Hayatımıza baktığımızda, imkânların geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde arttığını görüyoruz. Evler büyüdü, eşyalar çoğaldı, teknoloji her köşeye girdi. Ancak bütün bu bolluğa rağmen, insanın iç dünyasında derin bir eksiklik hissi var: Huzur.
Sahip olduklarımız artarken, neden içimizdeki sükûnet eksiliyor?
Yakın zamanda inşaat işiyle uğraşan bir kardeşle yapılan sohbet, bu sorunun somut bir örneğini ortaya koyuyor. Sadece bir mutfakta 16 adet priz bulunuyor. Her priz, bir elektrikli cihaz demek. Her cihaz, daha fazla konfor anlamına geliyor.
Oysa 30-40 yıl önce bir evde bir ya da iki priz vardı. Elektrik yokken de insanlar yaşıyordu. Perdeler bile bugünkü gibi değildi; tahta kapaklar perde yerine geçiyordu. Buna rağmen insanlar, imkânları sınırlı olsa da daha huzurlu bir hayat sürebiliyordu.
Bugün ise perdeler başlı başına bir sektör. Evler dolu, dolaplar dolu, mutfaklar dolu… Ama kalpler dolu değil.
Bolluk içinde bir huzursuzluk
Eşyalar arttı, şehirler büyüdü, köyler modernleşti. Eskiden on kardeş bir evde yaşarken, şimdi bir evde bir kişi bile yaşamıyor. Evlenmeden ayrılan çocuklar, boş kalan evler, yükselen boşanma oranları…
Antidepresan kullanımı ise her geçen yıl artıyor. Gerçekten huzurlu bir toplum, bu kadar ilaca ihtiyaç duyar mı?
Toplu taşımada en küçük bir temas kavgaya dönüşüyor. Aile meclislerinde insanlar birkaç dakika bile tahammül edemiyor. Çocuklar ekrana bakarken sessiz; ekran kapanınca huzursuz.
Soruyu sormak zorundayız:
Bu kadar imkân huzur getirmeyecekse ne getirecek?
Huzurun kaynağı nerede?
Mesele, sahip olmak değil; nasıl yaşadığımız meselesidir. Huzur, eşya ile değil; kalple ilgilidir.
Bir mümin için huzurun ilk ve vazgeçilmez şartı imandır. Allah’a, Peygamber’e, Kur’an’a, ahirete ve kadere teslimiyet… İman tartışma konusu yapılmaz. İman zayıfladığında, hayat insana dar gelir.
İmanın ardından ibadet gelir. Namaz, zikir, dua… Bunlar yük değil, kalbin nefesidir. Zikir için uzun programlara gerek yoktur. Günlük birkaç dakikalık bilinçli bir zikir, kalbi diri tutar.
Vakit, teknoloji ve öncelikler
Huzurun düşmanlarından biri vakit israfıdır. Ne ibadet olan, ne ihtiyaç olan ne de insana fayda sağlayan her meşguliyet vakit kaybıdır.
Teknoloji ise nimet olduğu kadar bir imtihandır. Telefon, televizyon, internet; bizi yönetmemeli, biz onları yönetmeliyiz. Çocuklar kadar büyükler de teknoloji bağımlılığına dikkat etmelidir.
Hayatta öncelikler net olmalıdır. Cuma vakti, cuma namazının önüne hiçbir iş geçemez. Dünya işlerinde de ev mi, araba mı; sağlık mı, diploma mı daha önemli, iyi düşünülmelidir.
Kabiliyet, umut ve tevbe
Herkes her işi yapamaz. Herkes kendi kabiliyetini tanımalı, çocuklarını da bu doğrultuda yönlendirmelidir. Kabiliyetsiz olunan alanda ısrar, para kazandırabilir ama huzur kazandırmaz.
Hayatın her alanında umut canlı tutulmalıdır. Umudun bittiği yerde şeytan devreye girer.
İnsan hata yapar. Önemli olan hatada ısrar değil, tevbe ve özürdür. Günah ve hata, insanın içinde birikir; affedilmeden huzur gelmez.
Ölümü unutmadan yaşamak
Huzurun son anahtarı, ölümü unutmamaktır. Dünya kalıcı değildir. Bu bilinçle yaşayan insan, kayıplarla yıkılmaz. Çünkü faniliği bilir.
Sonsuza kadar yaşayacağını zanneden insan çöker. Dünyanın geçici olduğunu bilen ise ağır yüklerin altında ezilmez.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla eşya değil, daha fazla manadır.
Daha büyük evler değil, daha huzurlu kalpler…
Daha hızlı hayatlar değil, daha bilinçli yaşamlar…
Allah, bizlere huzurla yaşamayı, afiyetle yürümeyi; çocuklarımızın ve sevdiklerimizin huzurunu görerek mutlu olmayı nasip etsin.
Allah’a emanet olun.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.