Zannın kötüsü ve rızık derdi

Abone Ol

Ne çok yanılırız her seferinde.

Ne çok hikâyeler üretiriz hep menfi renklerle boyayıp tablolarımızı.

O gün manzarası güzel şelaleye akın etmişti herkes.

Kimse durduğu yeri beğenmiyor, yer değiştiriyor.

Ellerinde fotoğraf makineleri şelaleyi deklanşör sesi ile yıldırmaya çalışıyorlardı.

Hoş şelale de kışın bol bereketli yağmurların oluşturduğu güçlü ırmaktan aldığı kuvvetle ve etrafın yazdan yüz bin kat daha az sükûnetinden tahtında daha güçlü akarken.

Onca sıcak altında buharlaşmış sularının azlığından çağıldamaya güç yetirememekten ve insanların şöhretini böyle cahilce makinelerle kutsamasına sinirlenmekten de galiba yılgın ve yavaşlamıştı sesi.

O karınca sürüsü insanlar suyu iyice azalmış, kurumaya yüz tutmuş ırmağın yanında Moğol ordusu gibi piknik sofralarını kurmuşlar, mangalları yakmışlar, elleri yağ içinde leğenlerde köfte yoğuran kadınlar, ateş yakan erkekler; ise kömüre bulandıkları yetmezmiş gibi güzelim ırmağın yanında bir çöp kulesi örmek ile de meşgullerdi.

Kimi Don Kişot atlayıp arabasına şelalenin tepesine çıktım şovu yapıp oradan fotoğraflara başını sokmakta, kimi yan dağlara geçip oradan fotoğraf hikâyesi oluşturmakta.

Kimi de tepedeki camiye koşmakta.

Elbet namaz için değil caminin güzel bir seyirlik terası olduğundan.

Çoğu da caminin temiz tuvaletine kendisini attığından şelale ve cami kardeşliği de fotoğraflara yansımakta.

Seyirlikte olan başka hikâyeyi görmüyor kalabalık.

Genç bir kadın ile orta yaşlı bir erkek, ikisi de pejmürde kılıklı garip insanlar; erkek Notre Dame’in kamburu gibi pantolonunu iple bağlamış, üstü başı kirli.

Kadının önünde üç dört tane hali kalmamış hasta köpek yatmakta, “Ekmekçi Kadın” gibi idi giysileri.

Tuvalet ihtiyacını gören koşarak arabasına atladığından ne köpekli kadını ne iple pantolonunu bağlamış adamı görebiliyor.

Ancak bir kadının onları fark edip, şüpheli gözlerle süzüp, ahiret sualleri sorduğunu görüp kulak kabartıyorum:

-Siz ikiniz birbirinizin nesi oluyorsunuz?

-Komşuyuz.

-Nerden?

Genç kadın aşağıdaki beş on haneli köyü gösteriyor,

-Aha şu köyden.

-Yaa, öylemi peki çoluk çocuk var mı?

Mektep talebesi gibi ikisi de başını yana sallayıp, yok, diyor.

Bir sonraki soru, “peki eşleriniz var mı?”

Yine ikisi de, hayır, diyorlar,

Kadın öğreneceğini öğrenmiş olmanın rahatlığı ile kaşlarını çatıp, sizin burada niçin oturduğunuzu biliyorum, muhtemelen burada buluştunuz gibisinden şüpheyle, suçlayarak bakarak gidiyor.

Onca kalabalık da dağılıp gidiyor.

Bu dertlerini anlatmadan taşın üzerinde oturan gariplerin durumu sadece birine malum oluyor, gittiği yerde onların ihtiyaçlı oldukları için cami önünde bulunduklarını anımsayıp arabası ile geri geliyor, gariplerin her birine, ekmek parası veriyor, nasıl seviniyorlar ikisi de, “Abi, Allah razı olsun” diyorlar.

Ahiret sualleri soran kadın restoranda tıkınırken, yanındakilere sinirli anlatıyor: “Bir cami kalmıştı, orayı da buluşma yerine çevirmişler.”

Oysa annesi babası ölmüş, evlenmemiş, çoluk çocuğu olmayan o iki garip sadaka taşında rızık derdinde idiler. Dahası genç kadın, hasta köpeklerinin karnını doyurmanın da anaçlığında idi.