Gündelik siyasi tartışmalardan olabildiğince sıyrılıp içinde bulunulan ruh halini ve elbette yaşam tarzını anlamaya, tahlil etmeye her zaman ihtiyaç bulunmaktadır.
Ölmeden önce ölebilmek bilinciyle hesaba çekilmeden kişinin kendini belirli periyotlarla hesaba çekmesi bereketli bir ömür sürmenin, tezkiye halinin olmazsa olmazı hükmündedir.
Hele ki, vazifeleri itibariyle yönetime talip olanlar açısından bu durum çok daha öncelikli hal almaktadır.
Zira yönetim mesleği, türlü imkânlara ulaşmanın kestirme yolu olurken diğer yandan ise rüzgârın her yönden sert estiği bir mertebeyi ifade etmektedir.
Ulaşmanın şartlar sağlandığı takdirde kolay, ayakta kalabilmenin ise çok daha zor olduğu bir mertebeden bahsediliyor.
Hasan el Benna’nın talebelerine devlet işlerine talip olmamalarını ama eğer bir talep gelirse ecrin büyüğü burada olduğundan bundan da geri durmamaları gerektiğini söylemesini bu cihetten anlamak gerekmektedir.
Devlet/yönetim kademesinin sağladığı türlü imkânlar karşısında niyetini bozmadan durabilmek ancak sağlam önlemler almak ile mümkün olmaktadır. Sağlam önlemler ise soyut manalar içermeyip doğrudan eylemi, yani tutum ve davranışları-tercihleri ifade etmektedir.
Yöneticinin gündelik yaşam tarzı ve hassasiyetleri onun nasıl bir yönetim sergilediğinin de ispatı hükmündedir.
Bugün anılırken “efsane Başbakan” nitelemesiyle hatırlanan Erbakan Hoca’nın başbakan olduğu dönemde kurmaylarıyla sabah saatlerine kadar ekonomik koordinasyon toplantıları yapması ve seher vaktinde Rabbine iltica ederek bereket niyazında bulunması onun bu işe tedbir ve tevekkül bağlamında nasıl bir mana yüklediğinin basit göstergesidir.
Bu durum aynı zamanda onun yönetim konusuna nasıl bir anlam verdiğinin de habercisi olmaktadır. Birtakım menfaatler elde etmeyi değil, gerçekten insanlara hizmet etme gayesini güden ve bu sayede de inancının gereğini yerine getireceğine inanan bir bilinç halini yansıtmaktadır.
Bugün içinde bulunulan ekonomik sorunları çözmek isteyen yöneticilerin, kendilerini bu bakımdan sigaya çekmeleri gerekmektedir.
İçinde bulunduğumuz dönemi tanımlarken “zor bir dönemden geçtiğimizi” özellikle ifade ediyoruz. Bunun en önemli sebebi, yaşanılan mevcut ekonomik ya da siyasi sorunlar değildir. Elbette bunlar ortalama insanımızın gündemini meşgul eden sorunlar olması bakımından önemlidir.
Ne var ki, zor bir dönemden geçişimizin ana sebebi bunların ötesinde çok daha derinlerde bir yerdedir.
Tarih boyunca her toplumda adeta o toplumun sigortası hükmünde önemli âlimler, düşünürler, şairler, yöneticiler bulunduğu bilinmektedir.
Hiç sözü uzatmadan bugüne gelindiğinde ise ne yazık ki, tam anlamıyla bir kısırlığın var olduğu açıkça görülmektedir.
Sanılmasın ki, kast edilen yalnızca belirli bir coğrafyadır. Hâlihazırda dünyada sözü dinlenilen, tespitleri insanlara ışık tutan ne âlimler ne de yöneticiler bulunmaktadır. Batı toplumlarında da benzeri bir düşünsel tıkanıklık zirveye çıkmış durumdadır. Aradaki fark yalnızca düzey farkı olmaktadır.
Eskilerin tabiriyle tam anlamıyla “kaht-ı rical” (adam yokluğu) yaşanmaktadır. Halbuki bugün felsefede, sanatta, siyasette, iktisatta, sosyolojide, hendesede ya da tıpta ilmiyle yolları aydınlatan ilim adamlarına ne denli ihtiyaç duyulmaktadır.
Meslek eğitiminde yok edilen “usta-çırak” ilişkisi, ilmi sahada da bitirildiğinden ilmi derinlik nasıl kendiliğinden sığlaştırıldıysa yönetim kademeleri de benzeri şekilde sığlaştırılmaktadır.
Onun için iyi, doğru, adil yöneticiler nasıl yetiştirilir sorusunun cevabı eğitim sürecinde gizlenmektedir. Fatih’ler ile Akşemsettin’lerin birlikte yol aldığı bir eğitim sürecine ihtiyaç duyulmaktadır.
Kastedilen, billboardlara “Ömer’in adaleti” konulu afişler asmanın ya da konuşma sırasında Hz. Ömer’in sözünü nakletmenin ötesinde bir süreci ifade etmektedir.
Yönetime talip olanların, yönetime gelene kadar değil, esas olarak tam da yönetime geldikten sonra daha da artacak şekilde kendilerini sürekli sigaya, hesaba çekmesinden bahsedilmektedir.
Geçmişte bu konuda yöneticileri uyaracak, tezkiye edecek kurum ve şahıslar varken bugün ne yazık ki bundan mahrum kalınan bir dönemdeyiz.
Bu dönemin zorluğu da esasında buradan gelmektedir. Âlimler ve amirlerin bozulması tezgâhın bozulması hükmündedir ki; bozuk tezgâhtan da doğru ürün çıkmamaktadır.
O halde tezgâhı düzeltmeye yoğunlaşmak gerekmektedir. İşte o zaman geçim sıkıntısı başta olmak üzere tüm sıkıntıları aşmak için çalışan çok daha sağlam bir bünye ve iradeye sahip âlim ve amirler ortaya çıkmış olacaktır.