zamanın hızlı akışında baş döndürücü bir süreçteyiz. İnsanlığın nevri dönmüş gibi. Yönünü, istikametini bulamıyor. Kaygan bir zeminde yaşıyor gibi. Hayat gibilerle geçiyor. Sürecin nereye götüreceği de kestirilemiyor.
Her milletin özünü oluşturan bir medeniyeti ve ruhu var. Müslüman milletinin ruhu belli ilkeler ve yaşama özü doğrultusunda. Müslüman bir aile ortamında doğan bir çocuğun beslendiği ruh kendine özgü ve manevilik içerir. Bu hayat ve yaşama biçiminin bir doğallığı var. Zorlamalı bir yanı yok.
Haramın, helâlin, iyi ve güzelin yaşama biçimi bir kendindenlik taşır. Hayatı bulandıran yabancılık dünyamızı kuşatınca süreç farklı bir yöne seyrediyor. Komşu ilişkileri, yardımlaşma, insanî tutumlar hayatın içinde var olan bir gerçek. Bir çocuk gözlerini dünyaya açar açmaz, bereket, hayır, iyilik gibi bir ruh dünyası içinde büyür ve var olur.
Bir milleti var kılan medeniyet dili ve ruhu özgünlükler içerir. Biz Müslüman’ız, Müslümanların ruh dünyası hayır ve hasenat üzere kuruludur. Köylerimizde yokluk zamanlarında insanların yardımlaşmaları ve koşuşturmaları dayanışmalıdır.
Yıllar önce Bulgaristan gezisinde bulunmuştuk. Aziz dostum arkadaşım Kadir İriş bir durumu aktarmıştı. Düğünlerde takılan takılar için “hayrat” denilirmiş. Hayrat’ın sözlükteki karşılığı: “Sevap kazanmak için yapılan iyilik, sevap için kullanılan müessese.” Bu kavram geniş bir alana doğru açılım kazanır. Yolcular için yol güzergâhlarına yapılan çeşmelere de hayrat denir. Sağlık kurumları, yardım amaçlı kuruluşlar da bu kapsamda. Bulgaristan’da düğün takıları ve yardımlarının tamamı hayrat ile tanımlanır. Demek ki hayrat hayatın bir özü.
Köyümüz Hasköy’de ve çevresinde perşembeyi cumaya bağlayan akşamlar komşular birbirlerine, özellikle de yaşlı ve kimsesizlere, o gün için ocakta ne pişiyorsa, sofraya ne konulacaksa bir kâse, bir tas içinde gönderilirdi. Bu dayanışmaya “şeva ini” Cuma gecesi hayrı denir. Bunlar komşuluk hakkıydı. Dayanışma, veren el olma böyle bir anlayışla yaşanıyor.
Gene düğün ve sevinç günlerinde yapılan yardımlaşma için de “Xelat”, Osmanlıca hı ile ifade edilen “helat” da hayır ve yardımlaşma için yapılır. Bunlar için asla karşılık beklenmez. Anımsıyorum teyzemin oğlu Habip Ağabeyimin düğününde 18 baş büyük, küçük hayvan kesilmişti. Bunların tamamı, akraba komşu ve yakınları tarafından helat olarak getirilmişti. Düğün sahibi bu anlamda hiç zorlanmazdı. Yakınların ve sevenlerin yardımlaşmasıyla üç gün üç gece süren düğünler rahatlıkla atlatabilirdi. Yirmi altı yaşıma kadar hayatımın, okul dışında kalan bölümünü köyde geçirdim. Bu kültür ve yaşama biçiminin giderek tükendiğine tanığız. Kent hayatı ise başlı başına bir karmaşa oluşturuyor ne yazık ki. Coğrafyamızın hemen her bölgesinin kendine özgü bir tanımı ve yaşama biçimi olmalı. Aslında birbirinden hiç de farklı olmayan bir hayat.
Günümüz Türkçesinde buna “takı” deniliyor. Bu dayanışmanın bugün de sürüyor olması oldukça değerli ve anlamlı.
Şu zaman için durum elbette çok farklı. Kentleşme süreci ve hızlı tüketim çarkı, doyumsuzluğu insanı iyice girdabına almış sürüklüyor. Komşuluk ilişikleri de dâhil, insanî ilişkiler tamamen çıkara odaklı, bencil.
Bir insanın gözünün içine bakıldığında bu bakışın ne anlama geldiği bile tartışılıyor. Birbirlerine karşı kuşkuludurlar. Benden ne umuyor, ya da ben bir başkasına bakarken hangi amaçla ona yöneliyorum? Kaygı ve çıkar ilişkisi bir birinin özdeşi, tamamlayıcısı.
Hayratın karşılıksız yapılan iyilik ve sevap olduğunu gördük. Hayır, iyilik ve güzelliklerle olmak bu hayatın aslını ve özünü oluşturuyor. Vedalaşırken de “hayırla kalın” deriz.