Yoksulluğun yüzü

Abone Ol

Yazının başlığı bir halk deyişinin çağrışımından esinlenilerek konuldu. Hatırladığım kadarıyla halk deyişinin tamamı şöyledir: “Yoksulluğun yüzü soğuktur.” Bundan hareketle, “yoksulun yüzü soğuktur” şeklinde bir nitelendirilmede de bulunulabilir. Türkçenin söz sanatı alanında kendine özgü anlatım biçimlerini kullanma kıvraklığına dikkat etmek gerektiğini belirtmek yerinde olur.

Yoksulluk öncelikle bir tanımlama olmakla birlikte, nitelendirme imkanını da sağlayan bir kelimedir. Tanımladığı veya nitelendirdiği varlığa göre farklı anlamları içerebilmektedir. Sözgelimi “yoksul toprak” denildiğinde, herhangi bir canlının yaşamasına yeterli, elverişli olmadığı ifade edilir. Fakat toplum bakımından yoksulluk söz konusu olduğunda, bir yandan somut bir tespit yapılmaktadır, diğer yandan birtakım ölçütler göz önünde tutularak bir nitelendirilmede bulunulmaktadır. Bu nitelendirme bazen de bir değer yargısını temellendirmeyi içerebilmektedir. İşte o zaman yoksulluk olgusu birçok konuyu ve sorunu işaret eden bir durumu anlatabilmektedir. Ancak yoksulluk olgusu ve yoksulluk durumu göreceli (izafi) nedenlere, ilkelere, tespitlere, değerlendirmelere, yargılara kaynaklık eden bir olgu ve durum olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü mesela iktisadi bakımdan yoksul olan bir toplum, ülke veya devlet, ahlaki, insani değer gibi manevi veya kültürel değer bakımından farklı bir düzeyde olabilir.

Gerçekten iktisadi, ekonomik öğretiler veya sistemler bakımından “kapitalizm” olarak adlandırılan sistemde, yoksulluk, neredeyse salt maddi ölçütlere göre tanımlanmaktadır. Maddi bakımdan, yani iktisadi alanda “varsıl”, yani zengin görünen bir toplum, ülke veya devlet, yönetim, genel geçer insani değerler açısından birtakım yoksullukları içinde barındırabilmekte ve dolayısıyla insanı, toplumu, devleti, ülkeyi ve yönetimi, çeşitli sorunlarla baş başa bırakabilmektedir. Mesela iktisadi bakımdan varsıl düzeyde örnek gösterilen Amerika veya İngiltere’de, hem de bunların başkentlerinde, işyerleri kapanıp insanlar evlerine çekildiklerinde, köşe başlarına, kaldırımların kuytu yerlerine kâğıt kartonlarını serip geceyi geçiren yoksullarla sıkça karşılaşılabilinmektedir. Yıllar önce “Edebiyat” dergisinde, hatırlayabildiğim kadarıyla bu konuyu betimleyen bir çeviri yazı yayınlanmıştı. Başlığı “Amerika’da yoksulluk” idi. Elbette bu alanda yayınlanmış sayısız araştırma, inceleme yazıları vardır.

Kuşkusuz, iktisadi, belli açılardan kültürel bakımdan Türkiye önemli sorunlarla karşı karşıya gelmiştir, zaman içinde bazı alanlarda küçümsenmeyecek gelişmeler de göstermiştir. Bu bağlamda “gelişmekte olan ülke” tanımlaması, iktisadi bakımdan bir dereceye kadar gerçekliği ifade eder görülse de, inanç, ahlak, hukuk gibi kültürel değerler itibariyle göz ardı edilmemesi gereken kendine özgü bir düzeye de sahip olagelmişti. Bilinen ve yaşanılan belli bir takım kırılmalara, dönüştürme, değiştirme girişimlerine rağmen, toplumsal dayanışma, kültürel birikim, siyasi ve idari gelenek ve uygulamaları, kimi zaman yetersiz kalsa bile, bütünlüğünü koruyabilmişti. Mesela 12 Eylül Hareketi’ne kadarki süreçte, yoğun tartışmalara, siyasi çekişmelere rağmen devletin öncülüğünde oluşturulan Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT), bölgeler ve şehirler bakımından azımsanmayacak gelişmelere yol açmıştı. Elbette bu kuruluşların siyasi, idari, iktisadi, hatta kültürel birtakım sorunlara kaynaklık ettiği de söz konusuydu. Ancak bunların, özellikle siyasi, idari ve iktisadi yönlerden denetlenmesi, geliştirilmesi, yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Bu yol tercih edilmeksizin, birtakım önyargılara dayanılarak tasfiye edilmeleri yapıldı, ama onların işlev ve önemini karşılayacak yeni bir yapılanma sürecine gidilmedi. Özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerde ortaya çıkan sorunların farklılığı, çeşitliliği ve nedenleri üzerinde, hükümetlerin, yönetimlerin yeterince duyarlılık göstermemesi, hala çarpıcı bir örnek olarak durmaktadır.

Özetle, yoksulluk, insanımızın ve toplumumuzun temel birtakım hasletlerini, değerlerini, dünyaya bakış açısını köklü bir şekilde etkilemenin, sarsmanın yanında, kimi yerlerde yıkıma doğru sürüklemeye başlamamış görünmektedir. İktidar ve yönetim çevrelerinin bu gelişmeleri nesnel bir şekilde görüp kavradıklarına dair bir emareye rastlanmadığı gibi, giderek derin bir duyarsızlığa doğru gömüldükleri izlenimi güçlenmektedir.