Zülfikar Tüccar

Abone Ol

Kendilerini “i`lâ-yı kelimetullah”a adamış “hizmet eri” güzel insanlar, aramızda sessizce yaşayıp yine sessiz sedasız göçüp gidiyorlar. Şöhret düşkünü zavallıların nefsî nefsî diyerek “görünür” olmayı hayat tarzı haline getirerek arz-ı endam ettiği dünyamızda; “çile”yi iliklerine kadar hissettiği halde bağırıp çağırmadan, seslerini zerrece yükseltmeden, sükûneti kendilerine şiar edinerek yaşayan insanlar da var. Onları yakından ve bu yönleriyle tanımak gerçekten çok zordur. Ben böyle insanları tanımayı büyük bir onur olarak görüyorum. Zülfikar Tüccar Hoca işte böyle bir insandı.

Bu insanlar nev`i şahsına münhasırdırlar. Tanıdığını zanneden birçok insan onları her şeyden müstağni sanır; kendi halinde yaşayan, etliye sütlüye karışmayan insanlar olarak zannederler. Fakat onlar sessizce “hizmet etme”yi ahlâk anlayışlarına daha uygun görürler. Ben bu tür insanları çok seviyorum. Riya yok onların davranışlarında ve yaptıkları işlerinde… İşlerini başkaları bilsin diye yapmadıkları için, kimsenin bilmesini istemezler. Onlar rabbimin nurunun tezahürleri gibi, orun orun hizmet ederler, “davanın çarkı” için su taşıyan sâkîler olmayı yeğlerler.

Bazıları vardır, küçük bir “hizmet görüntüsü” verir vermez hemen insanlardan onun karşılığını beklerler. “Hizmet” dediysem, aslında yaptıkları basit bir eylemden başka bir şey re değildir. Onun karşılığını almak için bas bas bağırırlar ördek gibi. Basın yayın onların borazanlığını yapsın isterler. Onlar “halkla ilişkileri” (PR), Allah ile ilişkiye tercih ederler.

Hani meşhur meseldir: “Benzeme ol ördeğe ki doğurur bir yumurta, vak vakından geçilmez” denir ya, işte öyle bir şey! Onlar ördek gibi her hareketlerinin görülmesini ve kendilerinin yemlenmesini isterler. Fakat Rabbimin öyle güzel kulları da vardır ki onlar gerçekten hizmet ederler fakat kimsenin görmesini de, bilmesini de istemezler. Çünkü bilmesi gereken zaten onu biliyor ve görüyordur. Onlar buna inanırlar. Onlar gerçek müminlerdir. Onlar kısrak gibidirler: “Benze ol kısrağa ki doğurur bir küheylân gık bile demez!”

Ben böyle güzel bir insanı “yakından” tanıdım. Yolculuk ettim, yemek yedim, sohbet ettim. Birlikte hayaller kurduk. Her türlü sözü, sohbeti hiçbir kuşkuya mahal vermeden konuştum. “Sırrımı söylersem acaba onun esiri olur muyum ” demeden, bazı sırlarımı ona fâş ettim. Yol sordum yordam sordum. Yüksek sesle de, kısık sesle de konuştum. Yol da gösterdi yordam da.

Gençliğinde çok sıkıntılılar çektiğini dinlemiştim kendisinden. Ağuyu bal eyledi, “yâ sabır” dedi. “Rabbim sabredenlerle beraberdir” dedi; O’nun beraberliğini “insanlar”la beraberliğe tercih etti. Hep O’na sığındı, O’nun yardımını bekledi. Bütün samimiyetiyle, “Yalnız senden yardım isterim” dedi. O da onu hep sınadı. Zaten hayat bir mücadeleden ibaret, dünya bir sınanma yeri değil midir

Rabbim ona güzel şeyler de nasip etti. Yıllarca çile çektiği Belde-i Tayyibe’de, İstanbul Üniversitesi’nde “görev” nasip etti. Yıllarca öğrencilerine tam anlamıyla “hocalık” yaptı. Onları bilgilendirirken, kuru kuruya yenmeyecek bilgiye hazmedilmesi için “ruh” verdi. O, “ekmek” peşinde koşmadı, “ekmek” onu buldu. Çünkü o, ne istediğini ve ne istemesi gerektiğini çok iyi biliyordu.

Fakat “çile”si bitmedi hayatı boyunca, hocalık yaptığı üniversitenin başına bir “ördek” geldi, durmadan vak vak eden… Ördek kısrağı sevmezdi. Yıllarca “hocalık” yaptığı okulundan ve öğrencilerinden uzaklaştırdı onu. Hem maddî hem de mânevî işkenceler bitmiyordu, çünkü burası “dünya” idi. Onun için yeni bir imtihan dönemi başlamıştı. Hayatın tehlikesiz sahillerine kurulup oturmak ona göre değildi. Denize daldı ve dalgalarla pençeleşti. Büyük bir hukuk mücadelesi verdi. Sabrı ve azmi semeresini verdi. Uzun süren hukuk mücadelesini kazandı ve okuluna döndü.

İstanbul Üniversitesi’nde görevi devam ederken kendisinden yeni bir hizmet istendi. “Okulundan ayrıl ve bize gel; bize gel ki fakültemizi açabilelim. Fakültenin açılması için `kadrolu hoca’ya ihtiyaç vardı deniyordu. Davet edenin samimiyeti, davet edileni ikna etti. “Madem bana ihtiyaç var, öyleyse ben de varım” dedi.

İstanbul Üniversitesi’nden ayrılarak Trakya Üniversitesi’ne geçti ve İlâhiyat Fakültesi’nin kadrosunda yer alarak kuruluşuna katkı verdi. Yıllarca emek verdiği, ekmeğini yediği, nice öğrencinin yetişmesine vesile olduğu okulundan gözünü kırpmadan ayrıldı ve Edirne’nin yollarına düştü.

Edirne onu bağrına bastı. O Edirne’yi, Edirne de onu sevdi. Selimiye’nin gölgesinde tarihi yaşarken, Edirne’de öğrenci yetiştirmeye başlamıştı ki, hastalık onu fena halde yakaladı. Umutları vardı, geleceğe dönük hizmet hayalleri kuruyordu. Yayın yapacaktık. Çok önemli olarak gördüğü “doktora çalışması”nı yeniden ele alıp istifade edilmesini sağlayacaktık. Bu uğurda birlikte yürüyecek, birlikte işler başaracaktık. Kendisini Edirne’ye davet eden dekanına öylesine güveniyor ve inanıyordu ki onun hakkında, “birlikte yürünecek güzel ve gayretli bir insan” diyor ve büyük bir mutluluk duyuyordu.

1950’li yıllarda dayımla (ÖOÖ) birlikte İstanbul’un çeşitli mekânlarında birlikte kalıp türlü türlü çileler çeken, aynı kaderi paylaşan insandı Zülfikar Tüccar Hoca. Âsım Haznedar gibi hocalar, onların elinden tutup koruyup kolladılar.

Bu örnek insanlar, onların da örneği oldu. Onlar da mahfiyet içinde hocalarının izinden gitmeyi ilke edindiler. Örneği güzel olanın elbette kendisi de güzel olacaktı. Fakat güzel insanlar güzel atlara binip gidiyorlardı. Zülfikar Haca da öyle yaptı.

Gerçek olan şu ki: Mahfiyeti kendine şiar edinmiş hizmet ehli ve edep timsali güzel insan Zülfikar Tüccar aramızdan ayrıldı. Artık Edirne yollarında onunla birlikte seyahat edemeyeceğim. Kendisini seven bütün dostları gibi beni de yalnız bıraktı. Hal diliyle kısa zaman diliminde böylesine etkili olan insan çok azdır. Onun Edirne finali muhteşem oldu. Fakat ben mahzunum. Yüreğimde duyduğum hüznü Rabbimle paylaşıyorum. Ailesine ve dostlarına sabır diliyorum. Rabbimden ona rahmet niyaz ediyorum, mekânı cennet olsun inşallah.