Bizler Müslüman’ca bir bakış açısının gereği olarak insanlık tarihini hak-batıl mücadelesi bağlamında değerlendiriyoruz. Hz. Adem’den bugüne devam eden hak-batıl mücadelesinin seyri içerisinde, son üç yüz yılda dünyada kuvveti üstün tutan zihniyete sahip güçlerin egemenliği söz konusu olmuştur. Bu süreçte hakkı üstün tutan zihniyete sahip olan İslam ümmeti ekonomik, sosyal, siyasi birçok problemle karşı karşıya kalmıştır. İslam ümmetinin bu süreçte karşılaştığı en büyük problem ise Müslümanların zihinlerinde yaşanan dönüşüm olmuştur. Zira tek kurtuluş yolu aslına, inancının özüne, kimliğine dönüş olan ümmetin düşünce kodlarının değiştirilmesi öze dönüş ve beklenen kurtuluşu imkânsız kılan, problemlerin çözümsüz kalmasına neden olan temel etkendir. Ümmet coğrafyası üzerinde ortaya çıkan sözüm ona aydınlar, hocalar, zihin dünyası Batı tarafından şekillendirilmiş fikir adamları ümmetin zihin dönüşümüne sebep olmuş ve Müslümanlar en temel meselelerini dahi Batı’nın çizdiği sınırlar içerisinde, Batı’nın kavramları ile değerlendirir hale gelmiştir. Bu durum ise ümmetin bir kısır döngü içerisinde enerjisinin tüketilmesi ve insanlığın kurtuluşu için yaratılış gayesinin gereği olarak üstlenmesi gereken misyonun gereğini yapamamasına neden olmuştur.
Müslüman toplulukların zihin dünyasını etkileyen, yanlış yönelimlere neden olan çok sayıda yanlış, bize ait olmayan fikir ve söylem sayılabilir. Ancak bugün kanaatimce son yüz yılda ümmetin düşünce ufkunu etkileyen, mücadele gücünü törpüleyen ve olayları algılama şeklini değiştiren iki önemli fikri zehir üzerinde durmak istiyorum. Birincisi özellikle tasavvuf ehli, mütedeyyin Müslümanların zihinlerine yerleştirilen “Müslüman siyaset yapmaz” zehridir. Bu düşünce Müslüman insanların zihninde yer edindikten sonra Müslümanlar siyasi mücadeleyi bırakmış, siyasi meselelerle ilgili bilincini ve şuurunu kaybetmiştir. Siyasi bilincini yitiren Müslümanlar ya inanç ve değerlerini hâkim kılmak ve yeryüzünü Allah’ın kulları için yaşanabilir kılmak için vermeleri gereken siyasi mücadeleyi bir kenara bırakarak bir kenara çekilmiş, ya da siyasi bilincin zayıflamasının etkisi ile yanlış siyasi tercihler yaparak hem kendileri hem de içinde yaşadıkları toplumların ağır bedeller ödemelerine neden olmuşlardır.
Müslümanlarda zihinsel kırılmalara neden olan ikinci büyük zehir “reel politik” anlayışı olmuştur. İnancımız ve değerlerimiz bağlamında kabul etmemiz mümkün olmayan birçok yanlış bir kelime ile bizim için normalleştirilmiştir. Suriye, Irak, Filistin başta olmak üzere İslam ümmeti ile ilgili duruş ve tercihlerde belirleyici unsur reel politik yaklaşımı haline geldi. Tarihin en büyük zulümlerinin yaşandığı Irak, Filistin, Suriye vb. bizim coğrafyamızın parçası olan bölgelerdeki karışıklık ve savaşlar konusunda reel politik gereği yanlış safta yer aldık. Üstelik bu duruş mütedeyyin Müslümanlar tarafından, “Devletler duygusal davranamaz, devletlerin menfaatleri önemlidir. Menfaat neyi gerektiriyorsa o yapılmıştır” itikadî açıdan sakıncalı tezlerle savunulmaktadır. En son İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Türkiye’ye geliş sürecinde Milli Görüş hareketi hariç adına İslami camia denilen camianın sessizliği “reel politik” hastalığının Müslümanları getirdiği noktanın görülmesi bakımından ibretliktir. Sözde İslami camiaya ait bir gazetenin, “İsrail gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya satacağız. Hem gaz sıkıntısı bitecek hem de ekonomik olarak kazanç elde edeceğiz” mealindeki haberi reel politik hastalığının ibret vesikası gibiydi. Filistin halkına ait olan gazı gasp eden İsrail’in kanlı gazından elde edilecek kazanca sevinmek şuurlu bir Müslüman’ın asla kabul edemeyeceği bir savrulmadır. Bu savrulmuş duruş reel politik anlayışının Müslümanları nasıl ümmetin derdine yabancı, duyarsız, menfaatine göre duruş sergileyen bireylere dönüştürdüğünü ispat etmektedir. Hülasa; zihin dünyamızı bizi dönüştüren virüslerden, şuurlu Müslüman tavrını, mücadelesini, duruşunu etkileyen zehirlerden kendimizi muhafaza etmeliyiz. Bunu sağlamanın en güvenilir yolu bizi fikri olarak muhafaza edecek bir camiada, ortamda kalarak, aktif mücadeleye devam etmektir. Biz Milli Görüşçüler olarak bu konuda şanslıyız elhamdülillah. Allah’ın lütfuna ne kadar şükretsek azdır...