Zebaniler artık elimizi sıkıyorlar

Abone Ol

insan ilişkileri karnesi ne kadar zayıf, bizim buralarda.

Kabalık, karşındakine değer vermeme, görmezden gelme hatta ezme neredeyse olağan karşılanır olmuş.

Hatta pek matah bulunur, öyle insanlarla iletişim kurmama, etrafla ilgilenmeme, kendi çevresinde kendi kozasını örme.

Aynı mahallenin, hatta sokağın, dahası apartmanın insanlarında dahi selamlaşma yok.

Bir selam ile ise karaya bürünülecekmiş gibi insanlar birbirlerini görünce başlarını eğip yere bakmakta, karşılarındakinin yüzüne bakmamak için ettikleri yemine sadakatlerini sürdürmekteler.

Medeniliğin değil ilkelliğin ilkeleridir oysa yaptıkları.

Maden ocakları da bu saygısızlığın, kabalığın, karanlığın bir diğer sahnesi.

Soma’daki maden işçisi bu hazin yaramıza neşter vurmuş:

“Amirler şimdi bize moral veriyor. İşe başlamadan önce “haydi kolay gelsin”diyerek elimizi dahi sıkıyor”

Büyük ölümlerin olduğu kazadan önce amirlerin tutmadığı, sarılmadığı, öpmediği işçinin hepimize hakkı geçen o emekten, altından, elmastan mübarek elini sıkıyor.

Bu küçük görünen ama kalbini fetheden el sıkma eylemi, işçiye yetiyor.

Doyuyor hürmete, muhabbete, dostluğa o temiz, pırıl pırıl, altın kalbi.

Doyuyor da var gücüyle sarılıyor kazmaya küreğe.

Bir Ferhat gibi güç geliyor kollarına.

O güçle vuruyor binlerce derinlikteki kuyunun kayalarına.

O güvenle daha fazla üretim için dalya diyor.

Başka bir maden işçisi de bir çocuk gibi seviniyor:

“Yeni gaz maskesi siparişi vermişler”

Bu ifadeler, Milliyet’teki haberden.

“Yaşanan felaket sonrası madencilerin aileleri için en zor olan şey, yakınlarını tekrar Soma servisine uğurlamak”.

Yüzlerinde korku, kaygı, keder bulutları dolaşsa da o madene girecekler.

En yakın arkadaşları, akrabaları, hısımları, hınamıları için mezar olan o maden bir hayaletler vadisi olup yüreklerini titretse de, ayakları geri geri gitse de, o madene mahkûmlar.

Arkalarında kalan aileleri de yarı ölü vaziyette acıdan ruh sağlıklarını yitirseler de en can sevdiklerini madene göndermekteler.

Başka çare yok.

Bir başka işçi; o bildik, karabasan, üsttenci, emirci amirlerini anlatmakta:

“Daha fazla üretim”diye baskı görüyorduk. Şimdi “acele etmeyin”diye bir destek görüyoruz. Ve üretim arttı. Demek ki amir baskı kurunca değil, işçi insan gibi muamele görünce üretim artıyormuş. Amirler şimdi bize moral veriyor”.

Keskin sirke küpüne zarar verir, formülünün bu kaçıncıdır doğrulanmasıdır.

Aslında bu eski atalar formülü, eksik bile bırakılmış.

Keskin sirke sadece kendi küpüne zarar vermemekte.

Diğer küplere de kötülük etmekte.

Keskinliği, öfkesi, gadabı, ilgisizliği, kibri, üsttenciliği, bütün küpleri çatlatıp kırmakta.

Kırmadık kalp bırakmayan o kibirli, bencil tavır; üretimlerin hızını da azaltmakta.

Bir başka işçi, psikolojilerinin çok bozuk olduğunu anlatmakta,“ruh gibi gidip geliyoruz. Madene girerken de ruh gibiyiz. Hepimizin moralleri çok bozuk. Madende yediğimiz yemekten, içtiğimiz sudan keyif alamıyoruz. Ama yapacak bir şey yok. Ekmek parası”

Ekmek parası terazinin bir kefesinde, öteki kefede karşılığı can.

Ekmeğin canla tartıldığı en acımasız düzene sahip ülkemizde, daha kaç fırın ekmekler yenilecek insanca şartlara ulaşabilmek için.

Daha kaç asır geçecek, canların, öz canlar kadar aziz görülebilmesi için.

Bu vurdumduymazlık, devlet denetimsizliği, özel sektörün açgözlülüğü, daha fazla kâr için yırtınan patronların, en az ücretlerle, yetersiz önlemlerle işlerini yürütmeleri.

Kendi gökdelenlerini kurarken, yerdelen kuyularında yüzlerce canı bıraktıklarında utanmayan bu yüzsüzlerin kaçıncı cinayetleridir.

Bir selam vermeyen, işçi eli sıkmayan, sırtlarını sıvazlamayan amirlerin bu tabutluklardaki kaçıncı zebanilikleridir ki; işçilerimizin hayatlarını her gün cehenneme çevirmektedirler.