Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem meşhur hadislerinden birinde yollarda oturmaya karşı ashabını uyarmakta, ashabı da yollarda oturmaya bir tür mecbur olduklarını söyleyince onlara, yolda oturmak mecburiyetinde olmaları halinde yolun hakkını vermelerini emretmektedir. Bunun üzerine sahabiler, yolun ne gibi hakkı olacağını sormuşlar o da cevap olarak, gözün korunması, eziyet vermeme, selama cevap verme ve iyiliği emir, kötülüğü nehiyden söz etmiştir.
İslam‘ın ne olduğu, Müslüman‘ı hangi kalıplarda tutmayı istediği konusunda önemli bir kaynak olarak bu bilgiyi önümüzde tutabiliriz. İslam, namaz ve hacla, nikâh ve yemek duasıyla, ziyafete dönüşen kurbanıyla daraltılarak anlaşılınca, aslı gibi olmayan bir İslam, istenen gibi olmayan bir Müslüman çıkmaktadır. Hâlbuki Allah‘ın kulları için murat ettiği din olan İslam, evden camiye, ağaçtan tarlaya, dereden denize, insandan hayvana, ticaretten siyasete, coğrafyadan fiziğe kadar insana dair ne varsa onu kuşatmış bir dindir. Bu kuşatmışlığı Kur‘an‘da görülebilir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin üç hadisinden birinde görülebilir. Hatta sireti nebinin herhangi bir aylık kesitinde görülebilir.
İslam‘ı kökten reddetmekle, onu dilimlere ayırıp, dilim dilim eritmek arasında sonuç itibarıyla çok fark olmadığını artık kavramak zorundayız. Camilere hapsedilmiş bir din, o camilere açılan yollara yabancı kaldıkça şehirli kabul edilmeyecektir. Köylü muamelesi gören, dışlanan, geri kalmışlığın nedeni olarak görülen din asla İslam değildir.
Yol kültürü
Yol, hayatın bir parçasıdır. İslam, hayatı yönlendirmek ve Rabbanî bir şekle sokmak için vardır. İslam‘ı hayat tarzı olarak benimsemiş bir Müslüman için Müslüman‘ca uygulayacağı bir yol kültürünün bulunması pek tabiidir. Hatta böyle bir Müslüman‘ın, camideki ibadetinden, ev ve iş yerinden verdiği sadakasından umduğu sevaba benzer bir sevabı yol kültüründen umması da pek tabiidir. Çünkü yola dair kurallara uyarken Müslüman‘ı bağlayan makam, onu yatağından sabah namazı için kaldıran makamdır. Bu da Müslüman‘ı şekillendiren dininin onu, yatağından sokağına kadar aynı kurallar içinde disipline ettiğini gösterir. Müslüman evinde iken murakabesini hissettiği Allah‘ı, ticaret yerinde veya sokakta yok sayamaz. İslam‘ın kapsamlılığı bu anlayışı temin etmektedir.
Lanete müstahak olmak
Yol ve haktan söz edildiğinde mesele sadece, gece vaktinde kornayı kullanmak, yanlış yere park etmek, kaldırımları işgal etmek veya benzeri hataları yapmaktan ibaret değildir. Asıl mesele, mü‘min bir insanın diğer insanlara eziyet olacak işi yapmaktan kaçınması meselesidir. Çünkü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, ‘Yollarında Müslümanlara eziyet edenlere, Müslümanların lanetinin müstahak olduğunu‘ bildirmiştir. (Terğib ve Terhib, 246.hadis) Müslümanlara eziyet etmek onların lanetini almaktır. Bu laneti yapan ihtiyar bir dede de olabilir, yoldaki tacizden ötürü ürken bir bebek de olabilir. Lanet edenin kimliğinden çok, lanete müstahak olanın durumu düşünülmelidir. Müslüman‘ın ayakkabısını çalmak bir kul hakkı olarak görülürken, onun uykusunun ve huzurunun çalınması kul hakkı olarak görülmeyecek midir?
Vasıtalının yaya zulmü olarak yorumlanabilecek ne varsa o bir hak ihlalidir. Meri kanunların takip etmekte aciz kaldığı gizli noktaların, melekler tarafından tescil edildiğine, hiçbir ayrıntının ihmal edilmeyeceği bir güne doğru süratle gittiğimize iman ediyoruz. Yol kültürümüzü, yol kullanma ciddiyetimizi kesinlikle kanunlarla sınırlayamayız. Ammeye ait alanları kullanırken iman dairesinde kalmak, kullardan kurtulma imkânı olsa bile kulların Rabbinden hazer etmek mü‘min karakteridir. Direksiyonda karakteri bozulan mü‘min tasavvur edilemez.
Müslümanların yolları emniyeti ihlal edilmemiş yollar olmalıdır. Yollara ait kuralları koyucuları açısından bakmadan, o kuralların insanların maslahatına yararlı olması açısından bakarak yol kültürünü benimsemek gerekmektedir. Yolu kirletmekten, işgal etmeye kadar yanlış olan ne varsa, onların fıkıh kitaplarında haram veya mekruh olarak zikredilmiyor olması Müslüman için gevşeme nedeni olamaz.
Yol ve göz
Yolu kullanmanın en önemli kurallarından biri, gözü serbest bırakmamaktır. Gözünden haramdan korunması şartı ile yolu kullanmaya izin verilmiştir. Yol, hangi vasıfla kullanılırsa kullanılsın gözün görülmekte olduğunu bilmesi şarttır.
Gözü kontrol altında bulundurmayı, yolu kullanmanın ilk şartı olarak sayan dinimizin, bizi ne denli yüksek anlayışa sevk etmek istediği daha iyi anlaşılır. Yolda yürümenin, yolu kullananlarla ortak ilişkilerin İslam‘a uygun olanı ve olmayanı olacağına göre Müslüman, yaya veya vasıtalı olarak yolu kullanırken, iman ettiği dinine ne kadar sadık kaldığına riayet eder. Bu riayeti onun camiye girerken sağ ayakla girmesinden aşağı kalır bir riayet olamaz. Belki de yol kurallarına riayet, camiye giriş kurallarına riayetten daha önemli bir durum da arz edebilir. Çünkü yol, kul hakkı ihlaliyle karşılaşılabilme açısından daha geniş bir daireyi temsil etmektedir.
Ses insanı zarar verir düzeyde olduğunda kaçınılması gereken bir sıkıntıdır. Giydiği ayakkabının yolda ses yapıp yapmadığına dikkat etmesi Müslüman için bir işaret olabilir. Kullandığı vasıtanın uyuyanları rahatsız etmesi, yerli yersiz korna kullanılması Allah‘tan korkanı korkutmalıdır.
Besmele yeter mi?
Araçların üzerinde ‘Allah korusun! Allah‘a emanet‘ türünden sloganların yazılması, sürücünün besmele ile araca binmesi, cam kenarında ayetelkürsi levhası asılı olması Müslüman için kazaya karşı teminat oluşturmaz. Müslüman, beşeri gücünü kâmilen kullanmakla mükelleftir. Bütün tedbirlerini alan, üzerine düşeni yapıp kurallara uyan birisi için ‘ehliyetten‘ söz etmek mümkündür. Müslümanlığı ihmalkârlığın kılıfı olarak kullanmak hatadır.
Eğer bir yol kültürüne sadakat aranacaksa bu herkesten önce Müslüman‘dan aranır. Zira Müslüman, sadece trafik denetçilerine karşı mesuliyet hisseden biri değildir. Gözleri gören ama gözlerin göremediği Allah‘ın denetimini unutup yol almak yanlıştır. Biz trafikte de Müslüman olmak zorundayız. Meselenin özü budur.