“Onlara şöyle de: “Ey kavmim, elinizden gelen ne varsa yapın, şüphesiz ben de vazifemi yapmaya devam edeceğim. Şu dünya yurdu kime kalacak ve bu hayat sona erince kim sevinip mutlu olacak elbette bileceksiniz. Gerçek şu ki zalimler kurtuluşa eremezler.” (En'âm / 135)
Mevlânâ buyurur: “Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Musa da Firavun da ölmediler!.. Bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığında gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar!” Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri de, âdeta bu sözü şerh ederek şöyle der: “Benim ruhum Musa; aklım ise Harun’dur. Nefsim Firavun ve nefsimin hevâ ve hevesi, Firavun’un veziri olan Hâmân’dır.”
Pazartesi
Kendine Hediye
“Dil hânesi pür-nûr olur envâr-ı zikrullâh ile
İklîm-i dil ma’mûr olur mi’mâr-ı zikrullâh ile
Her müşkil iş âsân olur derd-i dile dermân olur
Cânın içinde cân olur esrâr-ı zikrullâh ile”
(Sultan I. Ahmed)
Abdullah İbn-i Ömer (R.A.) şöyle naklediyor: Rasûlullah’ın (S.A.S.) şu duaları yapmadan önce bir meclisten kalktığı pek az olurdu: “Allah’ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver! Bizi, cennetine ulaştıracak kadar tâatini nasip eyle! Dünya musibetlerini hafifletecek güçlü iman ver! Allah’ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl! Bize zulmedenlerden öcümüzü Sen al! Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et! Bizi dinimizde musibete uğratma! Dünyayı; en büyük düşüncemiz ve gayemiz eyleme, ilmimizin sonu kılma! Bize acımayanları üzerimize musallat etme!” (Tirmizî, Deavât, 80)
Dijitalleşmenin bizi maruz bıraktığı bütün nakıslıkların başında kendimize karşı oluşan mesafemiz geliyor. Belki de bu çağda insana en uzak mesafe kendisi ile olan mesafesidir. Kendisine bu kadar uzak kalmış bir kimsenin kendisini duyması, dinlemesi ve kendisine iyi davranması nasıl mümkün olabilir ki? Herkesin gözünü acar açmaz eline aldığı cihazlarla, başkalarının hayatlarına dalıp gittiği ve sonra gününe başladığı bir ortamda bu kadar çok enformasyona maruz kalmış bir zihinden, yürekten nasıl sağlıklı bir icraat bekleyebiliriz? Hayatın tüm mahremiyetini tüketen hiçbir kimsenin özel bir tek anın bile kalmadığı bir yerde insana nasıl ulaşacağız?
Sorular birbirini kovalarken insanın gözünün önünden akıp giden gündeme baktığımızda yaşanan dehşetin boyutu iliklerimize kadar sarsıyor. Cinnet hali her hanenin yakasına yapışmış gibi. Her üç haberden dördü(!), bir akıl tutulmasını işaret ediyor. Adeta hayatımızı kolaylaştırmak için elimizi attığımız her aygıt bizi biraz daha köleleştirip, ruhsuzlaştırıp ve tek tip bir hale sokuyor. Hepimiz dijital yorgunlara dönüyoruz. Hayatımızdan çekilen şeylere baktığımızda nasıl bir çoraklığa duçar olduğumuzu görebiliyoruz. Şefkat, merhamet, sevgi-saygı, hatır, muhabbet, feragat ve hepsini de kapsayan bereket hayatımızdan çekildi. Yukarıda Abdullah bin Ömer’den nakledilen hadise baktığımda bize böyle dua eden kaç kişi vardır. Ya da böyle bir duayı yapacak kimin zamanı vardır. Zikrimiz de fikrimiz de bozuk, giderek daha da bozuluyor. Ne dil hanemiz ne de hanemiz pür nur. Haliyle gönle girmeyen dile, dile girmeyen de haneye girmiyor. İnsanın kendisine hediye olarak verebileceği belki de en güzel şey, bir ‘dua’ dan başka bir şey değildir.
Salı
Maske düştü
“Gözlerim yollarda bekler dururum
Nerde kardeşlerim diyordu bir ses
İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin
Unuttu mu bunu acaba herkes” (M. Akif İnan)
Zihniyetlerin maskelerinin döküldüğü önemli, kritik bir dönemeçten geçmekteyiz. Hemen yanı başımızda ortaya çıkan kritik bu süreçte adeta insanlığın gözünün önünde bir vahşet sergileniyor. Sessizlik, görmezden gelmek ve yok saymak canileri daha da azmanlaştırırken, mazlumları ise her geçen gün daha fazla yalnızlığa sürüklüyor. İsrail’in Gazze’de, 7 Ekim’den beri aralıksız sürdürdüğü katliamlarına Lübnan’ı da eklemesi, herkesin kendini güvensizlikte hissetmesine neden oldu. Ortaya koyduğu gayri nizami uygulamalar ve hiçbir kurala, kanuna uymayan İsrail’in pervasızlığı neredeyse destekçilerini bile tedirgin edecek seviyeye ulaştı. Özellikle medya üzerinden yapılan propagandalarla da anlaşılıyor ki kimin dünyayı nasıl okuduğu, nasıl görmek istediği hususunda bu soykırımlar bir turnusol vazifesi görüyor. İnsanların, toplumların zihniyet bulanıklıklarının nedeni kendi toprağı, tarihi ve insanıyla ne türden bir ilişki kurduğunun belirgin bir şekilde ortaya çıkarttı.
Lübnan'da, Filistin'de dökülen masum insanların kanı üzerinden yapılan 'nüfuz casusluğu', kin ve öfkeyi sergileyen her tutum bize insanlığı sorgulatıyor. Her gün sınırlarına tecavüz edilen, özgürlüğü elinden alınmış, toprakları işgal edilmiş insanların, ülkelerinin kurtuluşu için yaptıkları mücadeleyi terörle özdeşleştiren bir barış ve insancıllık edebiyatı sürüp gidiyor. Üzerine bir de herkesin kurgulanmış bir hikâyeyi gerçekmiş gibi algılayıp, mezhep gözlüğü ile körleştirildikleri tuhaf bir süreçten geçiyoruz. Hele kendilerini kanaat önderi gibi lanse eden yorumcuların/uzmanların yaptıkları "yüksek strateji"k analizleri gördükçe cehaletten doğan enformasyonun nasıl toplumu yozlaştırdığını çok açık görebiliyoruz.
Önceleri Türk basınında, seküler çevrelerde yer alan İsrail'in saldırganlığını, yıllardır işgal altında tuttuğu topraklardaki baskılarını meşrulaştırmak için kullanılan dil, artık muhafazakâr kesimlerde başka bir yorum ile benzer bir yer tutuyor. Özellikle mezhep bazlı yaklaşımların her türlü insani, İslami tavrı yok sayarak İran’ı şeytanlaştırıp, İsrail’i haklı görecek bir noktaya kadar evrildiğini görüyoruz. Her şeyi İran’dan bekleyen ve her türlü gelişmenin müsebbibi olarak İran’ı görmek kişisel ve toplumsal sorumluluklardan kaçmanın da bir yolu olarak görülüyor. Ticaretin hız kesmeden devam ettiği ve ne Filistin’e ne de başka bir mazluma yardım eli uzatamamanın bu gidişe sadece söylemsel tepki vermenin hafifliğini başka yönlere bakışları yönlendirmekle geçiştirmek tam da bu dönemin iş tutuş biçimi olarak karşımızda duruyor.
En basit ahlaki ölçü olan mazlumdan yana olmayı bile bağnazlıklara kurban edecek kadar gerileyen bir insanlık ve İslami tavrı kabul etmek mümkün görünmüyor. Hiçbir şey bu topraklarda Müslümanca bir duruşu, tavrı yok etmeyi becerememişti ta ki zihinlerde ortaya çıkarılan keskinlikler, bağnazlıklar artık başka bir düşmana gerek duymadan zalime hoş bakabilme sonucunu ortaya çıkardı. Ümmetten bahsederken sadece belli bir mezhepten bahsediliyor artık. Bu çok tehlikeli bir kırılmadır. Bu tuzağa düşmeden bu zulmün son bulması için çalışmak gerekiyor. Bizim ölçümüz bu dünyadaki zulüm sistemini ortadan kaldırmak için canla başla çalışmaktır. Zulmün çıbanbaşlarının cesaretini kıracak bir birlik ve bütünlük ortaya koymaktır. Bunu başardığımızda dünya başka bir okumaya geçecektir. Gözlerimizi, zihnimizi, gönlümüzü hakikate açık tutmak zorundayız.
Çarşamba
YALNIZIZ!
“Bir kişi bile değilim yalnızlıktan
Gözlerim ormanlara asılı
Ağaçlar, kırlar ve şehirler geçiyor kaputumdan
O kadar geçiyorlar ki, sadece duyuyorum
Bir an bir yerde ölümü tanımazlığımdan.
Ben bu kadar değilim”
(Edip Cansever)
Peyami Safa’nın, Yalnızız’ı beni hep derinden etkilemiştir. Nedenli derin gözlemler içerdiğini birçok defa hayretle müşahede ettim. Bugün tekrar notlarımı gözden geçirirken hayretim ve şaşkınlığım zirve yaptı. O kadar ki yirmi beş sene önceki notlarım ile bugünkü notlarım arasındaki paralellikler ve güncel yansımaları inanılmazdı. “Asırlar sonra, zamanımızda şehirleri geceleyin nura boğan elektriğin ruhlarımızdaki karanlığı artırmayacağını sezemeyen bir çağın emekleme yıllarında, bu çizgi varış değil, kalkış noktasını buluyor. (124)”
Ev ile olan ilgimiz, hayata bağlanma biçimimiz ve kopuşlarımız da başka bir seviyeye evrilmiş olsa da artık ruhumuzun özdeşlik kuracağı çok az şey var önümüzde. “Bu evden kopmak bana kendimden kopmak gibi geliyor. Çünkü ben bir anın içinde bütün varlığımla var değilim. (196)” Bugün bütün varlığımız ile bulunduğumuz anlar var mıdır? Bu büyük bir soru aslında. Hemen hemen bin bir parçaya bölünmüş insan için bu duygu yoksunluğu bile büyük bir eksikliğin en önemli göstergesi oluyor. Hem zihinsel hem de fiziksel olarak bölünmüş zamanenin bağlılığı acaba neyedir? Onu tam olarak ne bağlar ya da neden kopuş ona derin bir sızı bırakabilir? Hep soru işaretleri…
Hele bugünün insanının durduğu yeri bir de Safa’nın gözünden görünce insan ister istemez bir durup, irkiliyor. “İnsan ya geleneklere karşı koyup açık ve cesur yaşamalı yahut da inandığı bazı kıymetler varsa, onlar için fedakârlık yapmalı. En çirkin şey ikisine birden sahip çıkma mürailiğidir. (237)” Belki de zamaneyi en iyi özetleyen ifadeler bunlardır. Bugün her şeyi elinde tutma, her şeye sahip olma hırsının ifadesidir. Safa, Ne olduğu, neye tekabül ettiği belli olmayan insan tiplerinin, yaşam biçimlerinin bir nevi öngörüsünü bizimle paylaşmış.
Bugünün cinnet halini sanki o günden betimleyerek birkaç ipucunu da vermeyi ihmal etmemiş gibi: “… Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki, o zaman çırpınmaya haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçirmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lazımdır o anlarda. Menfi, miskin aciz bir tevekkül değildir bu. Anlıyor musun? İsyanın tekniğidir. Yani sabırdır. Dikkat et sözüme. Bu dünyada ölümden başka her şeyin bir çaresi vardır. Mesele diye karşımıza çıkan zorlukların çoğunu kendi ruhumuzda halledebiliriz. (29)” Hakikat zaman aşımına uğramıyor. Neredeyse her zaman kendini gösterecek bir yol buluyor. Yeter ki bakmasını, görmesini ve sahip çıkmasını bilsin insan. Ne mutlu kendi özüne yakın olabilene! Hoşça bakın zatınıza…