İnsanlar, para delisi, makam delisi, şöhret delisi, şehvet delisi diye gruplara ayrılırken bir kısmı da insanları, altını, şehveti yaratana âşık olur ve para delileri ona bir kulp takarak “Mevla mecnunu” deyiverir.
Mecnun’a, “Ağacın ne güzel yaprakları var” demişler; Mecnun: “Leylâ’mın saçlarına benzer” demiş.
“Ne güzel dalları var” demişler; “Leylâ’mın kollarına benzer” demiş.
“Ne güzel meyvesi var” demişler; “Leylâ’mın gözleridir” demiş.
Mecnun’un gözünde ve özünde hep Leylâ olduğundan, her şeyi o açıdan görürmüş.
Gül yaprağına güzellik ve tazelik katan seher yeli esse biz onu Mevlâ’mızın rahmeti olarak gördüğümüz gibi,
Çınar ağaçlarını deviren, filleri bile şaşkına çeviren kasırgaları da Mevlâ’mızın rahmeti olarak görürüz.
İnsanız. Çığlık atarız. Şikâyet ederiz. Ama şikâyetimiz O’ndan yine O’nadır.
“Ama Mecnun deli idi. Biz akıllıyız,
Kendimizi onunla kıyaslamayalım” denebilir. Aslında her birimiz bir çeşit deliyiz.
Aklı erenin birine bankayı soyanların durumunu sordum: “Bankayı soymadan önce, sabah çorbasını altın ezmesinden yapsa, yaprak sarmasını markla sarsa, baklavasının yufkası olarak dolar, iç malzeme olarak da sterlin kullansa parası bitmeyecek adamlar bu soygunu yaptı diye içeri atıldılar” diyor.
Eğer yaptılarsa bu delilik değil de nedir?
Onlar da olaya Mecnun gibi bakıyorlar. “Bu sene mahsuller çok iyi” diyorsunuz, o, harmanı nasıl talan edeceğini,
Pamukları nasıl uçuracağını düşünüyor.
“Baban öldü” deniliyor, o, bu cenaze merasiminde hangi siyasinin yanında ağlarsam para verir düşüncesinde.
Şair:
“Gitti Mecnûn hanesi bize kaldı.
Bir harap evdir, kalır dîvaneden dîvaneye” diyor.
Gelin, bizde Mevlâ’nın mecnunu olalım.
Her şeyi, O’nun mülkü olarak görelim.
Kanayan bir yaraya merhem olalım.
Yaralayana acıyalım.
Onun kalbini kayalardan katı hale getirenlere acıyalım.
O kalpler, cehennem ateşine atılmadan, Rahman olan Mevlâ’mızın rahmet ayetleriyle sulayıp yumuşatalım.
Mevlâ’mız ilan ediyor:
De ki: “Ey kendilerini israf eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları afveder. Muhakkak O, bağışlayandır, merhamet edendir.” (Zümer Sûresi, ayet 39/53)
Rabbimizin, “Kullarımmmmm” sözü, anamın “Yavrummm” sözünden, Leylâ’mın “Canımmm” sözünden daha tatlı geliyor. Çünkü anamı da, Leylâ’mı da, onların sevgisini de yaratanım bizlere “Kullarımmm” diyor. Hem de “Kendilerini israf eden kullarım” diyor. Şimdi şairin:
“Gözü dünyamı görür âşıkı dîdar olanın” dediği gibi,
“Ballar balını buldum kovanım yağma olsun” dediği gibi,
“Hoştur bana Senden gelen,
Ya gonca gül yahut diken.
Nârın da hoş nûrun da hoş” dediği gibi deriz.
Zalimlerin eline kırbaç verip bizim hatalarımızı ve günahlarımızı çırptıran Allah’tır.
Biz, sefa halinde de, cefa halinde de O’na sığınırız.
Hak erenlerinden birine imanından dolayı işkence ediyorlarmış.
Erenin ağzından “gık” çıkmıyormuş. “Yahu nasıl dayanıyorsun, hiç bağırmıyorsun?” demişler,
“Sevgilim bana bakıyor” demiş.
O, bizi hoş görse, bütün gözler de hor görse vız gelirler.
Yâr yolunda yara yuvarlansak, yaralansak, cennete yükseleceğimize inanırız.
Öyle olunca bizi yolumuzdan kim, nasıl alıkoyabilir?