Yüzyıl sonra nasıl anılmak istersiniz?

Abone Ol

Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti yani Türkiye’nin de desteklediği Trablus tarafı, “Amerika Libya’da üs kurmak isterse buna engel olmayacaklarını” açıkladı. Bu açıklamanın çok net olarak tahmin edileceği gibi, Türkiye’nin bilgisi dışında olma ihtimali yok. Bunun yanında Libya’da şehitlerimizin olduğu da bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ifade edildi. Gelinen bu durum itibariyle Trablus tarafından yapılan bu açıklama daha da irdelenmeye muhtaç hale geldi. Suriye’de Rusya ile yollarını ayırmaya yönelen Türkiye’nin, Hafter’in yanında duran Rusya’yı Libya’da dengelemek için ABD’nin varlığına onay verdiği anlaşılıyor. Tahterevalli gibi ABD ve Rusya arasında yaşanan bu gelgitleri, denge politikası olarak açıklamak maalesef çok mümkün değil. Bu durum olsa olsa “denize düşenin yılana sarılması” olarak açıklanabilir.

Neden mi? Çünkü Amerika’ya yapılan bu üs çağrısı aklıma  “20 Ekim 1827 / Navarin Deniz Baskını”nı getirdi.  Peki, neydi “Navarin Olayı”? Geliniz genel hatlarıyla hatırlamaya çalışalım.

Osmanlı’nın son döneminde Rumları Osmanlı’ya karşı ayaklandıran İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusya’sıyla mücadele için İkinci Mahmut, Moro ve Girit valiliklerine karşılık Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile anlaşır. Mehmet Ali Paşa da oğlu İbrahim Paşa’yı isyanı bastırmak için görevlendirir. İsyan başarıyla bastırılır. Ancak İngilizler, Fransızlar ve Ruslar bu duruma karşı sinsi bir planla şu anda Yunanistan sınırları içinde kalan Navarin’e demir atmış olan Osmanlı ve Mısır donanmalarını yakarlar. 60 gemi tamamen yanar ve 6 bin asker hayatını kaybeder. 4 bin kadarı ise yaralanır. Osmanlı zararını tazmin etmesi için Rusya’dan talepte bulunur. Ruslar bu talebi reddeder ve Osmanlı-Rus Savaşı çıkar. Moro ve Girit valilikleri üzerine anlaşarak Osmanlı’ya yardım eden Kavalalı Mehmet Ali Paşa ise anlaşmanın dışına çıkarak Suriye’yi de ister. İkinci Mahmut bunu doğal olarak kabul etmez. Kavalalı’yı görevden almayı düşünür ama bu kararının arazide bir karşılığı olmayacağını da anlar. Bu durumdan haberdar olan Mehmet Ali Paşa da oğlu İbrahim Paşa’yı Osmanlı’nın üzerine sefere gönderir. Mısır ordusu Kütahya’ya kadar gelir. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı lağveden İkinci Mahmut ise tehdidin çok yaklaştığını görünce, Navarin’deki üçlüden birisi olan ve daha çok yeni savaştan çıktığı Ruslardan yardım talebinde bulunur. Tabi devletin yetkilileri bunu doğru bulmazlar ve İkinci Mahmut’u uyarırlar. O da “ne yapalım, denize düşen yılana sarılır” diyerek tarihe geçen o meşhur sözünü söyler.

Yazıya girişte ifade ettiğimiz, Libya’nın ABD’ye gönderdiği üs mesajını okuyunca, hatırıma işte bu sebeple doğrudan “Navarin” geldi. O gün Osmanlı’yı Ruslara yaklaştıran şartlar neyse, bugün Suriye ve Libya üzerinden Türkiye’yi Amerika’ya yaklaştıran koşullar da aynı mı acaba diye kendime sormadan edemedim.

Bütün bu olanlar çerçevesinde, dış politik zemin bugün öylesine öngörülemez gelişmeler ve şartlar içeriyor ki, tarihte yaşanan Navarin türünden acı tecrübeler, oldubittilerin sanki an meselesi olduğuna dair endişeleri de beraberinde getiriyor. İşi bilen, gelişmeleri doğru analiz eden uzmanlar, her şey hazır da bir tek “Yavuz ve Midillimiz” eksik kalmış gibi bir havanın varlığını dile getiriyorlar. Kamuoyunda ise bir yerlerde doğru gitmeyen, günübirlik alınan kararlarla yürütülen süreçlerin sorunları artırdığına dair yorumlar çoğalmaya başladı.

Sonuç olarak Türkiye dış politikada bazen de “susarak konuşmayı” başaramadığı müddetçe sıkıntılı süreçleri sağlıklı bir zeminde yönetemeyecek. Bir uçtan diğerine sürekli konum değiştirmekle güvenlik kaygılarını giderecek doğru stratejileri ortaya koyamayacak. Kendisini Amerika ve Rusya arasında seçim yapmak zorunda hissetmesiyle, hiçbir zaman kendisi olamayacak ve çıkarlarını koruyamayacak. Herkesle konuşabilmeyi ama kimseye “tek taraflı bağımlı olmadan” yol yürümeyi hayata geçiremediği sürece çıkış noktalarını bulamayacak. Bunun yanında bir de üstüne üstlük, üzerine titrenmesi gereken dış siyaseti, iç politikanın popülizmine malzeme yapmaya devam ederse, bu durum hem içerde hem de dışarıda kayıpları daha da artıracak.

Şimdi aklıselime sığınma vakti.

Şimdi bundan önce ne olmuşsa olmuş diyerek, en azından bundan sonra doğru adımları atma zamanı. Şimdi bu iktidara düşen sorumluluk yüzyıl sonra nasıl anılmak istiyorsa, onun gereğini yapma vakti.