En sevdiğim mevsimdir Ramazan.
En çok da korktuğum.
Hep hastalanıp tutamayacağım endişesi ile tansiyon, şeker ve kolesterolden iyi haberler beklediğim.
Kalbin, karaciğerin, böbreğin de geçit vermesi için dua ettiğim.
Zira sağlıklılar için büyük bir nasip ayıdır Ramazan.
Hastanelerde hasta yanında geçirdiğim birkaç Ramazan da hüzün dev gibiydi.
Fakat yine de güçlü oruç desteği ile ayakta kalabilmiştim.
Oruç gibi kadim bir dostla birlikte, o derin acılara karşı durabilmiştik.
Bu sebeple oruç tutanların çok kuvvetli, mutlu, sakin, huzurlu olduğuna dair bir kanaat vardır bende.
Benim için oruç bir sanat olayıdır.
Hatıradır.
Manzaradır.
Resimdir.
Fotoğraftır.
Hayatın en pahalı renkleri ile boyanmış değerli bir tablodur.
Bu tablonun renkleri her insanda çok daha albenili nüanslara bürülüdür.
Her Ramazan geldiğinde hüzünle düşünürüm.
Otuz yılda bir tekrar aynı tarihte start alacaktır oruç mevsimi.
Bu her mevsimi, her ayı, her haftayı dolaşma geleneği ile farklı zamanlara, neşeli buseler kondurma devinimidir de aynı zamanda.
Çocukluk anılarımıza serpiştirilmiş nazlı, güvenli, anne baba yanında saltanatlı günleri çağrıştıran Ramazanlar.
Ya da bir deli yürek gençliğin yeşil fidanlar gibi delişmen, hayata tepelerden baktığı yıllara karışan sahurlar.
İlle de yaz akşamları.
Yaş onyedi.
Şırıl şırıl sularla yıkanan balkonlarda kurulan iftar masaları.
En değerli masa örtüleri ve saklı porselenlerle kurulan düş sofraları.
Kavun, karpuz, şeftali, üzüm kokusunun vokal tuttuğu yaz akşamları.
Programlanan bir hayatın elmanın yarısı gibi ayrılan yaz sahurları.
Komşuya giden el börekleri.
Yan bahçeden gelen yöresel yemekler.
Ramazan kokan evlerin bir çırpıda temizlenip, insanlara açıldığı mukabele saatleri. Hoca hanımın güzel ipek örtüsüne bürünen ayetler. Odalara sinen Kur an kokusu.
Uzun yaz günlerinde annelerin kucaklarında kızlarının çeyizleri. Türk işi seccadeler, çini iğnesi oda takımları.
Asmalı çardaktaki kızlar toplantımız.
Küçük kır gezileri.
O pastoral tablolar.
İkindi ile bir terapi gibi hazırlanan yemekler.
Ramazan bereketi.
Sofraların yemek çeşitinden taştığı dönemlere herkesin sabır bereketi de karışmıştır.
Başka zaman akıllardan bile geçmeyen zahmetli yemekler birer birer avdet etmiştir.
Ancak iftarlarda, hiç birine dokunulmamış gibi aynen kalmıştır.
Melekler sevinçli bir oyuna girişmişlerdir:
"İstediğiniz kadar yiyin bitiremeyeceksiniz."
Şefkatli bir spor muydu teravih ler ki; cami kapısına kadar sayılamayan adımların sevaplar kadar, üzerimizdeki ağırlığı dağıttığı.
Sonra yurdun çeşitli yerlerine dağılan ama hep en sevdiklerimizle geçirdiğimiz Ramazanlar.
Karlı kış günlerine iyi giden kızarmış ekmek kokulu.
Ya da bahar esintilerinin savurduğu çiçek kokularının karıştığı.
Güz güneşinin ısıttığı.
Sarı, kızıl yaprakların harıl harıl fotoğrafladığı Ramazanlarda.
Artık kendi çocuklarımızın renklendirdiği değerli anılarda.
Şimdi bu Ramazan da bir iyice düşünün.
Bir daha 13 Eylül de başlamayacak oruç mevsimi.
Otuz yıl sonra ise ne çocukluk, ne gençlik, ne orta yaşlılık kalacaktır yanımızda.
Kimimiz öte sarayına çekileceğiz.
Kimimiz de geçmiş oruç hatıralarını gülümseyerek anacağız.
Oruç gibi yüksek bir insanlık sanatını, varsa ömür bir daha duyumsayacağız.