Yoldaki Tezgâh: SDG

Abone Ol

ABD ile Suriye’deki ayrılıkçı terör örgütünün kullandığı dilin aynı olması sizlerin de dikkatini çekmiş olmalı. Örneğin, CENTCOM Komutanı Votel PYD/YPG yerine büyük bir dikkatle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) derken; PYD Eş Başkanı Salih Müslim de Fırat’ın Batısındaki YPG güçleri için SDG diyor.

Düne kadar açıktan açığa PYD/YPG’ye toz kondurmayan ve onu yeni müttefiki ilan eden ABD’nin Türkiye ile krizi daha da derinleştirmemek adına SDG ile yeni bir çıkış yolu, formülü geliştirdiği ortada. Açıkça itiraf etmek gerekir ki, bu formül “fazlasıyla zekice”. Çünkü içinde yok yok...

Türkiye’nin Fırat’ın Batısı noktasında çizdiği kırmızı çizgiyi bu formül ile aşmak isteyen ve bu kapsamda Ekim 2015’te SDG’yi kuran “Üst Akıl”, bu yeni örgütün içine Kürtlerin dışında Arap, Süryani, Ermeni ve Türkmenlerden oluşan çok az sayıda “güçleri” garnitür olarak dahil etmek suretiyle Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) benzeri bir yapı oluşturmak istemiş görünüyor.

SDG’nin varlığı her ne kadar IŞİD’e karşı mücadele için oluşturulmuş ortak bir operasyon gücü olarak nitelendirilse de, bunun böyle olmadığını sağır sultan da biliyor. ABD, Türkiye’nin kırmızı çizgisini farklı bir yöntemle ortadan kaldırmak isterken, IŞİD bağlamında kendisine bir meşruiyet yüklediği emperyalist kuklalarına da alan açıyor. Türkiye’nin müdahalesine karşı da SDG için “onlar Kürt değil” demeye getiriyor ve Ankara üzerinde uluslararası bir kamuoyu baskısı oluşturmaya çalışıyor.

ABD bir taşla bir kaç kuş birden vurmaya çalışıyor. Bir yandan SDG adı altında PYD/YPG’yi Fırat’ın batısında tutmaya, diğer yandan da Türkiye’yi “IŞİD’e karşı mücadeleyi SDG’ye vurmak suretiyle sabote ediyor” demek suretiyle onu “sorunlu bir müttefik/ülke” olarak lanse etmeye çalışıyor. Daha da ötesi sivilleri vuran, istilacı/işgalci bir güç olarak tanımlıyor.

Bu noktada PYD Eş Başkanı Salih Müslim’in Türkiye’yi tehdit ederken kullandığı şu ifadeler oldukça önemli: “Biz nasıl ki topraklarımızı kendimiz savunduysak, muhakkak Suriye halkı da kendini savunacaktır. Suriye Demokratik Güçleri karşısında kim olursa olsun halkını savunacaktır.” “Suriye’nin geleceğine bölge halklarının karar vermesi gerekiyor. Ne olursa olsun oradaki bölge bizim bölgemizdir. Suriye halklarının bölgesidir, Kürtlerdir, Türkmenlerdir, Araplardır, en iyisini, ne yapacağımızı en iyisini biliriz.”

Salih Müslim Türkiye’ye-Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı ne yapacaklarını ise şu tehdit dolu cümleleriyle ortaya koyuyor: “Cerablus Askeri Komutanı’nın infazı gibi komplolarla bu iş yürütülemez. Uzun vadeden bahsediyoruz. Bugün Türkiye Silahlı Kuvvetleri güçlüdür, bazı yerlere girebilirler ama önümüzdeki günlerde başlarına çok büyük belalar açılacaktır.” “Kendi işbirliğiyle meydana getirilmiş bazı çevrelerle bütün bölgeyi işgal etmek, tüm dengeleri alt üst ediyor. Bu kabul edilemez, bir işgaldir.”

Bölgede bırakın Türkmenleri, Arapları ve diğer etnik grupları; Türkiye yanlısı-emperyalizm karşıtı bir duruş sergileyen tüm Kürt unsurları temizleyen, bölgenin demografik yapısını değiştiren Salih Müslim’in kullandığı bu dilin bizde bir karşılığı olmasa da, ne yazık ki uluslararası camiada alıcısı var.

Bu kitlenin temel hedefinin de Salih Müslim, PYD/YPG/PKK/PJAK üzerinden bölgede “İkinci İsrail” ile eşdeğer “BOP Kürdistanı”nı kurdurmak ve “Büyük Ermenistan”ı Akdeniz’e ulaştırmak olduğu ortada.

Bunu doğrudan Türkiye ve bölgenin diğer ülkeleriyle (örneğin İran) doğrudan savaşarak gerçekleştiremeyeceklerini bilen emperyalist güçler, dün olduğu gibi bugün de taşeronlarını kullanıyorlar. Yoksa mesele bölge Kürtlüğü değil. Bu tür taşeronları kullanarak, bölgeyi İsrail ve Ermenistan’a peşkeş çekmek! O yüzden konuşana değil, konuşturana bakmak lazım.

Dolayısıyla Türkiye’nin burada SDG tezgâhını çok iyi görmesi ve buna göre tedbir alması gerekiyor. Bu bağlamda yürüttüğü mücadeleyi psikolojik harp boyutuna da taşıması lazım. Aksi takdirde sahada kazanılan başarıların sanal alanda kaybedilmesi kaçınılmaz olacaktır. Bunun anlamı ise, “Yeni Ortadoğu”, “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde siyaset/diplomasi masasına dönük kazanımlarımızın sıfırlanması ile eşdeğer olacaktır.

Bu noktada Türkiye kendisine yönelik psikolojik savaşta kamu diplomasine ağırlık vermeli ve çok net bir şekilde: 1. Sınır ötesine yönelik operasyonun bir istila ya da işgal girişimi değil, Suriye üzerinden bölgesel bir işgali engellemeye yönelik bir önleyici operasyon olduğunu; 2. Hedefin herhangi bir etnik ya da mezhepsel grup değil, bölge ülkelerini ve halklarını tehdit eden her türlü terör örgütü ve bunların arkasındaki güçler olduğunu; 3. PYD/YPG’nin  “Suriye Demokratik Güçleri” adı altında kamufle edilmeye ve meşru bir güç olarak gösterilmeye çalışıldığını, oysa bu örgütün bölgede en büyük demografik katliamları gerçekleştirdiğini tüm dünyaya yoğun bir şekilde servis etmelidir.

Bunun dışında, bu psikolojik savaşta bölge halklarının desteğini almalı, bölge halkı da aynen 2007’de Kuzey Irak’taki 63 Kürt aşiret reisinin yaptığı gibi Türkiye’ye yönelik bir destek çağrısında bulunabilmelidir. Bu çağrının yine bu ve diğer milletlere mensup aşiretler, sivil toplum örgütleri ve aydınlar tarafından yapılması hiç kuşkusuz çok büyük bir önem arz etmektedir.

Bir diğer önemli adım ise, PYD/YPG güçlerince bölgenin demografik yapısını değiştirmeye yönelik politikasına tersine göçü bir an önce gerçekleştirmek suretiyle son verdirmek olacaktır. PYD/YPG güçlerinin burada vereceği olası reaksiyonların da anlık, canlı olarak tüm dünyaya servis edilmesi hiç kuşkusuz SDG maskesinin düşürülmesi açısından büyük bir önem arz etmektedir.

Kısacası, Türkiye SDG’yi deşifre etmeli ve onunla mücadelede alan desteğini sonuna kadar yanına çekebilmelidir. Aksi takdirde SDG üzerinden Türkiye’ye bir çorap örüleceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok!