1940’lı yıllarda gazetelerde Hitler – Almanya – Yahudiler – Kamp – Katliam kelimelerinin geçtiği haberlere çok rastlar okuyucular.
Onlardan birini fıkralaştırmaya çalışmışlar bir mizah dergisinde.
Gazeteler Almanya’da bir Yahudinin başına geleni yazmışlardı, okudun mu
- Hayır, neydi
- Almanyada zengin bir Yahudi para sile Hitlere yardım eder, bu uğurda bütün servetini sarfeder, nihayet Hitler muvaffak olur, iktidar mevkiine gelir.
- Ey, sonra
- Almanyadaki Yahudi düşmanlığı malum. Hitler, bir çokları beraber, bu Yahudiyi yakalatıp kampa gönderir. Yahudinin hem hürriyeti elden gider hem de paraları.
Buraya kadar her şey normal. Ama sonrası ilginç kılınmalı. Zorlamayla olsa da.
- Bunda bir yanlışlık olacak
- Neden, böyle bir vak’a olmamışmıdır, diyorsun.
- Hayır olmuştur amma bu adam mutlaka Yahudi değildir.
- Niçin
- Yahudinin bu kadar enayisi olmaz.
Güç Hitlerde olduğu için parası ile ona destek olarak ailesini ve hayatını kurtarmak isteyen bir değil, iki değildir ama, fıkracımız da becerememiştir Yahudinin kuyruğuna dikleştirmeyi.
Hitler’e parası ile destek olan, Yahudi değilse, neden Yahudi rolü üstlenmiş olsun. Çok mu itibarlıydılar Almanya’da
Hem böyle bir olayın olmuşluğunu yani Yahudilerin Hitleri desteklediklerini Kabul edeceksin, sonra da diyeceksin ki “ Yahudi bu kadar enayi olmaz!”
Yani Ya parasını vermemiştir ya da canını.
Durun, durun! Şu noktamı anlatmak isteniyor yoksa burada
Hitler’den sonra İsraile gelip devlet kurduklarına göre…
Basit ve uydurma dediğimiz bir fıkranın dahi anlaşılması ne kadar zormuş. Tıpkı Cumhurbaşkanı Gül’le görüştükten sonra otomobilinden gazetecilere “zafer” işareti yapan İhsanoğlu’nun anlaşmasının zor olduğunu gibi.
Not: Geçtiğimiz yüzyılda Hitler dolayısıyla çok konuşulmuştular. Bu yüzyılda yaptıkları katliamlar dolayısıyla çok konuşuluyorlar. Gelecek yüzyılda hiç olmayacakları için mi konuşulacaklar
“ÇOCUK GÖNLÜM
KAYGILARDAN AZADE”
Çocuktuk… Oyunlarımız arasına adlarımızla yediklerimizi eşleştirmek de girmişti bir gün.
Düşünüyor, düşünüyor en kafiyeli sebze veya meyveyi bulmaya çalışıyorduk isimlerimize.
Doğan - soğan hemen herkesin ilk bulduğu uyumluluktu. Metin, mercimek olabilirdi, Mustafa’yı “mıstık”laştırıp mısırla eşleştirmek mecburendi.
Kemal, kelek olurken, Kazım karpuz oluyordu.
O çocukluluk günlerinde biz de bir isimle eşleştirmiştik ekmeği. Ekrem-ekmek.
İhsanoğlu Ekmelettin’i anlatmak için ekmeği bulanlar da bizim oyunlarımızdan oynamışlar mı idi, bilmem.
Merakım, Kemal’de de anlaşacakmıyızdır
Tükenmeyen çareler
Partisine ait bir belediyenin düzenlediği bir gecede konuşmuş Kılıçdaroğlu.
“Çare İhsanoğlu”
Gazeteler bu iki kelimeyi manşet yaparak duyuruyorlar haberi.
“Çare İhsanoğlu” demesinden neyi anlıyoruz Kılıçdaroğlu’nun
Bir: Gazete okuduğunu. Çare Drogba diyerek yorulanlardan haberdar. Esinlenme de denebilir buna.
İki: Kendisi için ümitsizler kervanına Kılıçdaroğlu’da katılıyor ve onlara halefini açıklıyor.
Bundan sonra ilk olacak nedir
Çare, Kılıçdaroğlu’nun evde oturması.
HABERSİZLER
Bir bakan, adı Fikri Işık. Bir TV kanalında savunma yapıyor.
“Şu kadar kriptolu telefonu, şu kadar yıl dinlemişler.”
“Paralel”cilikle suçladıklarının icraatını anlatırken bir bakan, “Hiç haberimiz olmadı” da diyor.
Üzülsek mi, gülsek mi
Haberlerinin olmaması sanki bir beraat/aklanma evrakı.
Demirel’in taktiği ile Demirelce siyaset yapıyor, yapmaya çalışıyor AKP’li bakanlar.
Onun da her gelişinde söylediği söz aynı idi.
“İhtilalin olacağını MİT bize haber vermedi!”
Bu tür politikacılığın babası Demirel’in bıraktığı Türkiye’yi biliyoruz. Bakalım AKP bırakmak için birşey bulabilecek mi
bastonlu
Gazetedeki haberi aynen okuyorum:
“Muhafazakar Sarıgül de İhsanoğlu’na destek için Konya’ya gitti”
Bu haberin yazıldığı fotoğrafa bakıyorum. İhsanoğlu yürümeye çalışıyor, Sarıgül bir koluna girmiş. Destek bu olsa gerek.
İhsanoğlu’nun Sarıgül kolundan tutarken, Kılıçdaroğlu kolundan tutarken resimlerini basıp, destek diye yazmak, bir saklamamıdır zatın yaşı malum.
İhsanoğlu eline bir baston alsa ne olur Hem sonra baston taşımak Celal Bayar’dan örneklidir. Yeni bir şey yapmamış olacak.
Yani Sarıgül Konya’ya kadar gidemediğinde düşüp kalmasın. (Demirel’in çakma başbakanı Yalım Erez’in merdivenlere kapaklanma durumları…)
BAŞKANLAR VE KULUPLERI
Bir kulup başkanı, takımını çalıştırmak üzere anlaştığı teknik sorumluyu tanıtıyor basına.
“Benim için geldi!”
Ertesi günlerin gazetelerinde gelenin ve getirenin birlikte fotoğrafları yayınlanır; yine o cümleyle süslenerek.
“Benim için geldi!”
Başkanlarımızın kulüplere bakış açıları böyle. Bir taraftarı çıksa o kulübün ve dese ki:
“Evet, evet! Bu kulüp bir gün sen başkan olasın diye kurulmuştu.”
Ne olur
Su için, süt için, ekmek için...
-Alo! The Şapkalı Baba nerdesin Çatıdan indin, çukura mı girdin yahu
-Gel yavrum Mesut gel. Kendimi Hacivat yaptım. Binaenaleyh sen de benim Karagöz’üm ol.
-Sen beni Karagöz mü yapacaksın The Sapgalı Baba yahu
-Viyana’da mor göz oluyorsun da benim yanımda niye karagöz olmuyorsun yavrum Mesut Binaenaleyh ben fevkalade hacivat olurum.
-Ben de Karagöz olayım. Kartel patronu Karagöz’leri de severmiş yahu.
-Ey hak! Nerdesin Karagöz’üm Binaenaleyh seni ekmek kuyruğunda göremiyorum. Başkalarının ekmeğinde gözü olmak fevkalade hatadır, yanlıştır, günahtır!
-Burdayım Hacivat burda. “Ekmek için” bekliyorum yahu.
-Niye bekliyorsun, nasıl bekliyorsun, nerde bekliyorsun Binaenaleyh Karagöz dediğin fevkalade uyanık olmalıdır.
-İlk önce ben kuyruğa girdim Hacivat. Ama anlamadım yahu.
-Karagöz’üm sen anlamasan da olur. Binaeleyh bir “Ekmek için” kendini yorma. Haydi kap, gel.
-Adam “su için” yahut “ Süt için” deseydi anlayacaktım Hacivat. Lakin ekmek nasıl içilir eritecekmiyiz yahu
-Sulandırma Karagöz’üm sulandırma. Binaenaleyh “Ekmek için” buraya gel diyorlar.
-Hacivat, bana derler Karagöz. “Ekmek için” tamam anladık. Amma neyi ekmek için Tarla sürülmüş mü tohumlar hazır mı yahu
-Ah Karagöz’üm ah! Birşey ektikleri yok. Binaenalyh bizim ektiklerimizi biçecekler.
-Kim biçecek Hacivat Değirmene kim gidecek yahu
-Benim Kemal’im orda değil mi Karagöz’üm. Binaenaleyh Devlet’im orda değil mi Onların ekmek peşinde olmadıklarını söylemek fevkalede yanlıştır, hatadır, günahtır.
-Kuyruğum en başında onlar var Hacivat. Ben başka bir fırının önünde kuyruğa gireyim yahu.
-Onların orda olması fevkalede iyidir Karagöz’üm.
-Sen öyle diyorsun, millet başka söylüyor Hacivat yahu.
-Millet neyi biliyor, neyi söylüyor Binaenaleyh “Ekmek için” beklesinler.
-Hacivat, bak millet ne diyor: Bunların daha kırk fırın ekmek yemeleri lazım, diyorlar. Bize kalmaz diyorlar yahu.
-Peki nereye gidiyor Karagöz’üm o millet dediğin Binaenaleyh “Ekmek için” beklemeyenler ne için bekliyecekler
-Ekmek karnesi için bekliyeceklermiş Hacivat. Kimi de babasının karnesini getirmiş, bundan mı olacak diyor yahu
-Mühürü varsa olur. Bak Karagöz’üm biz kimseyi ekmek istemiyoruz. Sen de Hacivat beni ekti, gitti deme. Binaenaleyh tatil bile yaptırmayabilirler.
-Sen ne diyorsun Hacivat. Tıpış tıpış gelirsem ekmek için mi gelmiş olacağım, tatil için mi gelmiş olacağım yahu.
-Yavrum Mesut, ben sana ne diyeyim Binaenaleyh Hacivat olma zevki vermemen fevkalede yanlıştır, hatadır, günahtır.
GEÇMİŞ ZAMAN PENCERESİNDEN
Edebiyat anketi
Bu hafta yine rahmetli üstat Necip Fazıl’ın adının gectiği bir mizah yazısı okuyacağız.
Yıl 1 Teşrin 1936
Edebiyatın ne olduğunu çok iyi bilen (!) muhabir, o günlerin iki ünlü ismine soruyor, yine de...
Netice: Necip Fazıl’ın nasıl kıskanıldığını öğreniyoruz.
— Edebiyat nedir Ne zaman, nerede, ve nasıl yapılır
Bütün genç şairlerce malûmdur ki edebiyat, insanları okumaktan, uzun boylu yazıp çizmekten ve bilhassa düşünmekten kurtaran sihirli bir haptır. Yuttunuz mu, yaşadınız demek. Geçersiniz. Beyoğlunda bir pastahanenin camekânı önüne, koltuğunuzda günü geçmiş frenkçe gazeteler, gözleriniz bir başka dünyanın ufuklarında. Oh, gel keyfim gel!..
***
Ahmet Muhib
İşte genç dâhi Ahmet Muhibin böyle bir istiğrak içinde buldum.
Kendi kendime:
— Tam sırası, dedim. Damdan düşer gibi sorayım da gafil avlansın ve hemen:
— Üstat, dedim, yeni neler yazmak arzusundasınız
Ne mi yazacağım .. İşte şimdi ben de onu düşünmekle meşguldüm. Şiir yazayım diyorum. Halbuki değmez. Vezinli olsa hesabı, kitabı güç. Vezinsiz olsa daha yeni icat. Kariler yadırgar... Hikâye oldum olasıya nefret ederim: Büyüğü var, küçüğü var. Başlangıcı, ortası, sonu var. Üstü altını, altı üstünü muhakkak tutmalı. Kesri aşari meselesi gibi bir şey!
— Peki üstadım, piyes yazmak istemez misiniz
— İşte bu olamaz dünyada. Kendime: (Muhib, Necip Fazıl’ı kıskandı) dedirtemem!
Ben sana bir şey söyliyeyim mi azizim ben şimdi şu aralık opera yazmağı düşünüyorum, opera.. Şaşırmıştım.
Peki nerede oynatacaksınız bunu . Yüzüme ters ters baktı.
— Bu da sual mi . Şehir tiyatrosunda.
Olmadı, Halk operetinde.. Yine olmadı da cümlesine hiddetlendim, veririm Nat şide!.
— Naşitte hiç opera oynatılırımı üstat Sakın bu opera dediğiniz operet olmasın.
— Evet, evet.. Operet diyecektim.. Operet!.. Benim opretimi kim oynamak istemez ki .. Burada oynatmazsam, gider Viyanada oynatırım!
Malum ya, fransızca antolojiye girdikten sonra namü şanımız, şöhretimiz eflâke ser çekti!
Ben kapıdan çıkarken, o coşmuş, hâlâ söyleniyordu.
***
Necip Fazıl
Necip Fazıl Kısaküreği Ağaç idarehanesinde iki gözü iki çeşme ağlarken buldum. Kendi kendine, Yunus Emrenin İlâhileri gibi bir şeyler okuyordu:
Ağla Necip ağla Ağacım deyu,
Yoktur Babıâlide duacım deyu!
Yavaşçacık:
— Üstat, dedim..
— Birden yerinden zıpladı..
— Ha.. Sen misin .. Gel, yeni piyesi mi okuyayım.. Bak, Türk edebiyatı ilk şaheserini kazanıyor..
Ve kolumdan tutarak beni odaya çekti...
Üstadı dinlemekten sual sormağa vakit kalmadı ki!
DELİKANLI VE AİLESİ
Tedbirli aile, gözler de her yaptığını,
Yakın takiptedir, koşar ona dalı verir.
Delikanlı bu, denizi görür kanatlanır,
Tedbirsizce kendini sulara salıverir;
Tedbirli aile, tehlikeyi iyi tanır,
Baştan yüzme öğretir, eline salı verir.
Delikanlı bu, bilmez ki uzmanlık, ustalık,
En zor işleri sanki hemen beceriverir;
Tedbirli aile, tecrübelidir üstelik,
Onu eğitir, bilgi verir, beceri verir.
Ekrem Şama