Ülke ekonomilerini rakam oyunları ile çok iyi göstermek mümkün olabiliyor. Ancak, bu rakam oyunları ile gösterilen durumun çarşı pazara yansımaması toplumun çok fazla oyalanmasına imkân vermiyor. Çünkü hayat söylenenlerden çok yaşananlarda kendini gösteriyor. Lafı fazla dolandırmadan ne demek istediğimi bir örnekle ifade etmek istiyorum. Son aylarda ihracatımızda patlama olduğu, bir ayda bir yıllık ihracat yaptığımız ilgililerce ifade ediliyor. Hemen belirteyim ki söylenen ihracat rakamlarının doğru olmadığını ispatlama peşinde değilim. İhracat dış ticaretimizin iki ayağından birini oluştururken ikinci ayağı da ithalat oluşturur. Eğer ihracatta yakalanan artıştan daha fazlası ithalatta da olmuşsa, yani, dış ticaret açığımız giderek azalmıyor, artıyorsa dış borçlanmamız gerilemiyorsa ihracattaki artış hepimizin sevinmesine zemin hazırlayabilir, ancak, ihracatta yaşanan hızlı artışa karşı ithalatta daha fazla artış söz konusu ise dış ticaret açığımız devam ediyor demektir. Bu ise beraberinde ister istemez sürekli olarak borçlanmayı, bu da küresel sermaye çevrelerine ödediğimiz faizin her sene artarak devam etmesi demektir. Kısacası, her türlü üretimimiz insanımızın zenginliğini artırmaktan çok, küresel sermeye çevrelerinin zenginliğini artırıyor, başka ülkelerin üreticilerini zenginleştirirken bizim insanımızın fakirliği, yoksulluğu devam ediyor demektir.
Tüm bunları dünkü bir gazetemizde, “Yoksulluğu en fazla azaltan ülke Türkiye” başlığı ile verilen haber hatırlattı. Ülkemizde yoksulların azalmasının ötesinde yoksul kimselerin kalmamasını gönül arzu eder. Çünkü bir ülkede birileri patlayıncaya kadar yer, bir kesimde çocuğunun isteğini karşılayamamanın ızdırabını yaşarsa o ülkede bir takım ekonomik rakamların yükseliyor olmasına sevinmek mümkün olmaz. Çünkü bu tür rakam oyunları yalancı bahara benzer.
Her ay özellikle sendikalar tarafından açıklanan açlık ve yoksulluk sınırı rakamları var. Bu rakamlar dikkatli takip edildiğinde görünen husus açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarının her ay arttığı görülüyor. Bu ise yoksullar daha da yoksullaşıyor demektir. Bu arada elbette geçmişte bazı yoksulların bu sınırın üzerinde bir gelire ulaşmış olmaları da mümkündür. Yapılan açıklamada yoksulluk oranının yüzde 12.2’den yüzde 7.8’e indiği belirtiliyor. Yani ülkemizdeki yoksulların sayısında ciddi oranda gerileme söz konusu. Olaya sadece bu açıdan bakılırsa iyi yolda yürüyoruz demek ve toplumu da buna inandırmak mümkün olabilir. Ancak, ekonominin gerçekleri bundan ibaret değil. Çünkü milyonlarca emeklimiz asgari ücretin, hatta açlık sınırının altında bir gelir ile hayatını sürdürmeye çalışıyor. Çünkü fiyatlar sürekli artıyor, buna karşılık emekli ve çalışanlar gibi dar ve sabit gelirlilerin hayatı her geçen gün daha da zorlaşıyor. Buna bir tek örnek verecek olursak, memurun da, emeklinin de maaşları sürekli eriyor, yani bu kesimin alım gücü sürekli azalıyor. Söz gelimi Temmuz ayında maaşı 4 bin 444 liraya yükselen en düşük dereceli memurun cebindeki para 4 ayda 280 lira azalarak 4 bin 164 liraya düşmüş. Bu düşüş adeta süreklilik arz eder hale geldi. Çünkü enflasyon resmi rakamlara göre yüzde 20’e dayandı. Çarşıya her çıktığımızda fiyatların yükseldiğini görmemek mümkün değil. Bu bakımdan yoksulların sayısının azalmış olması iyi bir gelişme olabilir ama artan fiyatlar karşısında açlık ve yoksulluk sınırı rakamları da sürekli yükseliyor. Sonuç itibariyle rahatlama piyasaya ve insanımıza yansımadığı sürece ortaya sürülen bir takım rakamlar hayatın rahatlamasını sağlamaya yetmiyor.