Yoktur gölgesi şairimizin

Abone Ol

Kederlere garkeden bir çığlık; Ferdi Tayfur söylüyor:   

“Ben de bu dağların nesine geldim / Meleşir kuzular sesine geldim / Bir garip ölmüş de yasına geldim / Emmoğlu… ”

Gençliğini arabeskten örülü bir müzik dünyasında tüketenler ittifakla kabul eder ki, bu hüzün bestesini en iyi Ferdi terennüm eder…

Nereden çıktı şimdi “Emmoğlu” şarkısı Nicedir unutuluşlar ülkesine terkedilen bu kahredici şarkının tozlarını silkeleme ihtiyacını bana hissettiren ne Yolu ölümcül akıbetlere çıkan bu hisli şarkının dünyasıyla nasıl oldu da hemhâl oldum

Oysa aynı havayı edebî nitelikli başka şiirlerde de bulup koklayabilirdim. Mesela Yunus’tan müstefid olup kazasız belasız bir yolculuğa çıkabilirdim. Düşüncelerim olgun, söylediklerim ciddi bulunurdu hem. Ne de olsa ağırbaşlı bir manzara sunduğum söylenecek, dahası aferinler alacaktım. Peki, madem öyle, iş işten geçmeden bir de bunu deneyelim:

“Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin.”

Yunus Emre, bu dörtlüğünü aldığımız şiirin sonunda, “Var imdi gez şardan şara” diyor.  Demek ki gariplik denilen şey, bizim koca Yunus Emre’mizi bile dertli, kederli yapmış, hatta biçare kılmış ve “şardan şara” (şehirden şehire) gezdirmiş…

Tam da bu noktada, kendi yazdığım bir cümleye itiraz edeyim: Ne demiştim üst satırların birisinde Yunus okumanın “kazasız belasız bir yolculuğa çık”mak olduğuna dair bir şeyler mırıldanmıştım. Öyle miymiş

Haydi bakalım, öyleyse daha steril bir şiir arayalım sizin için:

“Adı, soyadı / Açılır parantez / Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti / Kapanır, parantez.”

Doğru, bu bir ölüm şiiri. Behçet Necatigil, “Kitaplarda Yaşamak” şiirine böyle başlıyor. Böyle başlıyor, şöyle bitiriyor:

“O şimdi kitaplarda / Bir çizgilik yerde hapis, / Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki, / Öldürebilirsiniz.”

***

Aslında lafı bu kadar dolandırıp durmanın anlamı yoktu. Sözü düz söyleyip maksadı hâsıl kılmanın yoluna bakmalıydı. Ne diyeceksek demeli, son noktayı bir an evvel koymalıydı. Madem öyle, sadede gelelim.

Bir şair ölümünden bahsedelim. Mesela, şöyle diyelim: Efendim, geçtiğimiz günlerde edebiyat dünyamız bir şairin ölümüyle sarsıldı. İtiraz ediyorsunuz değil mi Çünkü sarsıntı yaratacak bir ölüm vuku bulduysa da sarsıntı vuku bulmadı. Tersine, ölüm, bir sükûnet atmosferi içinde oldu, bitti.

Şair Abdulvahap Akbaş’ın cennete doğru emin adımlarla gidişinden bahsediyorum. Dudağında İnşirah, hüzün coğrafyasından bir şehre varır gibi ayrılışından bahsediyorum. Kuş olmuş yüreğiyle, dünyayı kaplayan bir ağaç misali, mavi sesli şiirler terennüm ederek yürüyüşünden…

Bu emin adımlarla gidiş, bu İnşirahlı ayrılış, bu terennümlü yürüyüş… Sahi, niçin sarsmadı bizi ve edebiyat dünyamızı

Sarsmadı. Evet. Bakın somut bir örnek vereyim. Gazetelerin 17 Kasım 2014 tarihli (ölümünden iki gün sonraki) nüshalarından deliller getireyim:

Yeni Şafak gazetesi: İkinci sayfada iki sütunda toplam 17,5 (onyedi buçuk) satırlık küçük bir haber. Biyografisinden son kesit 1987 yılına ait.

Zaman gazetesi: Kültür Sanat sayfasında geniş bir sütunda 9,5 (dokuz buçuk) satırlık minik bir haber. Biyografisinden son kesit 1993 yılına ait. O da bir ilçede MEB Şube Müdürlüğü yaptığı hususunda.

Star gazetesi: Sanat sayfasında bir küçük sütunda 18,5 (onsekiz buçuk) satırlık bir haber. Biyografisinden son kesit 1982 yılına ait.

Sabah gazetesi: 16 Kasım tarihli internet sitesinde 14,5 (ondört buçuk) satırlık kısa bir haber. Biyografisinden son kesit 2001 yılında öğretmenlikten emekli olduğuna dair…

Bizim gazetemizle ilgili olumsuz bir durum yok çok şükür. Gerek internet sitemizde, gerekse matbu nüshamızda şairimizin vuslatını olabildiğince geniş verdik biz. Olumlular hanesine D. Mehmet Doğan’ın köşe yazısı sebebiyle Akit’i de eklememiz mümkün. Başka Başka yok…

İşte böyle. Ferdi Tayfur’un “Emmioğlu”sunda yaslı bir haber “kuzuların sessizliği”ni darmadağın ediyor.

Bir de şuna bakın, güçlü bir kalem erbabımız, bir Kur’an şairimiz, bir İslam edibimiz, Abdulvahap Akbaş’ımız Allah’a iltica ediyor; körlük, aymazlık içinde gazetelerimiz…

Arabeskin galeyanına gelip şöyle mi diyeyim: “Batsın bu dünya!” Elbette hayır; fakat batsın gazetelerimizin bu miskinliği…