Belediye başkanlarının istifaya zorlanmalarıyla birlikte Türkiye milli irade tartışmalarını yeniden yaşamaya başladı. Seçilmişlerin kime karşı sorumlu oldukları, atanmışlarla aralarındaki fark gibi bilindik başlıklar gündemimizi son günlerde daha sık meşgul eder oldu.
Herkes haklı olarak seçilmiş başkanların durumunu konuşurken, bu baraj yüzünden iradelerini meclise yansıtamayan seçmenlerin uğradığı hak kaybını doğru düzgün dile getiren yok. Bir taraftan darbelerle mücadele edildiği söylenirken, diğer taraftan 12 Eylül darbesinin ürünü olan bu seçim barajıyla yaşamaya devam etmek anlaşılır bir şey değil. Öylesine bir durumla karşı karşıyayız ki, adı demokrasi olan bir yönetimde toplam seçmenin yüzde on desteğini alamayan, yani milyonlarca oy alsa bile bir partiye gönül veren insanların kanaatleri hiçbir şekilde dikkate alınmıyor. İradeleri yok sayılıyor. Bu durumda haksız bir rekabet ortamı oluşturuluyor. Bir yanda hak ettiklerini alamayan partiler varken, diğer yanda ise hak etmediklerini bu baraj yüzünden hanesine artı olarak yazanlar korunup kollanıyor.
Yani şöyle bir örnek verecek olursak derdimizi daha iyi anlatmış oluruz zannediyorum.
Bir mahallede yaşıyorsunuz. Orada da bir tane ekmek fırını var. Başka bir alternatif de yok. Fırıncı ekmeğe fahiş bir fiyat belirlemiş. Sizin ekmeğe ulaşma imkânınız bu fiyatla mümkün değil. Oysa cebinizdeki para ile hayatınızı idame ettirebileceğiniz miktarda ekmeği satın almak en doğal hakkınız. Ancak yeterli paranız olmadığı gerekçesiyle fırıncı size ekmek satmıyor. Sizi açlığa mahkûm ediyor. Bu da yetmezmiş gibi cebinizdeki paranızı gasp ederek zaten ekmek alabilen diğerlerine size ait olanları da vererek adaletsizliğin daniskasını yapıyor. Şimdi hak, hukuk bu işin neresinde diye sormak zorunda değil miyiz? Bu sistem obez partiler üreterek siyasi yapımızı sağlıksız bir bünyeye dönüştürmüş olmuyor mu?
Aslında ‘oy’un ekmekten bir farkı yok. Ekmek ve vatan birbirini tamamlayan iki ana unsurdur. Ekmek insanın karnını doyurur, oy ise insanların ülkeleriyle arasındaki bağı tahkim eder. Aidiyet duygusunu güçlendirir. Yaşadıkları topraklara karşı olan sorumluluklarını hatırlatır.
Sadece yüzde 10’un altında kalan partilere oy verenleri değil, bu partiler barajı geçemez düşüncesiyle diğerlerine oy verenleri de düşündüğünüzde milli iradenin nasıl hiçe sayıldığını ve ne denli büyük bir zarar gördüğünü daha kolay anlayabilirsiniz.
Ayrıca dünyanın başka hiç bir ülkesinde Yüzde 10 gibi yüksek bir seçim barajı yok. İnsanlarımız bu zamana kadar istikrar denilen sihirli! kelimenin sanal algısına mahkum edildi. Eskiden insanlar koalisyonlar ile korkutuluyordu ama unutmayalım ki ülke en çok koalisyonlar döneminde büyümüştü. 17 milyonluk Hollanda ’da 13 parti meclise girdi ama kimse istikrar tartışması yapmıyor. Aksine herkesin kendisini ifade etmesi toplumsal barışın sigortası olarak kabul ediliyor. Tek parti yönetiminde kararların hızlı alınması ayırt edici avantaj olarak sunuluyor ama asıl olan kararların hızlı değil doğru alınmasıdır. Bu iktidar döneminde bütün kararlar hızlı alındı da ne oldu? İki ileri bir geri gelip gidip durduk. Birbirini frenleyen, konunun farklı boyut ve olası sonuçlarını gösterecek bir yapı, kişi, grup ortalıkta kalmadı.
Bu da aldatıldık, kandırıldık, yanılmışız açıklamalarını sıkça duymamıza sebep oldu.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtikten sonra madem yürütmede istikrarı sağlamış oluyoruz o zaman bu baraj bir an önce kaldırılmalıdır. Bu sefer de yürütmede iktidar olan Cumhurbaşkanı mecliste muhalefette kalmasın denilerek milli iradenin önündeki bu engel devam ettirilmemelidir. Milletin ayağındaki bu baraj prangası sökülüp atılmalıdır.
Bu saatten sonra seçim barajını korumakla kaybeden milletle beraber bu ülke olur. Bütün toplum kesimlerinin mecliste kendilerini ifade etmelerinin önünü açmak toplumsal barış, kamplaşmanın ortadan kalkması ve temsilde adalet adına hayati bir konudur.