Batı Avrupa‘da parlayan Endülüs İslâm Medeniyetinden alacağımız büyük dersler olmalı. İspanyol aydınları bugün Endülüs‘ü İberya tarihinin parlak bir dönemi olarak kabul ediyorlar. Medreselerinde yani üniversitelerinde yüzlerce ilim adamı yetiştirip insanlığa armağan eden Endülüs İslâm ekolü, bizler için ciddi araştırma konusu olmalıdır. Bu devlet nasıl kuruldu, nasıl gelişti, Müslümanları ve Hıristiyan alemini nasıl etkiledi? Cehaletin pençesinde kıvranan, basit hayat bilgisi ve hatta taharet kültüründen uzak, salgın hastalıklar ve yüz yıl süren mezhep savaşlarıyla birbirini boğazlayan Avrupa‘da Ortaçağ karanlığını nasıl Rönesans ve Aydınlanma çağına dönüştürdü.
Tıp tarihinde ilk narkoz ve ilk Katarakt ameliyatı Kurtuba Daruşşifasında gerçekleşti. Mimari, tıp, astronomi, sosyoloji ve felsefede dünya çapında ilim adamları yetiştirdi.
Ticaret, tarım ve sanayi üretiminde model olmayı başardı. İbni Haldun, Ebu Hayyan, İbni Rüşd, İbni Hazm ve yıllarca Anadolu‘da Selçuklu Sultanlarına danışmanlık yapan, yol gösteren ve kitaplar yazan Muhyiddin İbni Arabi nasıl bir kültür ortamında yetişti. Bu güçlü devlet neden kendi içinde bölündü, parçalandı, zayıf düştü ve yıkıldı.
İber coğrafyasını sekiz asır vatan edinen milyonlarca Müslüman‘ın akibeti neden bu kadar hazin ve acıklı oldu.
Müslüman mezar taşlarıyla istinat duvarlarının örüldüğü İspanya‘da bugün kaç Müslüman kardeşimiz yaşıyor. Ulaşım ve iletişim imkanlarının çok geliştiği günümüzde Türkiye Müslümanlarından kaç kişi Endülüs‘ün yerini ve sınırlarını merak ediyor.
Tarih bilgisi insanın ufkunu açar, tasavvurunu genişletir. Evliya Çelebi bu konuda daha iddialı konuşur: "Tarih bilgisi aklı çoğaltır" diyor. Mensubiyet bilinci yani aidiyet şuuru kazandırır. Kökü olmayanın istikbali olmaz. Geçmişten geleceğe uzanan boyut içinde seyreden hayatı doğru biçimde anlamayı, ibret almayı, ders almayı ve değerlendirmeyi sağlar. Başarı ve yükselişlerle, kayıpların ve sosyal çöküşün sebep-sonuç ilişkilerine analitik gözle bakmamızı sağlar.
Başka bir ifadeyle, tarih ne zaferlerle övünmek, ne de yenilgilerle dövünmek için değil, ders almak için mutlaka öğrenilmelidir. Toplumlarda, yaşadığımız iletişim çağı içinde, milli eğitimin yapamadığını yaygın eğitim yapıyor çok şükür. Toplum eğitilmeli. Bölen, birliği dağıtan ve toplumu zayıf düşüren hatalardan soyutlanıp, nesnel örneğini yaşadığımız tedbirler yeniden ihya edilmelidir. Ne gereksiz şöven gurura kapılmalı, ne de depresyona girmeli.
İlk ziyaret ettiğimiz şehirlerden. Endülüs İslâm Medeniyetinin düşman eline düşen son kalesi Granada. Beylikler Döneminin (Mulukut Tavaif) en uzun ömürlü Müslüman şehir devleti. Nasri hanedanınca yönetilen Beni Ahmer Devletinin iki buçuk asır başkenti olmuş. Gırnata, Siera Nevada (Karlı Sıradağlar) eteklerinde ve Darro çayının iki yakasında verimli bir ova üzerinde kurulu. Her ağacın yetiştiği fakat özellikle Nar bahçelerinin ve narlıkların bol ekildiği bir ova. Granada - Gırnata nar demektir.
Gırnata, fetihten önce küçük bir kasabaydı. Bu güzel şehirde Katoliklerle birlikte hayli kalabalık bir Yahudi topluluğu yaşıyordu. Milattan Sonra 305 yılında bir Hıristiyan konsili burada toplandığından Gırnata dini önem kazandı. İslâmi dönemde, diğer beylikler arasında özel bir yeri oldu. 711 yılında İber yarımadasının Müslümanlara açıldığı Vadi Lekke Muharebesinden sonra, Tarık bin Ziyad, mücahitleriyle birlikte sahilleri zapt edip, üç koldan İspanya içlerine daldı. Üç yıl içinde kuzeyin dağlık bölgeleri hariç İspanya‘nın dörtte üçü fethedildi.
İspanya‘da yaşayan bütün Yahudiler, kilisenin aldığı bir kararla hürriyetlerini kaybetmiş ve Yahudiler köle sınıfına düşürülmüştü. Bütün hak ve özgürlüklerini kaybeden Yahudiler, kuzeyde Fransa kralından, güneyde ise Kuzey Afrika Valisi Musa bin Nusayr‘den elçiler göndererek yardım istediler. Ağır vergilerle ezilen ve fakir düşen Hıristiyan halk ile ölen Vizigot kıralı Vizitsa‘nın çocukları da hanedan haklarının iadesi için yardım istiyorlardı.
Tarık bin Ziyad, fetihten sonra Yahudilerin köleliğine son verdi. Yahudiler de diğer topluluklar gibi yeniden ticaret, seyahat ve teşebbüs özgürlüğüne kavuştular. Yahudiler özellikle Gırnata şehrinde yoğunlukla toplandı ve bu kente yerleştirildiler. Valilik döneminden itibaren şehrin güvenliğiyle görevlendirildiler. Yani Gırnata‘nın güvenliği Müslümanlarla birlikte Yahudilere bırakıldı.
Ayrıca Kuzey Afrika üzerinden gelen on bin Şamlı asker de Gırnata‘ya yerleştirildi. Gırnata şehri kuşatan dağları, bereketli ovaları ve akarsularıyla Şam‘a çok benziyordu. Yemyeşil ve sulak bir coğrafyaydı. Başlangıçta Suriye‘den gelenler bu şehre Dımışk dediler. Yerli Hispano-Romenlerle Portekizli Hıristiyanlar fetih ordusuyla birlikte gelen huzur, bolluk ve adalet karşısında hızla Müslüman olmaya başladılar. Bunlara Muvelledun denildi. Muvelledun yani İslâmla hayata yeniden doğanlar. Ancak bir süre sonra yöneticilerin yanlış tutumları yüzünden Muvelledunlarla dışardan gelen Müslüman toplulukların arası açılmaya başladı.
Elhamra Sarayı
Şimdi olduğu gibi asırlarca Gırnata denilince El Hamra Sarayı akla geliyor. Şehre hakim Sabika-Sebike tepesinde kurulu Kırmızı Saray yahut El Hamra. Berberilerin Ziri hanedanı tarafından Gırnata nadide saraylar, çeşmeler, medreseler ve camilerle donandı. Son yöneticilerde Emir Habus, sarayda sade bir hayatı tercih edip geri planda yaşarken, aktif yönetim ve tüm devlet işlerini zengin, karizmatik ve akıllı bir tüccar olan Yahudi Samuel‘e bıraktı. El Hamra sarayının sular ve fıskıyelerle süslenen Aslanlı bahçesinde Yahudi Samuel‘in damgası var. Havuzun çevresinde heykelleri mermerden oyulan meşhur on iki aslan, on iki Yahudi kabilesini temsil ediyor.
Beyliklerden önceki, Murabıtlar ve Muvahhitler döneminde şehri ikiye bölen Darro ırmağı üzerinde köprüler ve muhkem tepelere de Kasrı Seyyid gibi saraylar yapıldı. Birliği sağlayan ve Halk eğitim merkezi görevini üstlenen Zaviyeler de bu dönemin eserleri arasında. Muvahhitlerin 1212 yılında Birleşik Krallık ordusuyla yaptığı İkab savaşında yenilmesi üzerine açık bir otorite boşluğu oluştu. Merkezi otoritenin ortadan kalkması Müslümanlar için sonun başlangıcıdır. 1238 yılında Kuzey Afrikadan gelen İbni Ahmer, Gırnata‘da Nasri devletini kurdu. İbni Ahmer El Hamra sarayını yaptırdıktan sonra şehir surlarını tamirle tahkim ettirdi.
Müslümanların en yoğun olarak yaşadığı Emirliklerin başında gelen Gırnata‘yı ele geçirmek için Kastilya Kıralı Alfonso şehri defalarca kuşatmış. Bir yıl süren muhasaradan sonra onuncu Alfonso kuşatmayı çözüp geri çekilmiş. Bu sefer de 1280 ve 1281 yıllarında komşu Müslüman Emirlikler büyük ordularla Gırnata üzerine yürüdüler. Gırnata bu sefer de aldığı dış yardımlarla işgal ve talandan kurtulabildi. İki asır boyunca İber coğrafyasında Endülüs İslâm Medeniyetini temsil eden tek Emirlik olarak yaşadı. 1431 yılında ise yine Kastilya Krallarından İkinci Juan şehri, zırha bürünmüş Haçlı şövalyeleriyle birlikte kuşattı. Karşılaştığı kuvvetli savunmayla surları aşamadı. Gırnata Emirliği içerde taht kavgalarıyla hırpalandı, yıprandı. Dışardan yapılan arkası bitmeyen saldırılarla yalnızlığa itildi ve zayıfladı. Gücü tükenmeye başladı.
Nihayet Kastilya Kraliçesi İzabel ile Aragon Kralı Ferdinand, Vatikan‘ın aracılığıyla evlendiler. Bununla İspanya‘nın siyasi birliği kuruldu. Ekonomik güç arttı, Şövalyelerle takviye edilen ordu büyüdü ve kuvvetlendi. Gırnata‘daki iç karışıklıkları yakından takip eden Kral Ferdinand, fırsatı kaçırmadı. Şehri teslim etmesi için Emir Ebu Abdullah‘a sert bir ultimatom gönderdi. Ebu Abdullah, Ferdinand‘ın tehditkar elçilerini reddetti. Bunun üzerine Birleşik Krallık Orduları altı ay boyunca Granada‘yı muhasara altına aldı. Sivil halk kadın-çocuk, evlerinde aşırtma toplarla bombalandı. Surlar delindi, burçlar dağıldı ve iki taraftan da kayıplar çoğalmaya başladı. Hiçbir yerden yardım alamayan Müslümanların erzak ve cephaneleri tükenirken Gırnata‘da salgın hastalıklar baş gösterdi. Ne Kuzey Afrika, ne Mısır ve Osmanlı‘dan yardım konusunda bir umut ışığı göremeyen Emir Ebu Abdullah, yazılı bir anlaşmayla Gırnata‘yı Ferdinand‘a teslim etmek zorunda kaldı.
Bununla İspanya‘da Müslümanların sekiz asırlık hakimiyeti hazin bir şekilde sona eriyordu. Anlaşmaya göre, Emir Abdullah ile hanedanının Afrika‘ya geçmesine izin verildi. Yine anlaşma metninde Gırnata‘da yaşayan Müslümanlarla birlikte Yahudiler için de can, mal ve ibadet güvenliği istenmiş ve kabul edilmişti. İşgalden iki ay sonra Ferdinand ve İzabel sözlerinde durmadılar. Önce şehrin sosyal dokusunu teşkil eden Müslümanlara dokunmadı, çünkü şehirde ekonominin bel kemiği olan fırıncıdan küçük-büyük el sanatlarına kadar hemen hepsi de Müslüman esnaf ve zanaatkarlar tarafından çalışılıyordu. Ama Gırnata merkezinde bulunan Yahudi mahallesini yıktırdı. Yerlerine bir kilise ve hastane yaptırdı.
Yahudiler zorla İspanya‘dan sürüldüler. Ne tuhaftır ki: Hiçbir Avrupa devletinin istemediği Yahudileri Osmanlı Devleti göçmen olarak ülkesine kabul etti. İspanya‘dan gelen Seferad Yahudileri İstanbul, İzmir, Bursa ve Selanik‘e yerleştiler.
Endülüs‘ün dünü ve bugünü...
Bir Akdeniz ülkesi olan ve adı tam sekiz asır Endülüs olarak şöhret bulan Bugünkü İspanya halen parlamenter monarşiyle yönetilmektedir. Portekiz‘le birlikte olduğu halde yüz ölçümü itibarıyle ancak Türkiye‘nin üçte iki büyüklüğündedir. Kırk milyon nüfusa sahiptir. Halkının yüzde sekseni Katolik, yüzde on ikisi ateisttir. İspanya halkının yüzde beşi Müslümandır. Yani bugün İspanya‘da iki milyon din kardeşimiz yaşamaktadır. Müslümanlar 711 yılında İşgalci Vizigotların baskısından kurtulmak için, yerli halkın ısrarlı yardım talebi üzerine Tarık bin Ziyad komutasında İspanya‘ya çıktılar. Ağır vergilerle ezilen, fakirleşen Hispano-Romenleri ve Konsilin bir kararla köle durumuna düşürdüğü Yahudileri bir fermanla hürriyetlerine kavuşturdu ve rahatlattılar. Herkesi kendi inancı ve düşüncesinde serbest bıraktılar. Çok kültürlü kitlelerin birlikte barış içinde yaşamalarını sağladılar.
Endülüs İslâm Medeniyetinin adalet şemsiyesi altında pratiği hayata yansıyan Mültikültürel sosyal yapı tam sekiz asır sürdü. Endülüste gelişmiş metodlarla eğitim veren Üniversiteler-Medreseler kuruldu. İslâm medeniyeti, bu ilim merkezleriyle cahil Avrupa‘ya teknik ve düşüncede aydınlanma ve Rönesans uyanışını kazandırdı.
Endülüs Medreselerinde Kurtubi, Şatibi, İbni Hazm, Nureddin Matruci, Muhyiddin Arabi, İbni Haldun, Ebu Hayan, İbni Meymun ve Muhammed Gafiki gibi insanlığa örnek ilim adamları yetişti. Uluslararası boyutu aşan Endülüs Üniversitelerinde Afrika, Asya ve doğal olarak Avrupalı gençler eğitim gördüler. Okuyan öğrenciler arasında kral naibleri, krallar ve papalar yetişti.
İlk üç asır tek devlet olarak, birlik içinde varlığını sürdüren Endülüs Emevi Devleti, ne yazık ki; 1031 yılında daha çok lider çekişmeleri yüzünden merkezi otoriteyi kaybetti. Muluk-ut Tavaif dönemi başladı. Tek devlet bölünerek Beylikler ve zayıf Şehir Devletlerine dönüştü. Sonra da Endülüs‘ün çevresini kuşatan Katolik krallıklar yerine ortaya çıkan on üç şehir devleti birbirlerine rakip ve düşman oldular.
Müslüman beyliklerdeki bu iç karışıklıkları fırsat bilen Vatikan, dini otoritesini kullanarak küçük Katolik krallıkları birleştirdi ve Müslüman beyliklerin üzerine gönderdi. Beylikler teker teker düşmeye başladı.
İlk defa 1086 yılında diğer komşu Müslüman beyliklerin ilgisiz bakışları altında, coğrafi bakımdan stratejik bir konumda olan Toledo, Katolik Birleşik Krallığı‘nın eline düştü. Birleşik krallık kuzeyden başlayarak tüm İber yarımadasını yeniden ele geçirmeye başladılar. Vatikan, bu yeniden ele geçirme işine, fetih veya işgal olarak, İber yarımadasında tek Müslüman kalmayıncaya kadar kesintisiz süren eyleme Rekonkista adını verdi. Endülüs otoritesi sona erince bağnaz Katolikler tarafından Müslüman ve Yahudilere karşı sistemli bir baskı, işkence ve katliam başlatıldı. Dininde sebat eden ve Katolik olmayan Müslümanları öldürdüler veya süresiz olarak zindana attılar. Şehir meydanlarında her yıl bir-kaç Müslümanı ibret olsun diye bir dal çıra gibi yaktılar.
Yıl 1276. Müslümanların elinde yalnızca ülkenin güneyinde Granada-Kırnata kaldı.
Vatikan‘ın girişimleriyle 1469 başlarında Aragon ülkesiyle Kastilya kırallığı, Kral Fernando ile Kraliçe İzabel‘in evlenmesiyle topraklarını da birleştirerek genişledi. Ordularını birleştirerek de güçlendi.
Bağnaz Katoliklerin ilmihal kitabı olan Kataşizmin ilkeleri doğrultusunda Katolik olmayan Endülüsün Müslüman halkına karşı işkence ve soykırım başlatıldı. Engizisyon tam iki asır devam etti. Fas üzerinden gelen Murabıtlar ve Muvahhitler de yeterli olmadı.
Endülüs İslâm Medeniyetinden geriye bir iz, bir hatıra kalmasın diye sırayla camiler, medreseler, kubbeli hamamlar ve rafları el yazması kaynak eserlerle dolu olan kütüphaneler Kilisenin teşvikleriyle devlet eliyle yıkıldı. Taş üstünde taş kalmadı. Müslüman mezarlıkları karasabanla sürüldü ve hece taşlarında Huvelbakiler ve Elfatihalar yazan mezar taşlarından istinat duvarları örüldü. Divani ve sülüs hat üzere yazılı temel eserler meydanlarda günlerce yakıldı.
Son Endülüs şehir devleti olan Granada 1492 yılında yazılı bir anlaşmayla Katoliklerin eline düştü. Birleşik Krallığın şehirden topladığı ganimetlerle desteklediği Kristof Kolomb, Hindistan‘a ulaşan en kısa yolu bulmak için, sözde masum bir keşif gezisine çıktı. Bu deniz seyahatıyla İspanya tam bir asır dünyanın en büyük sömürge imparatorluğunu kurdu.
Gırnata, bütün tahribata rağmen, Katoliklerin eline geçişinin ilk on yılında tipik Müslüman şehri görüntüsünü korudu. Gırnata, camileri, cami etrafını kuşatan ticaret merkezi dükkanları, kapalı çarşıları ve uzaklardan görülen minareleriyle ünlüydü. Gırnata, onuncu yüzyılda Endülüs‘ün ve Avrupa‘nın en zengin ve en kalabalık şehirlerinden biri olarak bilinir. Bu güzel şehirde en çok Berberi, Arap ve Yahudiler yaşar. Bunlardan başka Gırnata‘ya ticaret yapmak için gelip giden Kastilyalı, Aragon, Katalan ve Portekizliler de yoğun şekilde bulunurdu. Ülkeler arası yapılan ticaret çok canlıydı.
Gırnata‘da Arapça ve Latince‘den başka İber yarımadasında konuşulan yedi farklı dil mensubu birlikte yaşardı. Arada lehçeler ve melez dillerin de konuşulduğu bu mültikültürel topluluk barış ve huzur içindeydi. Bu zarif şehrin halkı sakin, kültürel düzeyi yüksek, geçim ehli, çarşı esnafı ve zanaatkarıyla güzel insanlardı. Endülüs‘te nesiller boyu çocuk yaşlarda verilen temel din kültürü üzerine disiplinli bir eğitimle büyük ilim adamları yetişti. Gırnata halkı çocuklarına her şeyden önce Kur‘an-ı Kerim öğretirlerdi. Sonra da düzenli askeri eğitimle savunma ve saldırı sporlarını öğretip gençleri birer usta savaşçı olarak yetiştirirlerdi. Müslüman halk yalnız Ramazan ve Kurban‘ı değil, Muharrem ayını, mevlid ve kandilleri de bayram gibi kutlarlardı. Elhamra sarayında müzik aletleri çalınır ve şarkılar söylenirdi. Gırnata‘nın altı yüz köyünde ipek böcekçiliği yapılırdı. Dokuma tezgahlarında seri olarak dokunan beyaz ve renkli ipekler başka ülkelere ihraç edilirdi. Gırnata hanımları ipekli kumaşlar giyerlerdi. Zeytincilikten başka meyve ve sebze üzerine yapılan bahçe tarımıyla iç piyasanın ihtiyaçları karşılanırdı.
Kurtuba "İlim Şehri"
Üçüncü Abdurrahman döneminde Endülüs‘e gelen huzurla birlikte Kurtuba şehrinin bir ilim ve medeniyet merkezi olduğu görülür. Bin seksen mermer sütun üzerinde, aynı anda otuz bin insanın birlikte ibadet ettiği muazzam cesamette bir Ulucami inşa edildi. Çevresi medrese, rasathane, hastane ve kütüphanelerle donandı. Kurtuba‘da Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler birlikte çalıştılar, sulh içinde yaşadılar. Avrupa ortaçağında Dünyaya Mültikültürel örnek bir toplum modeli sergilediler. Bu insanlık tarihinin az gördüğü bir tablodur.
Kurtuba özellikle Mulukut-Tavaif döneminde isyan ve kargaşa yüzünden siyasi ve kültürel merkez olma özelliğini kaybediyor. En parlak döneminde Kurtuba‘da beşyüzbin insan yaşıyordu. Yine Kurtuba‘da yediyiz cami, üçyüz halk hamamı, yetmiş adet kütüphane ve büyük kitap satış yerleriyle, Avrupa‘nın en önemli kültür merkeziydi. Şehrin dışına kadar taşan kilometrelerce uzunluğunda taş kaplama yollar yapılmıştı. Yabancıların barınmaları ve güvenle gecelemeleri için Vakıf - Hanlar mevcuttu. Dar sokaklar ve geniş yollar gece lambalarıyla sabahlara kadar aydınlatılırdı. Kurtuba‘dan asırlar sonra bile Londra ve Paris‘te tek sokak lambası yoktur.
Kurtuba şehir merkezine on kilometre uzaklıkta sağlam ve zarif bir mimari eser daha vardı: Medinetuz-Zehra. Etrafı muhkem surlarla çevrili bir saray. Siera Moreno-Esmer Sıradağlar üzerinde kurulu olan Medinetuz-Zehra adlı saray, şehir devletinin idari merkeziydi. Bu görkemli sarayda Halife, ailesi, hizmetliler ve iyi eğitilmiş muhafız ordusu bulunurdu.
Bugün Meskita Katedrali olarak anılan Kurtuba Ulucamii, 785 yılında yapılmıştı. Kurtuba‘nın Hıristiyan Krallar tarafından işgal edildiği 1236 yılında ise beş yüz yıllık mermer sütun ormanı Ulucami, Katedrale çevrildi. Kurtuba üniversiteleri Müslüman ve Hıristiyan, dünyanın her tarafından eğitim için gelen, Asya, Avrupa ve Afrikalı öğrencileri yetiştirip, bir aydınlanma ocağı olmayı sürdürmüş. El yazması temel eserlerin sayısı Kurtuba Kütüphanelerinde dört yüz bini aşmıştı. Ancak bir iç çatışmada Berberilerin kütüphaneyi yağmalamaya kalkmaları üzerine kitap koleksiyonları bozuldu. Kurtuba yerine bu sefer de Sevilla ve Gırnata kütüphanelerinin yıldızı parladı.
Kurtuba Üniversitesi, Kahire‘de eğitim veren El Ezher ve Bağdat‘taki Nizamiye Medreselerinden daha önce kurulmuş ve çağı sürükleyen atılımcı ve araştırmacı bir eğitim sistemi geliştirmişti. Endülüs Emevi Devleti döneminde Hıristiyanlar idari yönden parçalanmıştı. Küçük krallıklar halindeydiler. Müslüman göçmenler için bu bir avantajdı. Endülüs Emevi Devleti yıkılınca merkezi otorite ortadan kalktı. 1031 yılından itibaren Endülüs küçük şehir devletlerine ayrıldılar. Her nüfuzlu zengin aileye bir devlet. Mulukut-Tavaif döneminde Müslümanlarla Hıristiyan Krallıkları arasındaki güç dengesi tersine döndü. Üstünlük ve avantaj Hıristiyanlara geçti. Müslümanlar on üç adet büyüklü küçüklü, dışarıda ve içerde başına buyruk, yani bağımsız şehir devletlerine bölünmüşler. Melikler birbirine rakip ve düşman olmuşlar. Mücadele bazen çok kızışmış.
Müslümanlarda fetih ruhu dünyalığa tahvil oldu
Müslümanların aksine birleşerek güçlenen Hıristiyan Krallıkları Endülüs şehir devletlerini teker teker zaptetmeye başladılar. Müslümanlar Birleşik orduya karşı bir türlü silkinip uyanmadılar-uyanamadılar. Benden sonra tufan dediler. Geçici dünya saltanatı uğruna Hıristiyan Krallıklara borçlandılar. Onlarla birlik olup komşusu Müslüman şehre saldırdılar. Kastilya Krallığı Müslümanlar arasındaki geçimsizliği daima tahrik etti. Bazı Emirlikleri de borçlandırdı ve haraca bağladı. Müslümanlarda fetih ruhu dünyalığa tahvil olunca, Endülüs‘te tarihin akışı değişti. Aydınlar şiir, edebiyat ve sanata yöneldi.
İlim adamlarının ısrarla Emirleri uyarmasına rağmen, ciddiye alınmadılar. Beylikler tamamen kabile ve kavmiyet asabiyetiyle toprak gaspı ve iktidar hırsıyla komşu şehir devletine saldırınca iki taraf da kayıplar verip zayıf düştü ve küçüldüler. Kardeş kavgalarını sevinçle seyreden Hıristiyan Krallıklar önce birini, sonra diğerini işgal edip, Rekonkista-Katolikler adına yeniden fetihler gerçekleşiyordu. Müslüman emirlik Gırnata, komşu Müslüman emirlik Sevilla‘nın kuşatmasına Katoliklerin yanında katılıyor, düşmanla iş birliği yapıyordu. Üstün kuvvetlere karşı kendini savunmakta zorlanan Emirlik, toprak da teklif etse, haraç da verse işgale hazır demekti. 1031 yılında başlayan Mulukut-Tavaif dönemi Katoliklerin iştahını kabartmıştı. Artık Kuzey Afrika‘da, Fas‘ta daha önce Endülüs‘ün yardıma koşan Murabıt ve Muvahhitler gibi bir güç kalmamıştı. Artık Katoliklerin Rekonkista idealinin önünde engel yoktu.
Gözyaşı değil Göznuru
Tam sekiz asır Endülüs burçlarında dalgalanan Hilal ve Yıldızlarla donanmış İslâm sancağı 1492 yılında diğer Müslüman ülkelerden yeterli yardım gelmediği için, mecburen yapılan yazılı bir anlaşmayla inmiş, yerine Haçlı flamalar çekilmiş. Bu tarih, Endülüs İslâm eğemenliğinin sonu olmuş. Muluk-ut Tavaif‘in sonuncusu olan Gırnata‘nın üzerine ısrarla yürümelerinin asıl sebebi İstanbul‘un rövanşını almak arzusu olmuş. Son Müslüman şehir devleti olan Gırnata‘nın Haçlılar tarafından zaptı, Avrupa‘nın bütün kiliselerinde çanların günlerce çalınmasıyla kutlanmış. Hıristiyan kardinaller halka karşı bu başarıyla övünmüşler: "İstanbul‘u Müslümanlar aldı ama biz de boş durmadık, Endülüs Müslüman Devletini İspanya‘dan attık!"
Nasri hanedanının son Emiri Ebu Abdullah, maiyetiyle birlikte tacını tahtını, malını, mülkünü, tüm otoritesini ve dünyevi makamlarını terk edip giderken ağır üzüntü içinde son bir kere dönüp bakmış. Doğup büyüdüğü Elhamra sarayına haçlılar giriyorlar. Ulu camilerin avlularında haçlı bayraklarıyla Hıristiyanlar dolaşıyor. Müslüman halk utançtan ve korkudan evlerine çekilmişler Kur‘an okuyor ve dua ediyorlar. Emir Ebu Abdullah, gördükleri karşısında kahroluyor ve ağlamaya başlıyor. Tarihçilere göre yönetime yersiz müdahaleleriyle oğlu Ebu Abdullah‘ı ağır bir sona sürükleyen annesi Sultan Fatıma hatun, oğlunu azarlamış: "Ağla oğlum ağla! Memleketini yiğit bir asker gibi çarpışarak savunamadın. Şimdi bir kadın gibi ağla!" Elbayzın Müslüman mahallesinden görünen bu tepe Siera Nevada dağları üzerindedir. İspanyollar bu tepeye "El Ultimo Suspiro del Moro" yani Arabın Gözyaşı Tepesi derler. Yahut kısaca "Gözyaşı Tepesi".
Tarihten ders almasını bilen Akif bu olayı Safahat‘ında anlatır.
"Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara,
Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara
Tırmanır bir kayanın sırtına, etrafa bakar
Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar
Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür
Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür
Der ki:
"Çarpışmadın erkekler gibi düşmanlarla
Şimdi hiç yoksa otur kadınlar gibi ağla!"
Vadi Lekke savaşı
Tarık bin Ziyad, Peygamberden aldığı teminatla zaferden emindi. Dünya Harp tarihine yeni bir yöntem getiriyordu. Tarık bin Ziyad‘ın "Hücum!" emriyle müthiş bir savaş başladı. Bir yanda sayısal bakımdan çok kalabalık fakat birbirlerine karşı rakib ve düşmanca duygular içinde bir Vizigot ordusu. Karşısında iman ve İslâm ideali etrafında kenetlenmiş, sayıca daha az fakat kendilerine güvenleri tam olan bir ordu.
Savaş daha başlarken taht mağduru olan eski kralın oğulları, hanedan mensupları ve taraftarları ricat ederek, ordunun iki kanadını boşaltıverdiler. Geri çekildiler ve savaş dışı kaldılar. İki kanadın da çöktüğünü gören komutan Tarık bin Ziyad, bütün gücüyle kuşattığı merkeze yüklendi. Tarık bin Ziyad bir fedai birliğinin başında çarpışa çarpışa İspanya kralının çadırına kadar ulaştı. Vizigot ordusu böyle akıl dışı bir saldırıyı hiç beklemiyorlardı. Tarık bin Ziyad ani bir kılıç darbesiyle Kral Rodrigo‘yu kan revan içinde yere yıktı. Komutanın öldüğü haberi ordu içinde hızla yayıldı. Başsız kalan askerler şaşkına döndüler. Can havliyle ve korkuyla kaçışmaya başladılar. Gece gündüz sekiz gün süren muharebede Kral Rodrigo, komutanlarının gözleri önünde öldürülmüştü. Başsız kalan birliklerin morali bozuldu, dağılıverdiler. Elinde kılıç olanlar imha edildiler, teslim olanlar kurtuldu.
Böylece ortaçağ askerlik tarihinin en müthiş savaşı olan Vadi Lekke muharebesini Müslümanlar kazandılar. Önlerinde artık hiçbir engel kalmamıştı. İspanya kapıları ardına kadar açıldı. Tarık bin Ziyad, İber yarımadasının iç kesimlerine üç koldan girmeye ve ilerlemeye başladı. Daha önce Vizigotların başkenti olan Toledo-Tuleytula alındı. Stratejik bakımdan önem arz eden Toledoyu tahkim ederek başkent ilan etti. Aynı anda Kurtuba ve Granada, Müslümanların egemenliğini kabul etti. Bir yıl sonra, yani 712 baharında Kuzey Afrika valisi Musa bin Nusayr, büyük bir kuvvetle girdiği İber yarımadasında başta Sevilla-İşbiliyye olmak üzere Tarık bin Ziyad‘ın henüz giremediği şehirleri Müslümanlara kazandırmaya başladı. Üç yıllık gayretle Ceziretul Hadra-Yeşil ada, İslâmla kucaklaştı.
Kışı başkent Toledo‘da geçiren iki komutan 714 baharında iki koldan İber Yarımadasının kuzey ve batısına doğru emin adımlarla yürümeye başladılar. Musa bin Nusayr, Pirene dağlarını aşıp Galya‘ya -güney Fransa- girdi. İlk elli yıl Müslüman halkın adaya yerleşme dönemi olarak kabul edilir. Bu zaman aralığı Hıristiyan İspanya‘nın Müslüman Endülüs‘e dönüşüm sürecidir.
Tarık bin Ziyad‘ın sadık rüyası
Taze bilgiler ışığında Vali Musa bin Nusayr, Tarık bin Ziyad komutasında ve Müslümanların müttefiki Septe kontunun emrine verdiği gemilerle yedi bin kişilik bir İslâm ordusunu İber yarımadasına gönderdi. Tarık bin Ziyad karakteri, azmi ve iradesiyle devlet içinde kendini kanıtlamış bir kahramandı. Etkili konuşurdu, güçlü bir hatipti. Emrindeki üç yüz Arap asker dışında, bu fetih ordusunun tamamı Kuzey Afrika kökenli Berberilerden oluşuyordu.
Ordu gemilerle Akdenize açıldığı sırada yani İber yarımadasına doğru seyir halindeyken Tarık bin Ziyad geminin güvertesinde daldı, onu hafif bir uyku hali kuşattı. Rüyasında karşıda Resulullah‘ı gördü. Peygamber Efendimiz yanında dört halife olduğu halde su üzerinde yürüyerek gemilerin yanı sıra karşı sahile birlikte geçiyorlardı. Resulullah ve ceharı yarı Güzin, Hulefai raşidin, Hz. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali Efendilerimiz de zırhlarını giymiş, kılıçlarını kuşanmış ve yaylarını germiş olarak düşmana hücum etmeye hazırlanıyorlardı. Peygamber Efendimiz, Komutanın yanına yaklaştı, işaret parmağını doğrultarak Ona ismiyle seslendi:
"Ey Tarık, yoluna devam et! Maiyetindeki askerlere daima iyi davran ve gayrı Müslimlerle yaptığın anlaşmalara sadık ol!"
Sonra da önde Tarık bin Ziyad olduğu halde birlikte Endülüs‘e girdiler.
Tarık bin Ziyad heyecan içinde gözlerini açtı. Sevincinden yerinde duramıyordu. Peygamber Efendimizi hâlâ yanında hissediyordu. Resulullahın teminatı vardı. Gördüğü sadık rüyada Peygamber Efendimiz Ona bu müjdeyi vermişti. Bugün Cebeli Tarık adı verilen sahilde karargahını kurdu. Orduyu İspanya sahiline çıkaran bütün gemileri deniz üzerinde ve askerlere göstere göstere birer dal çıra gibi yaktı. Sonra yüksek bir yere çıktı. Orduya karşı, bindiği atı üzerinde çok tesirli bir konuşma yaptı. Tarık bin Ziyad‘ın yüksek bir kaya üzerinden yaptığı hitabe, askerlerin yüreklerini kabartan, inanç ve gayretlerini coşturan uzun ve ateşli bir konuşmaydı...
Endülüs‘ün Osmanlı‘yı keşfi
Yetiştirdiği ilim adamlarıyla Endülüs‘ün Avrupa‘yı aydınlattığı dönemde Ertuğrul, oğlu Osmanla birlikte konar-göçer aşiretini Söğüt yaylasına kadar getirmiş ve çadırlarını kurmuştu. Verdiği eğitimle obasını Bizans‘a karşı hazırlarken, Edebali gibi alimlerin huzurunda öğüt almayı da ihmal etmiyordu. Müslim veya gayrımüslim, herkese karşı adaletle davranıyorlardı. Bizans için çok önemli bir şehir olan Bursa‘yı 1326 yılında fethiyle birlikte Osmanlı beyliği Endülüs devlet ve ilim adamlarının dikkatini çekmeye başladı. Bu tarihlerde Osmanlı beyliği de Endülüs‘te bulunan Mulukut-Tavaifin birine benziyordu.
Ancak Endülüs aydınları arasından, günümüz araştırmacılarını hayrete düşüren deruni basiret, feraset ve keşif sahipleri çıkıyordu. Değişik asırlarda yaşayan ve ölümsüz eserleriyle rahmetle anılan başta İbni Rüşd, İbni Haldun, İbni Arabi, İbni Hazm, İbni Bace, İbni Tufeyl, Selahaddin Eyyubi‘nin doktoru Meymoni ve İlk Katarakt ameliyatını yaparak tıp tarihinde yerini alan Muhammed Gafiki‘den başka dikkatleri üzerine çeken bir sosyolog daha vardı: Ebu Hayyan. Ebu Hayyan, Orhan Gazi döneminde yaşadı. Orhan Gazi‘nin aşireti içinde henüz Endülüs‘ün adını duyan ve yerini bilenlerin sayısı bir elin parmakları kadar bile değildi. Fakat ilim çevrelerinde asıl ismi, Şeyhulimam Esiruddin Ebu Hayyan Muhammed bin Yusuf olarak biliniyordu.
Osmanlı aşiretinin Bursa‘ya yeni yerleştiği sırada, ulaşım ve haberleşme imkanlarının çok az olduğu bir zamanda, Endülüs gibi uzak bir ülkede yaşayan bir alim Osmanlıyı bekleyen aydınlık geleceği keşfetmişti. Küçük bir aşiretten, muhteşem yükselişiyle bir Cihan Devletinin doğuşunu görmüştü. İlerde Osmanlının İslâm‘a büyük hizmetlerde bulunacağını, ilim, sanat, adalet ve idarede sergileyeceği örneklerle İslâm‘a ve İnsanlığa yararlı ve faziletli olacağını eserlerinde Endülüs halkına duyurmaya başlamış.
Sadece Osmanlıyı övmekle kalmamış, kendisi bizzat gayretle çalışmış ve Türkçe öğrenmiş. Osmanlı Türkçesinden Arapça‘ya tercüme yapacak kalitede Türkçe‘yi öğrenmiş. Bununla da kalmamış, bütün Endülüs aydınlarına Türk Dili ve Edebiyatını öğretmek için birbirinden kıymetli üç adet kitap yazmış. İlk eseri, Kitabul İdrak el Lisanul Etrak. İsminden de anlaşılacağı gibi, Türkçe lisanını anlama kitabı.
İkincisi, Kitabul Ef‘al fi Lisanut- Turk. Türkçe fiiller kitabı.
Üçüncü kitabı da Zehvul Mülk fi Nahvit-Turk. Yani Cümle bilgisi ve Türkçe gramerin zenginliği.
Merhum Ziya Paşa‘nın Endülüs Tarihi, sayfa 477‘de zikrettiği gibi Orhan Gazi döneminde Endülüs Üniversitelerinde (Medreselerinde) ders veren Osmanlı hayranı büyük alim Ebu Hayyan, Hicri 745, Miladi 1345 tarihinde Kahire‘de vefat ediyor. Allah Rahmet etsin.



