Yüzümüzü ışıtan bir duruş ile

Abone Ol

Her sabahımız yeniden ışıyarak başlıyor. Gözlerimizi açtığımızda bir loşluk var. Giderek aydınlanmaya devam eder. Gün doğmadan zorunlu görevlerimizi yerine getiririz, ellerimizi açar, niyazda bulunuruz. Yeni günümüzün daha iyi, daha hayırlı ve güzel olmasını dileriz. Evimizin eşiğinden ilk adımımızı atarken güne eylemlerimizle başlangıç yaparız. Rızıklarımızın peşinden koşarız. İşlerimiz var, yapacaklarımız bizi bekliyor. Bunlar güzel başlangıçlar olsun diyedir.

Eski zamanları yaşamıyoruz. Gözlerimizi açar açmaz neler olup bittiğini o andan itibaren öğrenmeye başlıyoruz. Dünden ve öncekilerden başlayan biriken kimi acılarla uykularımızı kaçıran, bizlere acı çektiren, karabasanlar gibi üzerimize çökenler var. Huzurlu değiliz. Çünkü insanlık dört bir yanda acılar çekiyor. Çektirenler, onlara doğrudan ve dolaylı olarak yardım edenlerin olduğu bir dünyadayız. Bir de hiçbir şey yokmuş gibi bakıp geçenler, görmeyenler, tınmayanları hesaba katarsak.

Her şeyin ayan beyan olduğu şu zamanda insanlığın duyularının köreldiği, insan dışı bir varlığa dönüştüğü de günümüzün gerçeği. İdeolojiler, ideolojik çatışmalar yok. Ülkelerini ve insanlığı kurtaracak bir ülkü hemen hiç yok. Duyarsızlığın sağırlığı insanın insan olma ötesinde, sıradan bir nesneye, katı, sert, duyarsız, bilinçsiz dönüştüğü bir süreçte bulunuluyor.

Bulvarlarda, sokaklarda, meydanlarda insanlar seller gibi akıp duruyor. Eğlence merkezleri, sahiller, gezi alanları, yeme içme mekânları doluyor, taşıyor. Yersizlikten yakınılıyor. Her insan teki daha çok yer kapma kaygısı içinde.

Spor dalları ideolojilerin yerini almış bulunuyor. En keskin çatışmalar ve gerilimler oralarda yaşanıyor. Milyonlarca insan bir noktaya odaklanıyor.

Modern insanlar şıklık, uçukluk, göze batacak hâl ve davranışlarla kendilerini görünür kılma peşindedirler. Hemen herkesin farkında olduğu bir şey var ki kimi ideolojiler sadece isimlerden ibaret. Geçen bir yazımda da örnek olarak verdim. Emekçilerin, işçi ve köylülerin haklarını savunan komünizmi ülkü olarak benimseyen bir belediye başkanı, burjuvanın en yoğun olduğu İstanbul’un en belirgin bir ilçesinde aday oluyor.

Muhafazakâr kesimin gençleri de benzer bir şekilde burjuvanın yoğunluğunun olduğu beldelerde görünme tutkusu içindedirler. Muhafazakâr diye tanımlanan beldeler de birer burjuva çarşısı, mekânları oluşturuyor. Hızla. Büyük bir yarış var aralarında. Okulların tatil olduğu şu sıralarda okullardaki gösteriler, eğlencelerle onların bu dünyayla ilgileri yokmuş gibi yaşıyorlar. Acı çekilmeyen, çevrelerinde yokluktan çile çekenlerin olduğunu görmeyen ve bilmezlikten gelen.

Oysa bir seçim boyunca yokluk, çile, açlık ve sefalet üzerine çekişmelerde bulunuldu. Elbette bunlar vardı, zaten etkili de oldu. Bunlar da bir rüya gibi geldi geçti.

Yeri gelince kan, ırk ve renklerle ilgili şiddetli söylevler atıldı, atılmaya devam ediyor.

İnsanlığın insan olma çemberi giderek daralıyor. Bunlar da su yüzeyindeki köpükler gibi bir görünüp sonra da yitiyorlar

Evlerimizden çıktığımızda bambaşka bir dünyada buluyoruz kendimizi. İnsanlığın acılarını sadece öylesine görüp geçen bir insanlık. Yeniden bir çıkış yakalamanın zamanıdır. İdeal olan, insanı insan bilen, acı çeken, acılara ortak, insanları ayırmadan koşan çırpınan bir gençlik. Bir gelecek. Anlatılır kimi veliler, saf ve çıkarsız olarak sokaklarda yaşayan meczupları, çaresizleri, hatta ayyaşları sahiplenirler. Kendilerine görev bilirler onları korur, himaye eder, beslerlermiş.

Filistin, insanlığın en büyük acısı şu zamanda. Ateşleri söndürmeye yönelen karıncalar gibi olmak, Hıra mağarasının ağzını kapatan örümcek ağı gibi örmek, kapısına yuva kuran güvercin olmak… O zaman içimizin ışığı yüzlerimize ve kalplerimize vurur, acı çeker acılarımızla kıvranırız. İşte o zaman bir ebabil oluruz. Yeter ki yönelelim.