Yunus Emre ile tanış olmak

Abone Ol

Vefatının 700. yılında Yunus Emre kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü tarafından anma ve kutlama yıl dönümleri arasına alındı. Bu kapsamda ülkemizde de 2021 yılı “Yunus Emre ve Türkçe” yılı ilan edildi. Son derece isabetli ve sevindirici bir karar.

Öncelikle Yunus Türkçesi ile gençlerimizin tanıştırılması belki bu sayede daha bir gerçekleşmiş olacaktır. Cemal Süreya şairimizin dediği gibi: “Yunus ki süt dişleriyle Türkçenin / Ne güzel biçmişti gök ekinini.” Yunus Emre Türkçemizin süt dişleridir. Yaşayan bir dili bütün canlılığı ile asırlar ötesine taşıyabilmek nasıl bir güçtür? Şu dizelerde Rıza Tevfik adeta Mevlâna okuyan Yunus gibi ete kemiğe bürünmüş Yunus diye görünmüştür. Siz de Rıza Tevfik olsaydınız onun gibi söylemez miydiniz: “Yüce dağlar ardından / Deniz aşıru geldim / Evliyalar yurdundan / Selam tapşuru geldim.” Dilini Yunus’un “gel” dediği yere çevirmek bu olsa gerek.

Necip Fazıl’ın “Bizim Yunus” dediği Yunus Emre şiirimizin düğümlenen dilini nasıl çözmüşse Necip Fazıl da modern kentli hece ile aynı yollardan geçmiştir. Çileyi omuzlamış bir şairin çağrısı da acı ile yoğrulur elbet: “Bekletme Yunus’um bozuldu bağlar / Çalıyor saatler, geçiyor çağlar / Veriyor ayrılık dolu semalar / İçime bayıltan, acı bir lezzet.”

Biz Yunus deyince “Bizim Yunus”’u kastediyoruz elbette. Bir kalbi olan, fakat birçok kabri olan bir Hak ve halk dostundan bahsediyoruz. Nasıl her kabir onun değilse, isnat edilen her şiir de ona ait değildir. 13. yüzyılın Koca Yunus’unadır sözümüz. Keşke farklı Yunus’lara ait ortalıkta dolaşan şiirleri tefrik ve tanzim edecek köklü bir çalışma yapılabilse bu süreçte.

Sakarya’dan Karaman’a hatta Azerbaycan’a kadar o kadar çok Yunus mezarı gördüm ki hangisi gerçektir bilmiyorum. Belki de Eskişehir’deki mezardır Yunus’un mezarı. Farz edin ki hiçbiri değil ya da hepsi Yunus’a ait, ne değişir? Herkes onu kalbinde ve dilinde ziyaret etmiyor mu zaten.

Yunus Emre beni şiir dergâhına çağırdığında henüz 11-12 yaşlarında bir ilkokul öğrencisi idim. Elektriksiz gecekondu evimizde etrafı aydınlatan üç gönül dostu vardı: Yunus Emre, Niyazi Mısrî ve Eşrefoğlu Rumî. Kelam-ı Kadim’i saymazsak, babamın sık sık okuduğu bu üç kitabın dışında evimizde başka bir kitap yoktu. İnsanın canı sıkıldığında ruhu sıkılırmış meğer. Ben de evde yalnız kaldığımda yapacak bir şey bulamadığım zaman üstüme çöken tarifsiz ağırlığı bu üç mutasavvıfın şiirlerini okuyarak atmaya çalışırdım. En çok da bizim Yunus elbette. Şimdi okuyayım, belki anlamını ileride çözerim diyerek okuduğum şiirlerin sesleri ile iktifa ediyordum. Öyle sıcak, öyle içten ve o denli sahici geliyordu ki Yunus bana, sanki yüreğimi kucaklıyor gibiydi.

O yaşlarda kimseler bizi anlamıyor nasıl olsa benim de anlamadığım bir şeyler olsun dünyamda ne zararı var, diye düşünüyordum. Yunus Emre şiirlerini anlamamanın hazzına varmıştım sanki. O yaşlarda “anlamak” uzak bir yere gidip gelmeyi göze almak gibi bir şeydi. Ya gidip de dönemezsem, diye kaygılanıp anlamanın peşine düşmeye cesaret edemezdim. Sadece sesi ile beni meftun eden Yunus şiirleri içimde uyuyan şiiri uyandırmaya yetip artmıştı bile.

“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” mısraı önünde kim bilir kaç gün kaç gece beklemişimdir.

“Ger beni senin içün yetmiş kez öldüreler / Bin kez dahi ölem kim razı olayım Mevla” Bu mısraları da ölümle hiç tanışmadığım zamanlarda okumuştum, bazı yaralarıma iyi gelmişti. Çünkü ben anlayamadığım dizeleri yanlış anlayarak kendi hayatıma uyarlıyordum.

“Ben ayımı yerde gördüm / Ne ararım gökyüzünde / Benim yüzüm yerde gerek / Bana rahmet yerden yağar.” Hele bu mısraları okuduğumda ulaşamadığım yükseklerin üzüntüsünü nasıl bir anda üzerimden atıp teselli bulurdum.

Bizim Yunus Türkçenin güzelliğini olduğu kadar tasavvufun incelik ve zarafetini, bu bağlamda sahici aşk söylemi ve din dilinin muazzam estetiğini çağlar ötesine taşımıştır. Vaizlerin lafı çoğalttıkları yerde o büyük bir sehl-i mümteni ile sözü ait olduğu yere ikame etmiştir: “Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil.”

Yunus bu toprakların bozulmayan mayasıdır. Kendisi gidip mevzusu kalan Anadolu irfanının elimizde kalan son kalıntılarından biridir. Klasikten moderne şiir için yola çıkmış bütün şairlerin ilk susadıklarında koştukları çeşmenin adıdır. Gökte ararken yerde bulduğumuzdur. “Bana rahmet yerden yağar” dizesinin akılda kalıcı en fasih açıklamasıdır.