Güzel bir Eylül öğle sonrası. Teknoloji merakım ünlü Cebit Fuarına götürdü beni Çamlıca dan Beylikdüzü nam Büyükçekmece tepesine konuşlanan semte. Yüzlerce uluslararası markanın dev stand kurduğu bilişim fuarında geçen yıllar saatlerce gezerek en azından bu konudaki açlığımı gidermiş oluyordum. Hatta bir keresinde Hannover de Cebit in Almanya zengin fuarına katılmıştım. Ama bu kez sadece bir saat kadar bir tur bana kifayet etti. Ya artık bu türden levazımatın her yerde alışveriş merkezlerinde bolca bulunduğundan hatta arzu edildiğinde internetten bir tıklamayla en son yenilikleri takip etme şansından dolayı eski cazibesinin kalmadığı kanaatine varmış oldum.
Bulunur
Fuarda TDK yani Türk Dil Kurumu standı önünde bir fotoğraf ve önünde bir yazı levhası: "Burası Türkçe konuşulan bir ülke değil mi " Fotoğrafta görünen resim ise Beyoğlu İstiklal Caddesi ne benzettiğim bir sokak. Ama tüm dükkan isim levhaları ve ürünler yabancı isim taşıyor. Oradan ayrılıp havanın güzelliğinden istifade ile Çapa-Fatih istikametinde yarım saat kadar yürüdüm. Bir muhallebici dükkanı önüne atılmış masa üzerinde kandil simitleri satılıyor. Yanında da bir levha: "Kandil simidi bulunur!". Allah Allah, dedim. Bunlar kaybolmuş olan simitleri mi buluyorlar. Eskiden sınıfta yoklama yaparken mevcut-namevcut diye tahtaya o gün sınıfa gelenler ve gelmeyenleri yazardık. Halbuki "Kandil simidi mevcuttur". gibi yazılabilirdi.
Tanıdınız Goncagülü
Yaya kaldırımlarından yürüyüşüm devam ediyor. İkindiyi kılacak tarihi bir cami arıyorum, Çapa-Fatih güzergahında. Yol üzerinde gecekondu ile mesken arası yapıda bir cami var. Geçiyorum, içim çekmiyor. Karnım da acıktı. Kahvaltıyı geç yapmış öğlen yememiştim. Fuarda bir firmanın verdiği bir paket kandil simidi vardı çantamda. Bir lokantaya girip bir çorba mı içsem bir muhallebiciye girip akşam için hafif geçiş mi yapsam Lokantaya girer girmez garsonlar üzerime çullandılar abi buyrun diye. Kendimi zor dışarı attım. Modern simitçi plazasına vardım. Sigara içen genç çiftlerle dolu. Hemen tornistan dışarı. Yavuz Selim semtine gelmişken en iyisi Hırkaişerif Camii hem ikindi hem de mola yeri. Bir bakkala girip hazır ayran alıp kandil simidiyle camii bahçesinde hafif bir ikindi kahvaltısı nice keyifli olur. Bakkalda sırada bir hanım ve küçük çocuklar ama ben bakkal amcaya seslenip bir ayran isteyince sesime duyarlı hanfendi sesimden tanımış olacak ki hemen çocuklarına seslenerek: "Bakın çocuklar, dedi, tanıdınız mı Goncagül amcayı ".
Mesih Mehmet Efendi Camii
Hırkaişerif yokuşuna inerken birden sağ taraftaki tarihi cami dikkatimi çekti. Asırlık çınar ağaçları arasından giriş yaparak avlusunun serinliğindeki huzura varıverdim birden. Türbesiyle karşılaşıp fatiha okurken üstteki tanıtım levhası dikkatimi çekti: "Mesih Mehmet Paşa Sultan III. Muradın sadrazamlarındandır. Bu camiyi 1585 yılında Mimar Sinan a yaptırtmıştır. 1592 de vefat edip bu kabirde yatmaktadır." Bir başbakan cami yaptırmış. Dış namaz kılma mahalli ve iç dizaynı ve hele gün ışığının renkli camlara vuruşuyla oluşan zengin renkli dekorun cami içine yansıması ve mermer minber ve mihrabıyla bu sevimli cami Üsküdar Mihrimah sultana götürdü beni. Keşfedilmemiş bir ata yadigarını daha 51 yaşında keşfetmiş oluyordum.