Zorunlu on iki yıllık eğitimde gelinen nokta

Abone Ol

Ülkemizde eğitim denilince maalesef sınavlara denkleştirilmiş bir anlayış hâkim. Neredeyse çocuklar doğdukları andan ölene kadar beş şıklı sorularla çevrili bir dünyaya hapsedilmiş durumda. Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin her hafta sonu bir sınavı var.

Geçen günlerde Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitim Giriş Sınavı’nın (ALES) kaldırılması gerektiğine ve akademiye insan seçilmesinde başka yolların bulunmasına dair bir tartışma söz konusuydu. Olaya dâhil olan bazı kişiler sınavın kesinlikle kaldırılmamasını savunuyorlardı. Sınavın kaldırılmaması düşüncelerine gerekçe olarak da ‘okuduğunu anlayamayan’ların akademiye girmemesi gerektiği şeklindeydi. Evet, okuduğunuz şaka değil, ALES’in kalkmamasını savunma gerekçeleri dört senelik üniversiteyi bitirip, diploma alan ve belki de o diploma ile önemli mevkilere gelecek olanların hâlâ anadilde okuduklarını anlamadıklarını, anadildeki metinleri muhakeme edemedikleri yönünde. Sorumuz şu olmalı değil mi, anadilinde okuduğunu anlamayan biri nasıl akademide yer alacak sınava kadar elenmedi?

Kendimizi kandırmayalım beyler, bayanlar! Ülke eğitiminin geldiği noktayı şu durum açıkça ortaya koyuyor. Doktora düzeyine gelip kendi anadilinde makale, yazı yazamayan bir toplumuz. Üniversite öğrencilerinin üniversitedeki hocalarından en büyük şikâyetlerinden biri hocaların ders anlatmak yerine önceden hazırlanan sunumları okumaları. Şüphesiz akademinin içinde işini hakkıyla yapanlar da var. Ama tablonun geneli iç açıcı değil.

Eğitim sistemimizde kendi dilinde okuduğunu anlayamayan öğrencileri akademik çalışma yapacak zamana kadar tespit edemiyor. İnsan düşünmeden edemiyor bu zamana kadar harcanan zamanlar, harcanan emekler… Zorunlu eğitim on iki yıl olan bir ülkede eğitim sisteminden geçen bir öğrenci nasıl kendi anadilinde okuyup yazamaz ve imla kurallarını öğrenemez? Yabancı dili öğrenememeyi geçtik. Zorunlu on iki yıl eğitimde en temel anadil ve matematiğin en temel konusu dört işlem nasıl oluyor da öğrenilemiyor/öğretilemiyor?

Son üniversiteye giriş sınavında yüz bine yakın kişi “sıfır” puan almış durumda. Bu eğitim sistemimizin sıfır çektiğinin bir göstergesi. Üniversite sınavında, öğrencilerin derslere yönelik temel yeterliliklerini ölçen ilk oturumdaki 40 soruluk Türkçe testinde doğru yanıt ortalaması 17’de, Temel Matematik’te ise 6,9’da kaldı. 20 soruluk Fen Bilimleri testinin ortalaması 3,2, Sosyal Bilimler testinin ortalaması 7,9.

Öğrencilerimiz teknolojinin ağırlıklı olduğu bir zaman diliminde eğitim hayatını geçirmelerine ve iktidarın eğitimde yapmış olduğu birçok teknolojik kampanyalarının muhatabı olmalarına rağmen üniversite birinci sınıfına gelip bilgisayarda metin yazılan Word dosyasında çalışma yapamayan hatta bilgisayarı açamayan durumda. Bu öğrencilerin lisedeki son iki seneleri pandemi sebebiyle uzaktan eğitimle geçti.

Ailelerin giderlerinin başında şüphesiz ki çocuklarının eğitim hayatına harcadıkları giderler geliyor. Aileler çocukları daha iyi bir hayat yaşasınlar için ömürlerini bunu sağlamak için harcıyorlar. Çocuklarımız çocukluklarını hakkıyla yaşayamadan kariyer planlamaları doğrultusunda okul-özel ders-deneme sınavları dirsek çürütüyor. Sonuç? A’dan Z’ye büyük emeklerin verildiği, devletin ayrı, özel kuruluşların ayrı, ailelerin ayrı planlamalar, harcamalar yaptığı bir alanda başarısızlığın sebepleri nelerdir? Acaba Fulbright Eğitim Komisyonu’nun amacı bu muydu?