Yöntem sorunu ya da demokrasi zangoçluğu

Abone Ol

Kavramları salt mantıksal ya da sözel  anlamda kullandığımızda, düşünceyi biçimsel yönde bir yere kadar götürmek mümkündür. Bu aynı zamanda doğru düşünmeyi gerçekleştirmek için gerekli bir yöntemdir de. Düşünce tarihinde bu yöntemin ve belli bir noktaya kadar doğru düşünmenin kurallarını koyan olarak Aristotales i ve tümdengelim yönteminin başarılı kuramcısı olarak da burada hatırlamamız yerinde olur. Aristotales in biçimsel mantığı ve tümdengelim yöntemi, salt mantıksal ve sözel anlamıyla Ortaçağ Skolastiğinin kurulmasında, gelişmesinde ve nerdeyse mutlak egemenlik elde etmesinde tipik bir örnek oluşturur düşünce tarihinde. Bu bakımdan Skolastik düşünce muazzam ve derinlemesine ayrıntılı bir şekilde oluşturduğgu yapıyla dikkat çeker. Doğru düşünmenin kurallarını büyük oranda içeren biçimsel mantığı ve onun diyalektiği olan tümdengelim yöntemi, yöneltilen eleştirilerin ışığında, zaman zaman redde varan karşı çıkışlara rağmen, son çözümlemede önemini ve vazgeçilmezliğini isbatlamıştır, denebilir. XIV. yy. R. Bacon, köklü dönüşümü işaret eden eleştirisinde, Aristotales in biçimsel mantığıyla tümdengelim yönteminin Batı düşüncesini iki bin yıl, evet, iki bin yıl geri bıraktığını adeta haykıracaktır. Onun yerine İbni Sina, İbni Heysem gibi Müslüman bilgin ve düşünürlerin yöntemini, yani tümevarım yöntemini salık verecektir.

Neden

Çünkü biçimsel mantık ve tümdengelim yöntemi salt mantıksal, daha açığı sözel bir doğruluğu amaçlarlar. Dolayısıyla varlık, doğa; insan, Tanrı vb. hakkında bize yeni bir bilgi sağlamazlar. Bunun anlamı yeni araştırmaların yapılmasına ihtiyaç duymayan, hakikate zaten sahip olduğu görüşünü mutlaklaştıran, bunu dogma olarak en küçük bir kuşkuya yer vermeden kabullenen bir zihine dayanmaktır. Onun için Skolastik (Schola) adına uygun en iyi kavram olarak düşünce tarihine armağan olunmuştur.

Farabi, İbni Sina gibi Müslüman bilgin ve düşünürler, elbette Aristotales in biçimsel mantığını ve tümdengelim yöntemini, geliştirerek belli düzeyde kullanmışlardır. Fakat tümevarım, dolayısıyla deney ve gözlemi de araştırmalarında, yeni bilgilere ulaşmada ihmal etmemişlerdir. Batı düşüncesinin "modern" olarak tanımlanan dönemine geçişte, bu açıdan Müslüman bilgin ve düşünürler uyarıcı, eleştirici, sarsıcı ve ayrıca kurucu bir rol oynamışlardır.

Biçimsel mantık ve tümdengelim yönteminin yanında tümevarım, yani çözümleyici ya da tahlil edici (analytic) yöntemi ihmal eden bir zihin, kuşkusuz düşünme eyleminde bulunur ama bu düşünme yeni araştırma ve bilgiye yer vermediği için hakikati sözel olarak, hatta sözde (pseudo) aygılamadan bir türlü kurtulumaz. Varlığı, doğayı, evreni, Tanrıyı, insanı vb. kendi maliyet gerçekliği ve olgu gerçekliği olarak kavramaya bir türlü yönelemez. Bir burgaç gibi kendi ekseninde bilinmez dip derinliğe doğru döner durur. Sonunda olgulardan da, gerçeklikten de, düşünce olma haysiyetinden de yoksun kalır.

Görünen o ki, düşünme alanında, farkına varılmak istenmeyen, üstelik hakikat adına en küçük bir kuşku kırıntısını zaaf gibi gören bir umarsız zihin ile karşı karşıyayız. Öyle ki, hakikati kavrama kaygusuyla gözetilmesi gereken doğru düşünmeyi sağlayan biçimsel mantık kurallarına ne kadar biganeyse bu zihin, tümden gelimin sonsuz bir tatmin duygusu veren çekiciliğine de fazlasıyla tutkun bir haldedir. Deyim yerindeyse şehvet derecesinde bir tutkunluk içindedir.

Sıradan ama çarpıcı örnek olarak demokrasi tartışmalarını verebiliriz. Sözel bir demokrasi tanımının muğlak ifadesi üzerine ileri sürülen görüşlerin, en basit düşünce insicamını bile gözetmeden uluorta dile getirilmesi insanı daral duygusuna adeta mahkum ediveriyor. Böyle bir tanımı mutlak doğru kabul ederek birey, insan, toplum, devlet, hak ve özgürlükler, dahası uygarlık gibi daha farklı bağlamda ele alınması gereken kavramlar anında temellendirilebiliniyor. Eğer demokrasi, deyimde ifade edildiği gibi Damokles (Demokles değil) in kılıcı gibi bütün düğümleri çözme kudret ve yetisine sahip ise insanlık tarihinin demokrasi kavrayış ve uygulaması başlangıcından beri hiç bir değişikliğe uğramadan sürüp gelirdi. Aksi takdirde tarih, hep tepetaklak bir halde kalakalmıştır, dememiz gerekiyor. Oysa, bizzat demokrasi, mahiyetinin değişime açık oluşuyla anlam bütünlüğünü ancak ortaya koyabilmektedir. Bu da demokrasi olarak adlandırılan yapıyı meydana getiren unsurların ya da dinamiklerin yerli yerinde ve işlevleri doğrultusunda kavranması, yorumlanması ve değerlendirilmesiyle mümkündür. Meselâ eşitlik ilkesini görmezden gelerek oligarşilere öncelik verdiğinizde toplumsal barış, güvenlik ve sosyal adalet gerçekleşmez. Yardımın, "sadaka"nın ianenin anlam ifade edebilmesi içcin öncelikle adalet, dolayısıyla sosyal adalet ilke ve amacının nesnel olarak ortaya konulması gerekir. Yani demokrasinin ekonomik dayanağı eşitlik ve adalet ölçeğinde işlemiyorsa, demokrasiden değil, çığırtkanlığından ya da zangoçluğundan söz açılabilir en fazla. Guguklu saatin gongu çaldığında Notre-Dame ın Kamburu refleksiyle kendinden geçmiş halde çanın ipine asılıp kalırsın sadece, o kadar!