükleri ve faillerinin, zulmü ve faillerinin her zaman cezası hemen kesilmiş olsaydı imtihan alanının bir anlamı kalmazdı.
Allah-u Teâlâ’nın mühlet verip cezasını ahirete bırakılmasında hikmetler vardır. Mühlet verilmesinin sebeplerinden birisi, insana verilen özgür iradeye müdahale etmemek, iyi ya da kötüyü tercihine fırsat vermek; kötülükten vazgeçip iyi işler yapması için fırsat tanımaktır. Mühlet verilmesinin ikinci sebebi tövbe kapısının ölünceye kadar açık tutulmasıdır. Kimin ne zaman tövbe edeceği bilinmez. Nice zalim, kâfir ve müşriklerin tövbe ederek imana geldiği, İslâm’a hizmetkâr oldukları bilinmektedir.
Allah-u Teâlâ’nın kötü, zalim, kâfir ve müşriklerin cezasını ahiret gününe bırakmasının başka bir sebebi ise günahlarının artması içindir. Bu gerçek hakkında Kur’an-ı Kerim’de, “Bir de kâfirler, kendilerine mühlet verişimizi, sakın kendileri için hayır sanmasınlar. Biz onlara sırf günahlarını artırsınlar diye mühlet veriyoruz. Onlara, aşağılayıcı bir azap vardır” (Al-i İmran, 178) buyrulmaktadır. Zalimler hakkında ise, “(Ey Resulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor” (İbrahim, 42) buyrulmaktadır.
(Devam edecek.)