Bugün size, okulu, okumayı, öğrenmeyi sevdiren, hem de hiç ya da az ödev vererek şiir gibi öğreten örnek bir öğretmen portresi çizeceğim. İsmine, okuluna gerek yok.
Şöyle ki; çocuklarımızı evde, serviste, okulda adeta kutular içinde yaşattığımız bir zamanda… O öğretmen, güzel bir ilkbahar günü dersi okul bahçesinde anlattı. Kar yağdığında isteyen çocuğunu dışarı çıkardı. İsteyen kartopu oynadı, isteyen poşetle kaydı, isteyen kardan adam yaptı.
***
“Bu yaştaki çocuklara sınav yaptırılmaz. Sosyal etkinlikleri, derse katılımı, kendilerini ifade etmeleri üzerinden not verilir” diyerek...
“Ben resimde iyiyim” diyene tahtada resim çizdirdi. “Ben bina yapmakta iyiyim” diyen Hayrettin’e küp şeker verip, bina tasarlattı. Baskın yeteneklerini bulmalarına yardımcı oldu. Her konuda herkese söz verdi.
***
Müzik sınavı yerine çocuklara proje olarak hayal gücü ile müzik aleti yaptırdı. Erva’nın tasarımı pipetten üflemeli müzik aleti oldu. Bir diğeri yoğurt kutusundan davul yaptı.
Matematiği hep oyunla, orijinallikle anlattı. Ritmik saymayı origami ile sek sek yaparak öğretti. Dersi kaçıranlara, anlamayanlara tekrar tekrar anlattı.
***
Ne, çok ve gereksiz ödev verip dört yılda çocukları tüketip, okumaktan usandırdı, ne de sınav kaygısı yaşattı. Çok şanslıydılar. Ne ki bu şansları böylesine babacan bir öğreticiden sonra 4+4’te, beşinci sınıfta ortaokula başlamakta işe yaramadı!
***
Öğrenciler her dönem karnelerinde en çok “Kendilerine yazılan şiiri” merak etti. Kendilerine 6 dönem şiir yazılan çocuklar, bu kez diğer arkadaşının karnesine kendileri de şiir yazarak, şairliğe ilk adımını attılar. Milli Eğitim’de böyle öğretmenler elbette var. Sayılarını artırmak, böylelerini seçmek de YÖK’e, ÖSYM’ye düşüyor. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un hep bahsettiği öğretmen yetiştirme modeline örneklik teşkil edecek işinin ehli muallimin, Hayrettin Ali ve Asude’nin karnesine yazdığı şiir:
***
Hakkını vermelisin zekanın,
Alırsın meyvesini çalışmanın.
Dehalar bile kitap okumalı
İyi tatiller Anadolu Aslanı
***
(Asude’ye):
Sınıf Başkanımız oldu,
Arkadaşları onu yordu…
Yüreği sevgi dolu,
Gülümsemeyi bazen unuttu.
Işıktır karanlığın sonu.
GÖZDE ÜÇ GRUP
Meclis kulislerinde bazen uzun vakitler harcıyoruz ama dişe dokunur bir şey çıkmıyor. Bazen de çok ani ve ayak üstü muhabbetlerde bile ciddi malzeme ve analizler gelebiliyor. İktidar partisi yöneticileri, milletvekilleri genelde gazetecilerle konuşurken çok dikkatli olurlar. Ya propaganda tarzı konuları, olduğu gibi yazacak meslektaşlarımıza anlatırlar. Öyle yanlış buldukları uygulamaları da pek eleştirmezler.
***
Ama son zamanlarda, artık iktidar temsilcilerinin de yaptığı eleştiriler dikkatimi çekiyor. İşte size iktidarın önemli bir isminden bizzat duyduğum üç tespit:
***
“Bugün AK Parti olarak bizim çalıştığımız, özellikle de medya alanında öne çıkan kadrolar üç şey yapıyor:
Yıkıyor, yağlıyor, gazlıyor!”
HOCA OLMASAYDI BU MAKAMLARA GELEMEZDİK!
Meclis’te iktidarın önemli bir milletvekiliyle konuşuyoruz. Söz dönüp dolaşıp Hoca’ya geliyor.
Sanki bir yandan Erbakan hayranlığı var, bir yandan da, “Biz daha büyük işler yaptık, aştık havası mı var iktidarda!” diye doğrudan soruyorum. Dediği aynen şu:
***
“Hoca olmasaydı, biz bugün buralarda olmazdık. Vefasızlık etmeye gerek yok.
Bizi Adalet Partisi mi alırdı, CHP mi? Siyaset ve devlet alanını Hoca açtı bize.”